• BIST 108.434
  • Altın 151,343
  • Dolar 3,6580
  • Euro 4,3278
  • İstanbul 17 °C
  • Ankara 10 °C
  • İzmir 16 °C
  • Adana 16 °C
  • Antalya 17 °C

Piyasacı ve memur yazıcı Semih Gümüş bataklığında vakit kaybı

Bugün Türk edebiyatı, tek tük istisnalar hariç, sosyalizme düşman birleşik bir cephedir. Semih Gümüş türünden piyasacı memur yazıcılar, bazı oligarkların daha da 'yolunu bulmasına' yaramak dışında maalesef bir anlam ve değer taşımıyor.

Bodoslamadan girelim: Türkiye’de yaklaşık 14 yıldır egemenliğini kitleselleştirerek sürdüren bir İslamcı faşizm var, egemen edebiyat zaten ona çalışmış ve onu hazırlamıştı, ama AKP gericiliği bununla yetinmedi, Türk edebiyatını iyice hizaya getirmenin yanı sıra, ki “Kandırıldık” diye ağlayan güruh bu hazırlayıcı sürüdür, halkı da “eğitebildi”. Biz, edebiyata dair soruyu öne çıkaralım.

Ne oldu?

Ne oldu da, Cumhuriyet rejimini göz göre göre bitiren bu Erdoğan rejiminin babası 12 Eylül, kalıcı bir “mesele” olarak Türkçe edebiyata bir türlü giremedi? Bir şeyler yazıldı da, ortaya çıkanlar neden kimseyi tatmin etmedi, zaten en hormonluları bile doğru dürüst okur bulamadı. Neden? Türk yazar-çizerleri her şeyi ve en önemlisi de devrimci bilinci, karşılaştıkları ilk tepkide satışa çıkardığı için mi? Bu boşluk üç-beş yazar çizerin “cibilliyetiyle” açıklanabilecek kadar basit mi? Çöküşümüzden ve edebiyatın bitişinden de mi AKP yıldızları Orhan Pamuk-Elif Şafak-Ahmet Altan zengin üçlüsü sorumlu? Sorumluyu başka yerlerde ve kendi içimizde aramamız gerektiğini yıllardır tartışıyoruz. Bir sonuç alamasak da, topun bizde olduğunu biliyoruz.

Doğrudur, Türkiye sanat-edebiyat pratikleri teslim oldu, ama onların tersine, devrimcilerin 12 Eylül zindanlarında direnmediğini kimse söyleyemez. Dönenler içeriden çıkınca, “dışarıda” döndüler. Bu eğilimin Ergenekon-Balyoz skandallarından sonra da varlığını sürdürdüğüne tanık olduk. 12 Eylül vurgunları, içeride başladıkları edebiyatın, sanatın gölgesinde ve dışarıda dönekliklerini kutsadılar, kutladılar. Cezaevlerindeki devrimcilerin direnişi sonuçsuz kaldı. Ama sorumuz bakidir: Neden bu çürümenin, bu askeri ve ardından da sivil gerici darbenin romanı, şiiri yazılamadı, müziği, resmi yapılamadı? Yazılanlar, yapılanlar üzerimizde neden kalıcı herhangi bir etki neden bırakamadı? 12 Eylül neden edebiyata giremedi? Biz okurlar mı bu işten sorumluyuz?

Buna her zaman geçerli bir yanıt bulmak zor. Ama neden yazılmadığını ve galiba artık asla yazılamayacağını öğrenmek isteyenler, Türk solunu iğdiş eden liberal gericiliğin 12 Eylül gençliği içindeki ilk adımlarına ve o günlerde “bize bulaşanların” bugünlerine bakınca bir yanıt bulabilir. 12 Eylül’ün hedef aldığı kuşağın, bu işin altından kalkamayacağı çok açıktı. O kuşak, 36 yıl önce devrimciler toparlanırken piyasaya sürülen “Sanat Olayı”, “Milliyet Sanat”, “Yazko Edebiyat”, “Gösteri” ve benzeri dergilerle, ki bunlara “Bilim ve Sanat” ile “Yarın” gibi “aculluklar” ve bunların ağababası Hasan Cemal-Şahin Alpay Cumhuriyet’i de dahildir, zaten muharebeyi kaybetmişti. Türkiye halkının ve aydınının beynine indirilen asıl balyozu bu yayınlar simgeliyordu ve tüm kadroları “solcuydu”. Yeri geldikçe hatırlatıyoruz: Başka şeylerin yanı sıra, Kaan Arslanoğlu’nun bir çıkış metni olarak umut taşıyan ve asıl önemi belgeselliğinden kaynaklanan “Devrimciler” romanı biraz da bu trajediye yer verdiği için önemliydi. Neyse..

