• BIST 109.156
  • Altın 153,325
  • Dolar 3,8173
  • Euro 4,5053
  • İstanbul 14 °C
  • Ankara 5 °C
  • İzmir 12 °C
  • Adana 8 °C
  • Antalya 12 °C

Patronun ağzında beyaz yakalı drajeler

Patronun ağzında beyaz yakalı drajeler
Ahmet Atakan, Eylül 2013’te Antakya’da katledildi. Beyaz yakalılar kuşkusuz Ahmet Atakan’ı ertesi gün andılar. Andılar dediysem bir twit atıp bir paylaşım yaptılar, çoğunluğu artık retweet psikolojisine girmişti, iktidarın zorba gücünden çekiniyordu.

Ahmet Atakan, biliyorsunuz, Eylül 2013’te Antakya’da katledildi. Beyaz yakalılar kuşkusuz Ahmet Atakan’ı ertesi gün andılar. Andılar dediysem bir twit atıp bir paylaşım yaptılar, çoğunluğu artık rt (retweet) psikolojisine girmişti, iktidarın zorba gücünden çekiniyordu.

Haydar Ali Albayrak

Reklamları severim; reklamcıları ve reklamcılığı değil, yalnızca reklamları... Reklam, havlayan köpek gibidir; tek farkı, sen ısırmaz zannedersin, o ısırır. Bugüne dek bilinçaltına aldığı bir ısırıktan dolayı kimsenin kuduz aşısı olduğunu görmedim, işitmedim. Yara görünmez olunca, bastırılıp içe atılınca, kabuğun doğal yollardan atılması beklenince, iltihaba dönüştüğünü farkedemiyoruz.

‘Reklam, insana bir saldırı aracıdır.’ Bu düşüncemi en az reklamları sevdiğim kadar seviyorum. Belki de reklamları sırf bu düşüncemden ötürü seviyorum, çünkü her reklamda haklı çıktığımı görüyor yahut öyle sanıyorum!
Geçenlerde bir reklam izledim tv’de, 90’lı yıllarda bulundurmanın, hele hele ilkokul sıralarına taşımanın gurbetçi akrabaya ve ayrıcalığa işaret ettiği bir markanın draje çikolata reklamı... Bir sarı bir de kırmızı draje üçlü koltukta oturuyor. Drajelerden biri yer fıstığı, diğeri çikolata...

Karşılarında, tekli koltukta oturup onlarla konuşan bir genç var, elinde reklamı yapılan ürünün paketi, aralarında ise bir sehpa duruyor. Genç, drajelere, “Siz de tıpkı bu pakettekiler gibisiniz?” diyor.

‘Akıllı’ olan, daha doğrusu köylü kurnazı geçinen çikolata draje, kendinden emin bir ses tonuyla, “Evet onlar gibiyiz ama daha büyüğüz, ayrıca onlardan daha akıllıyız" karşılığını veriyor.

Fıstık draje koltuğun köşesine yapışmış bir halde, duraksıyor, ifadesinde şaşkınlıktan çok bir ayıkma durumu seziliyor, “Bi saniye” diyerek yerinden zıplıyor ve gencin elindeki paketi sehpaya düşürüyor. Her yana saçılan drajelere, “Kaçın, kaçın kendinizi kurtarın” diyor. Drajeler sehpaya dağılıyor, cansız görünüyorlar. Genç şaşırıyor bu tepkiye ve özgüveni yüksek çikolata draje yine yukarıdan bir tavırla, “Bazılarımız gerçekten fıstık kafalı” diyor, deme ihtiyacı hissediyor.

Köleliğin en tehlikelisi zincirsiz olandır

Hiçbir zekâ belirtisine rastlanmayan bu reklam çok hoşuma gitti doğrusu. Bu draje reklamında beni çeken neydi? Uzun uzun kafa yormama gerek kalmadan bir ışık yandı zihnimde. Bu kompozisyon ‘beyaz yakalı’ları anlatıyordu, ne eksik ne fazla... Reklamdan ziyade kısa bir belgesele, kaba hatlarıyla geçilmiş bir özete benziyordu. 

