• BIST 107.202
  • Altın 145,263
  • Dolar 3,5161
  • Euro 4,1312
  • İstanbul 23 °C
  • Ankara 18 °C
  • İzmir 23 °C
  • Adana 26 °C
  • Antalya 25 °C

Piyasanın süsü ve süprüntüsü olarak sanat

Piyasanın süsü ve süprüntüsü olarak sanat
Tayyip Erdoğan politikaları nasıl ABD vasallığı ile Kürt düşmanlığını sürdürüyor ve IŞİD’i sözde bombalayarak bu gerçek niteliklerini gözlerden ırak tuttuğuna inanıyorsa, benzer bir şeyi “demokrat sanat” yapıyor.

Artık Nurullah Ataç ile Ahmet Hamdi Tanpınar’ı olduğu gibi, Mahir Çayan ve Hüseyin Cevahir ile Behice Boran’ı da birbirinden ayıramayız. Ayırmamalıyız. Mahir ve Hüseyin katledilmese ve yaşasaydılar, Türkiye devrimci hareketinin, sadece siyaseten değil sanatta da farklı bir sıçrama gerçekleştirebileceğini düşünme hakkımız var. 

OSMAN ÇUTSAY

Geçmişten bugüne kalan düşünme ve kavramlaştırma biçimlerini, özellikle de genel geçer tanımları gözden geçirmek zorundayız. Tarih, hareketin diğer adıdır ve böyle bir akışta geçmişi sabit tutarak, yani ondaki eski ışığı değiştirmeden bugünü aydınlatmak ve sorunlara çözüm bulmak olanaksızdır. Geçmişe müdahale yoksa, yeni yollar da yok. İktidar oyunları ve sanat oyunları üzerine düşünmek de öyle.

Bu oyunların birbirinden kopuk olmadığı, hatta sanıldığından çok daha iç içe olduğu o kadar ortada ki, birileri, özellikle de emperyal güçler ve “demokratik teamülleri”, kendi tanımlarıyla tarihsel gelişimi durdurmayı başardılar. Biz sosyalistler hep başarısız olacaklarını bağırdık. Galiba biraz da kendi başarısızlığımızı kendimizden gizlemek içindi bu. 1989/90 büyük karşıdevrim dalgasından çeyrek yüzyıl sonra açıkça söyleyebiliriz: Onlar kazanmıştı. Yani sanatın da diğer her şey gibi meta üretiminin kurallarına boyun eğdiğini, bir artıdeğer ve mülkiyet unsuru olduğunu savunanlar. Ancak bunu bu açıklıkla ifade etmeden, “özgürlük ve demokrasi” gibi iki tanımsız ve parlak atlasa sararak yaptılar.

Ne demek mi istiyoruz?

Şunu: Sanat, örneğin edebiyat, etrafında yaratılan hale ne olursa olsun, kapitalist toplumda siyasal iktidarın hık deyicisidir. Hadi “dolaylı tetikçi” diyelim. Tekelci kapitalizmde oligarşinin koruyucu eli olmadan roman ve şiiri değil pazarlamak, yazmanız bile mümkün değildir. Velev ki...

“Velev ki”den hareketle bir incelemeyi ileri zamanlara erteleyelim.

1.

Sanatın siyasallaşmasına, daha doğrusu siyasal iktidarın bir parçası olmasına itiraz edenleri biliyoruz, modadır, neredeyse herkes itirazcı. Peki ya sanatın iktidarsızlaşmasına ne diyeceğiz?

Sözcüğün çağrışımlarını daraltarak söyleyelim: Sanat siyasal iktidarın etki alanı dışında değildir ve bu, ikili bir ilişkidir. Yani siyasal olan sanat pratiklerini olduğu kadar, sanat pratikleri de siyasal olanı etkiler. Bunlardan birini diğerinin karşısına koyamayız ve bu iki çemberi birbirinden ayıramayız. Ayırdığımızda çemberlerin tek başlarına bir anlamları kalmaz. Kalır mı?

Daha açık sorabiliriz: Modern zamanlardaki sanat pratikleri için, diyelim edebiyatın, siyasal iktidarın etki alanı dışında kalması veya onu etkilemekten kaçınması acaba nasıl mümkün olabilir? Olamaz. Yok böyle bir şey. Dış dünyada da Türkiye’de de, sanat, Carl Philipp Gottfried von Clausewitz’in savaş tanımından daha farklı bir etkinlik değildir. 1831’de 51 yaşında ölen bu Prusyalı savaş teorisyeninin orijinali bin sayfaya yaklaşan kitabını, ölümünden sonra notlarını bir araya getiren karısı Marie von Clausewitz yayımlatmıştı. Malum, önce Engels ve sonra da Lenin’in vurguları nedeniyle solda ek bir itibar kazanan “Savaş Üzerine” (Vom Kriege) kitabında, Clausewitz, savaşı siyasetin belirlediğini yazdı. Bizde de galiba henüz eksiksiz yayımlanamamış olan bin sayfaya yakın bu yapıt, siyasal alanın öncelikli konumuna vurgu yapıyordu. Savaş durumunda, siyasal alışveriş veya siyaset, başka araçlar kullanılarak bir biçimde ilerletilmiş veya sürdürülmüş oluyordu.