Başka örnekler bir yana, ama biz bugünün kâzip şöhretlerine, özellikle de Ömer Türkeş-Semih Gümüş hattına bakarak bunu görebiliyoruz. Hayatlarında tek bir edebi ve düşünsel risk almamış, kıt zekâlarıyla Ernst Fischer’in gerici “Sanatın Gerekliliği” broşüründen ezberlediklerini evirip çevirip sözde sol, özde ise sadece liberal-gerici bir ambalajla sahnenin ortasına atmış bu 12 Eylül kuşağının, ciddiye alınır bir şey yazması mümkün olabilir miydi?

Şöyle de söyleyebiliriz: Yazılarını Can Yayınları gibi çağdaş Türk edebiyatını yerle bir etmeyi başarmış bir büyük yayıncının kucağında kitap halinde, daha doğrusu, içinde tek satır risk, yenilik ve direnç olmayan metinler yığını halinde milletin gözüne sokan Semih Gümüş’ün temsil ettiği bir edebiyatın, daha doğrusu egemen romancısının Semih Gümüş, egemen eleştirmeninin Ömer Türkeş, egemen yayıncısının da İletişim-Can-Metis (veya Tanıl Bora-Can Öz-Müge Sökmen) olduğu bir edebiyatın kendi hal-i pür melalinden başka bir şeyi anlatabileceğini düşünen var mı? Bunu bile anlatabilecekleri de kuşkuludur. Zaten de anlatamıyorlar. İyi.

Semih Gümüş’ün “Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz” başlıklı sıkıntılı içdökümü, roman olmasına herhalde roman da, edebiyatla artık bu dünyanın neden algılanamayacağına da somut bir örnek. Özellikle 12 Eylül gibi bugünün çözülen Türkiye’sindeki insan malzemesini roman ve benzeri ürünler üzerinden değil anlamak, algılamanın bile mümkün olmadığını bu metni okuyarak, daha doğrusu bir türlü okuyamayarak, görebilirsiniz. “Kahramanımız” Sinan, 12 Eylül’den arta kalmış, ileri yaşlarında da nedense tezgaha çekilmiş bir eski solcu, kitap boyunca çok sıkıldığını anlatmak istiyor. Hazret pek bir mutsuz. Başarısız. Gerçi biz bütün bunların neden olduğunu bir türlü anlayamıyoruz. Belki de Gümüş, yetişmesine büyük katkıda bulunduğu, kendisi gibi kıt anlayışlı genç okur adaylarını böyle daha kolay tavlayabileceğini düşünmüştür: Bir iki işkence seansına gönderme ile demokrat genç solcular meseleyi “anında çakmış” olabilirler.

Semih Gümüş’ün yıllardır yaratılmasına birinci elden katkıda bulunduğu Orhan Pamuk, Elif Şafak, Ahmet Altan düşüğü yeni okur kitlesinin tepkilerini bizden daha iyi anlayacağı ve değerlendireceği doğrudur. Buna rağmen, sıradan ve bir nebze olsun tutarlılık içeren bir okurun, bu roman adı verilmiş bayağı metinde, “kahramanın” ne dertlerini, ne eşi Leyla’dan ayrılma gerekçesini ne de Mina denilen nevzuhur –gökte ararken yerde buluverdiği- hatunla yıldızının bir türlü barışamamasını “anlamama/anlayamama hakkı” var. Piyasa edebiyatının sınırları dışına çıkma eğilimi gösteren bir okur zekâsının elinden ise başka hiçbir şey gelmez. Ama Can Yayınları ve büyük Türk eleştirmeni ve romancısı Semih Gümüş’ün paniğe kapılmasına hiç gerek yok. Çünkü bu Türkiye ve edebiyat denilen tarla, onların tarlası. Okurlar da bu tarlanın mahsulü. Buna güveniyor olmalılar. Satarlar. Peki.