Şimdi, genci patron veya üst düzey yönetici olarak düşünelim; büyük ebatlarda drajelerse onun beyaz yakalı köleleri... Bu köleler -ki malum, köleliğin en tehlikelisi zincirsiz olanıdır- ‘insan’ yerine konulmuş ve bir koltuğa oturtulmuşlar; kendilerini ‘büyük’ hissedebilmeleri için hiçbir fedakârlıktan kaçınılmamış.

Büyük gözüküyorlar ve daha beteri büyük olduklarına fena halde inanmışlar. İki koltuğa oturdular diye önemsendikleri yanılgısını olanca trajedisiyle yaşıyorlar. Örneğin çikolatalı draje büyüklüğüne dair hiçbir şüphe taşımıyor, buna karşılık fıstık draje reklamın ortasında ansızın sınıfını hatırlıyor ve âdeta uçarak sınıfdaşlarına akibetlerini haykırıyor, onları kurtarmaya çalışıyor. Çikolata draje yersiz ve zamansız bulduğu bu duyarlılıktan epey rahatsız oluyor; çünkü büyü bozuluyor, belki koltukta oturan o ‘gerçek insan’ çarkın en tepesinde öğütücü konumunda yer alan genç duruma sinirlenip onları da atacak ağzına, yahut oyunbozanlıklarını gerekçe göstererek kapı dışarı edecek. 

‘Kraldan çok kralcılık’ draje çikolatanın hal ve hareketlerinde vücut buluyor. Çikolata draje fıstığı ezmeyi, onu ezme haline getirmeyi de unutmuyor. Paketi yere düşen gence ‘ben hâlâ sendenim’ mesajı veriyor böylelikle. Bunu yapmak zorunda...

Reklamın devamı yok, doğal olarak olayların nasıl geliştiğini, gencin nasıl davrandığını, sehpaya saçılan drajelerin mideye ne zaman ineceğini kestirmemiz olanaksız. Yalnızca tahminler yürütebilir, tahminlerin ötesinde bu drajeleri beyaz yakalı kimliği taşıyan plaza çalışanları, özel sektör ofis insanlarıyla eş tutarak onların mevcut deneyimlerinden faydalanabiliriz. Bir nevi simülasyon çalışması yapmamız isabet olacaktır.

Ekşi Sözlük’te beyaz yakalı eleştirisi

Beyaz yakalılar son dönemde eleştiriliyor. Ekşi Sözlük’ten bir entry dolaşıma çıkarak, sosyal paylaşım ağlarında yayılmaya başladı. Ekşi Sözlük’ün büyük kesiminin beyaz yakalılardan oluştuğunu hesaba katarsak aldıkları 3-5 bin maaşa sınıflarını nasıl unuttuklarının bu mecrada yazılması ve yazılanların diğer okur/yazarlarca sahiplenilmesi bir öz eleştiri sayılabilir. Entry’de beyaz yakalı çalışanların kendilerini büyük sanmaları ve özlerine (emekçi karakterlerinin doğası gereği sınıflarına) yabancılaşmaları vurgulanıyor. Tabii, bu vurgular her gün form korumak adına iş yerinde atıştırılan ara öğün kırmızı elmaya, kahve zincirinde içilen yağsız sütle yapılmış latte’ye kâr etmiyor.

Beyaz yakalı, salt bunlarla, hadi yanına cumartesi akşamları Taksim-Kadıköy kümelenmelerini de ekleyelim, tüketici pozisyonundan bir kimlik yaratmayı, yarattığı canavar kimlik gereği büyüklenmeyi, katıldığı toplantılarda koltuğuna inatla yapışmayı ve kapıldığı yöneticilik gündüz düşlerini iştahla görmeyi sürdürüyor. Bir bakıma fantazya, gerçek olay ve mekânlara, üstelik gerçek kişilerin el ve akıl birliği sonucunda galip geliyor. 