Sanat, siyaset ve savaşla ilintisiz bir tür “bağımsız değişken” değildir. İlle bu tür bir kavram kullanacaksak, şöyle söyleyebiliriz: Sanat, siyasetin güdümünde bir bağımlı değişkendir ve öncelik de artık bir altyapı veya temel unsuruna dönüşmüş gibi olan siyasettedir. Piyasa işte.

Eğer öyleyse, burada, neden mesela edebiyatı “siyasal olanın başka araçlar kullanılarak sürdürülmesi” olarak görmüyoruz? Siyasal olan, başka araçlar kullanılarak sanatta kendisini sürdürmemekte midir gerçekten? Biz bir adım daha atmaya çalışalım: Siyasal iktidar, piyasa çerçevesinde toplumsal rıza üretebilmek için kültür endüstrisinin ihtiyaç duyduğu uzman ve prestiji, sanat pratikleri üzerinden değil de ne üzerinden kazanabilir?

Piyasa ekonomisindeki veya daha doğru bir kavramlaştırmayla kapitalizmdeki sanat ve siyasal iktidar ilişkilerinden söz ediyoruz. Sosyalist bir ekonomide ve sosyalist bir iktidar altında bu ilişkiler çok farklı olacaktır. Nitekim haklarında korkunç bir cehaletin hüküm sürdüğü reel sosyalizmlerde gerçekten farklıydı. Bir başka zaman bu meseleye döneriz. Şimdilik, bu ilişki biçiminin sosyalist iktidara aynen taşınmasının mümkün olmadığını vurgulamakla yetinelim.

Abartılı bir tanım arayabiliriz: Sanat siyasetin, siyaset de sanatın başka araçlarla sürdürülmesi demektir. O halde siyasetin de sanat gibi bir etkinlik olduğunu ve siyasetin sanat denilen arenada farklı araçlar kullanılarak icrası anlamına geldiğini söylemiş oluyoruz.

Clausewitz’in temel saptamasını, Almanca aslına sadık kalmaya çalışarak ama görece ferah bir çeviriyle verelim: “Savaş, siyasal ilişkilerin farklı araçların işe karıştırılarak sürdürülmesinden başka bir şey değildir. Bununla aynı zamanda şu da iddia edilebilir ki, sözü geçen siyasal ilişki savaşla birlikte ortadan kalkmaz, başka bir şeye dönüşmez, kullandığı araçlar nasıl biçimlendirilmiş olursa olsun, bu ilişki özünde devam eder.”

O halde, siyasal olanın sanatta farklı motifler, kurgular, biçimler ve araçlar kullanarak kendini sürdürmesi mümkündür. Siyasal iktidar, piyasa çerçevesinde toplumsal rıza üretebilmek için kültür endüstrisinde ihtiyaç duyduğu uzman ve prestiji sanat pratikleri üzerinden değil nereden kazanabilir? Tamam, ama bütün bunların sosyalist bir iktidar altında da aynen gerçekleştirilmesi, yani sosyalist topluma bu haliyle aynen nakledilmesi veya yansıtılması pek düşünülemez. Neden?

Çünkü sanat bir piyasadır. Sanatçı da bir piyasa faktörü. Ancak bu faktörü artıdeğer üreten ve bunun için emeğini sermayedara kiralayan bir emekçi olarak düşünemeyiz. Daha çok bir küçük sermayedar veya pek nadir olarak da bir orta sermayedar kimliğinde düşünebiliriz. Böyle bir aktör sonuçta.

İşte bu aktörün, bir sermayedar refleksine sahip olması çok normal. Diyelim, bir roman yazarı. Ürettiği romanın “mülkiyetinin” ölümünden 70 yıl sonrasına kadar mirasçılarına gelir sağlayacağını bilen bir insanla yüz yüzeyiz. Bu insanın reflekslerini, bir sermayedarın refleksleri olarak düşünmenin sakıncası olmamalıdır.

Piyasa mekanizmasının sanatçıyı her düzeyde içselleştirmesi, onu, yani yazarı, çizeri, ressamı, sinemacıyı, müzisyeni, mimarı vs. her şey yapabilir, ama devrimci yapamaz. Yani sanatçının, sırf bu sanatçı kimliğiyle ve sadece sanatçı olduğu için piyasaya imhacı bir zihniyetle yaklaşması (“intihar bombacısı”), resmen ham hayaldir. Şöyle de diyebiliriz: Siyasette ve muhalif hareketler içinde dinsel delirium halindeki irrasyonalizmin zirvesi kabul edilebilecek intihar bombacıları nasıl parmakla sayılabilecek kadar azsa, sanat pazarında yer alıp da bu pazara imha şiddetiyle bakan ve yaklaşan insanlar o kadar azdır. Devrimcilik, sanılanın ve kullanılan abartılı dilin tersine, bu âlemde bir istisnadır.