Peki ve daha ciddi olalım: Gerçekten bu lise düzeyindeki kompozisyon ödevlerini aratmayacak kadar “düzgün”, meselesizliğini bir mesele gibi yutturmaya çalışan, iç monologları üçüncü göze geçişsiz ulamayı bir yenilik sanan, baştan sona sıkıntılı ve gereksiz bu metinden bir sonuç çıkarmak mümkün olmuyor. Hadi kahramanımız Sinan Efendi, “eşisi” Leyla’yla arasına mesafe koyma ihtiyacı duydu, iyi de Mina ile yakın ilişkisinde yürümeyen nedir ki, mutluluk denilen kuşu bir türlü bulamamaktadır?

Kendisini eleştirmen sanan/sayan/yutturan bir tanıtım memuru, “Yahu herkes roman yazdı, bütün Urfalılar da zaten türkücü, ben niye oturup şööle bi roman döktürmeyeyim?” diye düşünürse, böyle “ortaya karışık” bir salata çıkar işte. İnsanın içi kararıyor, asıl önemlisi de, yüzü kızarıyor. Bütün bu saçmalıklar ve bütün mesele romanın finalini hazırlayan “köpek mezarlığı” ile özetlenebilir. Kafkaesk bir karikatür de olan bu sayfalar, sıkıntılı kahramanlarımızın “Bunlar köpekleri öldürmüş, kim bilir kaç köpeği topluca gömmüşler buraya (...). Kim bilir, siz belki insanları da öldürüp gömdünüz bu ağaçların altına” diye ilenmesi için döktürülmüş. Halktan nefret ediyorlar ya.. Bunlar, Semih Gümüşler, Adalet Ağaoğlular, Ayşegül Devecioğlular vs. romancı falan değil birer yapıştırma bıyık gerçekten.

Ama doğrusu bu bitmiş Türkiye’ye de böyle romanlar, böyle hırslı romancılar ve hayatında tek bir satır yeni düşünce geliştirememiş tanıtmanlar yakışıyor.

Sıkıntılı soru cümlelerinin soru işaretleriyle bitmemesi, ki yazarımız ve editörü/redaktörü bunun bilinçli bir kurgu olduğunda ısrar etme hakkına sahiptir, olsun, ama bu bir kenara: Baştan sonra anlamsız uzun cümleler ve banka memurlarıyla mudiler veya kredi müşterileri arasındaki resmi ilişkileri, bürokrasideki “ast-üst, bay-bayan” ifade biçimlerini aratmayan “samimi konuşmalar” bile insanın elinden bu kitabı fırlatıp atması için yeterlidir. Diyaloglar bir rezalet. Daha doğrusu Gümüş’ün diyalogları ile Oya Baydar’ın bayağı diyalogları, bir geleneğin iyice yayıldığını gösteriyor. Demek, Türk edebiyatı iki sıradan insanı normal bir günlük dille konuşturamayacak kadar zekâ ayarı düşük bir parazit sınıfın elinde esir durumda. O halde ömrünü tamamlamış bulunuyor.

Kahramanına ve roman metnine yüklenmeyelim: Semih Gümüş, bir 12 Eylül ürünüdür. Bir adım daha: Bunlar birer 12 Eylül yumruğudur; 12 Eylül askeri darbesinin Türkiye’ye ve Türkçe edebiyata soldan devşirdiği “muhalif” tetikçiler. Bu ülkeyi ve insanını sıfırlayacak bir hırsın, kapasite yokluğu ve kültür endüstrisinde her şeye rağmen bir yer kapma ve koruma hırsının ürünüdürler. AKP ve Erdoğan, böyle kolay bu ülkede yerleşebildiyse, kültür endüstrisi ve Türk sermayesi bu kadar kolay bir zafer kazanabildiyse, bunu 12 Eylül’den hemen sonra göreve getirdiği, önünü açtığı bu tür “solcu” yazar-çizer takımına borçludur. Semih Gümüş ve Ömer Türkeş olmayacaktı da başkaları mı olacaktı? Böyle tanıtmanların elinden başka bir edebiyat mı bekleniyordu?