Stockholm sendromu bu ülke insanına çok yakıştırıldı; bir kez de biz, bu defa beyaz yakalı çalışanlara yakıştıralım, zararı olmaz! Beyaz yakalıların önemli bir bölümü patronuna âşıktır, aleni veya platonik, kendine itiraf ederek ya da etmeden. Yine büyük kısmı patronuna veya üstündeki yöneticiye ‘şirinlik’ yapmayı sever, gönül fethetmek için her yolu dener. Bazen kendinden utanır, “bir aşk uğruna ne hallere düştüm” der, bazen de ‘aşkta ve savaşta her yol mubahtır’ yargısına sığınarak pişkinliğini ve kariyerist savaşçılığını doruğa tırmandırır.

Evet, nahoş bir genelleme yaptığımın farkındayım ama gerçekler bu genellemeden daha nahoş gözükmekte...

Gezi’de ne oldu?

Beyaz yakalılar, Gezi’nin, özellikle çevre duyarlılığı ve kent bilinci üzerinden örülen park eylemliliğinin belkemiğini oluşturuyordu; ayrıca o dönem gündemde olan gece 10’dan sonra içki satma yasağı, sosyal yaşantılarına, özgürlüklerine dönük kimi müdahaleler yeni kimliklerini silikleştiriyordu. Küçümsemek, suçlamak maksadıyla söylemiyorum, dert biraz da buydu. Fakat isyan ülke geneline yayıldığında işin rengi bir nebze değişti. “Büyük adam olamadık ama hayallerimizi de satmadık” diyenler, kısacası yoksul halk çocukları isyanın sürdürücüsü haline geldi.

fft99_mf3596147.jpeg

Ahmet Atakan, biliyorsunuz, Eylül 2013’te Antakya’da katledildi. Beyaz yakalılar kuşkusuz Ahmet Atakan’ı ertesi gün andılar. Andılar dediysem bir twit atıp bir paylaşım yaptılar, çoğunluğu artık rt (retweet) psikolojisine girmişti, iktidarın zorba gücünden çekiniyordu.

Neticede ama öyle ama böyle ‘üstlerine düşeni’ isyan günleri hatırına yerine getirdiler. Oysa ‘çikolata draje’ refleksleri hiç değişmedi, kurnaz ve sakıngandılar, afişe olmaktan haz etmezlerdi. Muhalif bir twitin panzehiri şüphesiz yine ve yeniden karton bardakta dahi olsa kendilerini özel hissetmekti, hissettiler de... Sabah attıkları twiti kahvelerinin ilk yudumunda unutuverdiler. Bu durum balık hafızalı oluşlarından falan kaynaklanmıyordu; maaşlarını kaybetmek istemediler. Ayrıcalıklı hissediyorlardı, bundan vazgeçemediler; ‘büyük adam’ oldular, ‘büyük draje’ oldular ama bedelini on günlüğüne gördükleri düşlerini satarak ödediler, özgürlük taleplerini ülkeden kaçma hayalleriyle takas ettiler, isyanlarının teriyle kazandıkları en değerli direnç çek’lerini ofislerine yakın bir check-in noktasında hunharca bozdurdular. Yedikleri yemeklerin fotoğrafını çekip fotoğraf sitelerine yüklediler. Uzun lafın kısası Stockholm sendromlarına draje sendromları da eşlik ediyor ve klinik tablo giderek ağırlaşıyordu.

Bazılarımız gerçekten fıstık kafalı!

Reklama geri dönelim. Fıstık draje niçin eyvah sizi de yiyecekler düşüncesine kapılıyor? Bu kavrayış onun teorik anlamda aidiyetini benimsediğini ortaya koymaz mı? Bu draje büyük olmasına rağmen neden yenilmeyeceğini düşünerek rahatlamak yerine paketin içindeki küçük drajeleri, çalışması esnasında hiç görmediği işçileri kurtarma derdine düşüyor? Bunu sorduğunuzda size verecekleri cevap açıktır aslında. Çikolata drajenin verdiği cevap “bazılarımız gerçekten fıstık kafalı” idi.

Bu cevabın gerçek hayatta ve beyaz yakalıların dilindeki karşılığı: “Madem her iki anlamda da yenilmekten kurtulamıyoruz bari zevk almaya bakalım, iktisadi kurtuluşumuzu garantiye alamıyorsak bari ‘iyi koşullar’ın gösterdiği yoldan ayrılmayalım. Bu yolda gerekirse eve iş, işe ev (mutluluk objeleri, aile resimleri) taşıyalım, uyanık kalmak için kahve stoklayalım, hazır stoklamışken filtre kahvelerin tatlarını ayırt edebilecek yetkinliğe erişelim. Hem bakarsınız senede bir ‘bilmem ne modern’e uçuk kaçık bir sergi gelir, tutun ki sanata karnımız acıkır, belki binlerce dolar verip tablo satın alamayız ama postmodern sanatçıların eserlerini gezeriz, bu eserler önünde anlamlı bekleyişler üretir, fotoğraf çekeriz bol bol. Kimbilir!” şeklindedir.

Fıstık drajenin, erken öten fıstık kafalı horozun yazgısı ise üç aşağı beş yukarı bellidir: Büyük drajelerin arasından sürülmek... Ne de olsa her horoz kendi çöplüğünde öter! O draje hayatının hatasını yaparak teorisini pratiğe dökmeye kalkmış ve haddini aşmıştır; o draje çöplüğünü unutmuştur. Sanki ‘çikolata draje’ pakettekilerin yenileceğini bilmiyordur, susuyorsa emin olun ki erdemindendir!

Fıstık draje gencin ağzına götürdüğü küçük bir drajede kendini görmüştür, yardım çığlığında kendi sesini işitmiştir. Çikolata draje veya bir başkası neden bakarkör gezinir, neden duymaz uydurur?

Yanılgılarından başka kaybedecek şeyi olmayanlar

Marks ve Engels’in kaleme aldığı, işçi sınıfına yol gösteren Komünist Manifesto’da en çok ilgi çeken satırlar arasında kaybedilecek ve kazanılacak şeyleri kıyaslayan satırlar yer alır.

İşçilere zincirinizden başka kaybedeceğiniz bir şey yok kazanacağınız bir dünya var, denir. Zincirden hem zincirin hem bileklerinin varlığını farkedenler kurtulabilir, yarayı, sızısını çekenler sağaltabilir. Somut olanı aşmak, hiç değilse aşmaya çalışmak görece kolaydır fakat kaybedilecek şeylerin bir yanılgılar bütününde toplanması ve sahte kimliklerle gerçeklerden arzu edilen bir dünyaya kaçılması, meselenin büsbütün soyutta cereyan etmesi, kurtuluşu sürekli erteler. İnsanlar iyi bildiklerinden ayrılmak istemez, tatlı düşlerden uyandırılmaya yanaşmaz. Beyaz yakalılar acı çekse de, masalarında sıcak aile ortamları inşa etse de, o aile fotoğraflarından yapay tatlandırıcılar elde etse de, karton bardaklarının dibindeki dolu kısma odaklanmayı yeğlemekte, bardağın üstünde yazılı isimlerine baktıkça övünmektedir. Gerçeklerden kaçmak ne denli güç ise yanılgılardan vazgeçmek de aynı ölçüde çetindir. Diploma sahibi ‘büyük’ drajeler yanılgılarından ve kendilerini yüksek görme sevdalarından uzaklaşamaz, kültürel boşluklarını kanıksamalar dünyasında doldurmaya uğraşırlar. Bu durum da kuşkusuz ayılmayı, ‘bi saniye’ demelerini geciktirir.
Ancak beyaz yakalı sevgili kardeşlerim, şunu unutmayın ki biraz sınıf bilincinden kimse ölmez, şöyle şaşalı bir ekonomik krize denk gelmeye görün, bir bir asarsınız o diplomalarınızı duvarlarınıza, satın alamadığınız tablolar niyetine! 

Biraz yahu, çok değil, biraz olsun bıraksanız ya artık şu çikolata drajeliği!

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    İlgili Haberler
    Diğer Haberler
    123456
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)