Romanın kahramanı ve yazarı, ki aşırı bir iç içelik içindeler, anladık, ortak bir özelliğe sahipler: Bunların ruh, zekâ ve algı ayarları o kadar düşük ki, isteseler de önemli bir dertleri ve meseleleri olamıyor. Tamam, böyle dert ve meseleleri varmış gibi yapmaları, bunu da solculuk maskesiyle yutturabilme yetenekleri yok değil. Adam derdini anlatamıyor, çünkü sahici bir derdi yok, fakat bir derdi-meselesi olması gerektiğini de bilecek kadar tilki, en azından –fıkradaki gibi- buna “heves eder idi” bir adam. Sinan denilen anlamsızlık ile Semih Gümüş denilen gereksiz tanıtman (eleştirmen değil) arasında başka ne olabilir? Böyle bir metin, normal şartlar altında yerle bir edilirdi. Ama bu ülkede ve dilde yazarına ve yayıncısına gelir sağlayacak kadar “verimli”dir. İlk baskısı 3 bin yapıldığına göre, arkası da gelir. Ellerini tutan mı var?.. 

Türk edebiyatının tepesine binmiş durumdalar. Tadını çıkarıyorlar. 12 Eylül’den hemen sonra görevi teslim alanların, o dönemde “Bilim ve Sanat” ile “Yarın” dergilerini yapan kadronun, neredeyse bire kadar çürüyen Türkiye’den nemalanan isimlere dönüşmeleri tesadüf olmamalı. Sedat Ergin ve Murat Yetkin gibi isimler kadar “yükselmeyi” başaramayan Semih Gümüş'lerin ise alt katta mıntıka temizliğiyle elinin yettiğini zehirlemeye devam ettiği anlaşılıyor. Herkes de zengin ve büyük yazıcı olacak diye bir şey mi var? Memlekete ve plazalara muhasebeci, magazinci, kasap ve çöpçü de lazım.

Ama sorumuz ortadadır: 36’ncı yılına girdiğimiz 12 Eylül neden yazılamadı ve yazılamıyor? Anlaşılan yazılamayacak da; ama neden? Artık özellikle “Ara Tonlar”la galiba işi iyice bayağılaştıran bir Ayşegül Devecioğlu, neden “Kuş Diline Öykünen” kitabından sonra bu işin altından kalkamadı ve Türkiye gericiliğinin hık deyicisi olmayı yazarlık ve hatta “politikacılık” sanıyor? Yoksa zaten Can-İletişim-Metis gibi bir gerici çemberden devrimci ışık çıkabileceğini, çıkması gerektiğini düşünerek, acaba biz mi hata yaptık ve yapıyoruz? Hata bizdedir. Bunlardan bir şey çıkmayacağı belliydi...

12 Eylül yazılamayacak, edebiyata sığmayacak kadar kompleks bir mesele artık ve edebiyat denilen piyasa, böyle kompleks meseleleri içeremeyecek kadar hızlı satılması gereken bir “şey”. Piyasanın düşmanı olmazsanız, esiri olursunuz. Komünist bir şairimizin, Nihat Behram’ın mükemmel vurgusunu biraz eğerek söylemiş olalım: Gerçekten de düşmanla ya teslim almak için ya da teslim olmak için temas kurarsınız. Edebiyat bir piyasadır artık, onunla temasınız ya teslim almak ya da ona teslim olmak içindir. Acı, ama böyle bu.

Tabii bu âlemde her şey de karanlık değil. İstisnalar var. Tersi, eşyanın tabiatına aykırı olurdu. Öyle arada gürültüye giden bir kitap mesela, Özer Eltugay’ın 2013’te çıkan “Cennet Çıkmazı” romanıydı. Bu çalışma, deneme hırsı, Semih Gümüş-Ömer Türkeş türüne örnek verilebilecek ölçüde başarılı kurgu ve diyalogları, romanın türünün sınırlarını gerçekten esnetme kondisyonu, ilintileri koparmadan giriştiği kurgu cambazlıklarıyla birçok açıdan sevindiriciydi. Romanı yansıyan kurgu zekâsıyla sinemayı ve dizi film sektörünü iyi bildiği, ama olumlu anlamda bunu hizmetine alabildiği gözlenen, dil ve kurgu ustası Eltugay’dan söz eden oldu mu? Bilen var mı? Hatırlayan var mı? Edebiyatın tuzağında olduğu doğrudur ve belki yeni romanlar da yazıyordur. Gümüş’ün tüm yazdıklarını, Eltugay’ın tek romanıyla değiştirmek, ikisine de yapılacak yegane iyiliktir. Gümüş’ün zamanı doldu. Eltugay ise henüz yolun başında sayılır. Kendisine önerimiz, bu edebiyata ve egemenlerine başkaldırmayı yazarlığına yedirmesidir. İleride bir başka vesile-i haseneyle döneriz belki.

İlle bir karşılaştırma yapacak olursak, açık yazalım: Semih Gümüş, insanı yazı adına utandıran bir beceriksizliğin, ucuzluğun ve Türkiye karanlığını hazırlayan “sol edebiyatın” simgesi olmalıdır. 12 Eylül’ün ise Türk edebiyatına girememesi, layıkıyla girememesi diyelim hadi, bir başka meseledir. Meselesiz, dar kafalı, kapasitesiz yazıcı memurların elinde bu ülke ve bu edebiyat bu kadar giderdi. Erdoğan bu adamlara ve kadınlara yeter de artar bile. Onun ve tayfasının attığı kemiklerle idare edecekler artık.

Özel Eltugay sonrası kuşağın, 1998’lilerin yani, bütün bu âlemi, siyaset dünyasını da edebiyat dünyasını da yerle bir etme hırsıyla sahneye çıkması halinde bir şansları olabilir. Kenarda köşede, elin dergilerinde, blog’larında konukluk oynayarak, edebiyatın çok önemli olduğu yanılsamasını besleyip durarak, hele hele solculuk adına edebiyatı bir piyasa kurumu olarak kutsayarak hiç yürümüyor bu işler. Tavizsiz reddiye, hatta imha ve yeniden kurma şiddeti (“entelektüel şiddet”), bir başka ifadeyle yaratıcı sosyalizmin büyük rüzgarı eğer bu alanda da esmezse, bu dilin ve bu ülkenin her türlü karanlığa, bitişe, bataklık olmaya yakıştığını söylemek zorundayız. Oradan çıkış yok.

Demek ki, 12 Eylül’ün romanının falan yazılacağı da yok. Geçti artık.

O zaman sanata, siyasete, sosyalist şiddet eşliğinde yeniden bakmak zorundayız. Türk edebiyatı, tek tük istisnalar hariç,  sosyalizme düşman bir birleşik cephedir ve Semih Gümüş türünden memurlarla bazı oligarkların daha da “yolunu bulmasına” yaramak dışında bir anlam taşımamaktadır. Bu birleşik cepheyi yerle bir etmek istemeyenlerin, hele de solculuk iddiaları varsa, ellerine kalemi almaması doğru olur. Sonuçta İletişim-Can-Metis gibi bir lider çetenin elinde oyuncak kalmaya, ölmeye mahkumdurlar.

Neyse işte, Semih Gümüş’le bir bataklık ortada duruyor. Kim kurutacak bunu ve bu bataklık kaderini kim tarihe karıştıracak? Geçmişe ve “edebiyata saygılı” yeni kuşaklar mı, yoksa mevcut tüm sınırları altüst etme kararlığı taşıyan, sosyalist iktidar ve entelektüel şiddet hırsının güncel temsilcisi yeni bir kuşak mı? Misal: Özer Eltugay ve sonraki kuşak meseleyi nasıl görüyor?

“Edebiyat politolojisinin” kışkırtması belki, ama sormak zorundayız: 98’liler nerede?

OSMAN ÇUTSAY

 

 

 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    İlgili Haberler
    Diğer Haberler
  • Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)