Ama şu, her zaman mümkündür: Sanatla iştigal eden biri, piyasa düşmanı bir siyasal yönelimle belki kendisi için yeni bir durum doğurabilir. Sanat tarihindeki, modern sonrası büyük sıçramalara bakarsanız, orada bir biçimde, dolaylı veya dolaysız, sosyalizmin nefesini hissedersiniz.

Akışın, yönelimin, siyasal radikalizmden sanata doğru olduğu gözleniyor. Bu, sanatın ve sanatçının üzerine haksızca düşürülmüş devrim ışığının veya gölgesinin, kaldırılması demektir.

Sanatçı gerçekten de malını piyasaya sürmek zorunda olan küçük ölçekli bir burjuvadır. Piyasa olmazsa kendisinin de olamayacağını bilecek kadar bilgilidir. Böyle bir bilince sahiptir; biz bu bilinci sanatçının tanımı içinde görebiliriz. Örnek mi? Diyelim bir kitap yazıyor, bir oyun, bir şarkı, bir resim, bir film yapıyor.... Bunları kendi mülkü olarak görme hakkı elbette vardır. Piyasayı bu kimliğiyle izleyen ve ona katılan birinin, nasıl daha en başından muhalif ve solcu bir kimlikle damgalayabiliriz? Bu, mümkün değildir.

Türk gericiliğiyle iyi geçinmeyi, gerektiğinde onun suyuna gitmeyi iyi bilen, sosyalizme hep yabancı, örneğin Türk ilericiliğine –konunun cahili olmasına rağmen- çok kolay hakaret edebilen, ama çalışkan bir tarihçimizin, İlber Ortaylı, son on yıllarda çok sık yinelediği bir kavram, sanatçıya tam uyuyor. Bunlar “kasabalı”dır. Bir kasabalının dar dünyasına sığarlar ve zeminlerini de yoğun bir mülkiyet duyarlılığı oluşturmaktadır.

Demek ki, sanattan ve sanatçıdan siyasetsiz herhangi bir muhalefet beklemek, olmayacak duaya amin demektir.

2.

Başka bir mesele de şu: Sanatın, daha doğrusu egemen sanat ideolojilerinin, kapitalizmde iktidara yönelik bir temas korkusu değil, tam tersine, bir “temassızlık korkusu” vardır. Sıradan sanatçı, bu temassızlık korkusunu sanatın siyasal iktidarla arasındaki mesafe gereksinimi ve gerekliliğiyle perdelemeye çalışır. İlle benzetmek gerekirse, 2015 yazındaki Tayyip Erdoğan politikaları nasıl ABD vasallığı ile Kürt düşmanlığını sürdürüyor ve IŞİD’i sözde bombalayarak bu gerçek niteliklerini gözlerden ırak tuttuğuna inanıyorsa, benzer bir şeyi “demokrat sanat” yapıyor. Asıl hedef, sahte ve göstermelik bir ataklıkla perdelenmiş oluyor.

Bu perdeleme, hazin bir biçimde, solun sanat illüzyonunu beslemektedir.

Durum tamamen tersinden ele alınmalıdır: Sanat ve sanatçı, eğer kültür endüstrisini aklımızda tutarsak, günümüz kapitalizminin ayakta durmasını sağlayan en önemli dayanaktır.

Sanatçıdan ve sanattan, herhangi bir devrimci dış siyasal müdahale yoksa, devrim ve devrimci müdahale inadı çıkarmak, gerçeği eğip bükmek demektir.

Bu oyun artık bitmelidir. Türkiye, büyük çöküşlere, büyük kırılmalara ve hatta yok oluşa doğru gidiyor. Ancak emperyalizmin rızası hilafına kurulmuş bu ülke ve aydını derin marksizm diyebileceğimiz birikimini iyi kullanırsa, çok büyük bir çıkışa da sahne olabilir. Böyle bir kaotik akış içinde geçmişin sade suya tirit kalmış kavramlarıyla bir yere varamayız. Sorularımız ve yanıtlarımız da geçmiştekilerden çok farklı özler ve biçimler aramak zorundadır.

Yani artık Nurullah Ataç ile Ahmet Hamdi Tanpınar’ı olduğu gibi, Mahir Çayan ve Hüseyin Cevahir ile Behice Boran’ı da birbirinden ayıramayız. Ayırmamalıyız. Mahir ve Hüseyin katledilmeseydiler ve yaşasaydılar, Türkiye devrimci hareketinin, sadece siyaseten değil sanatta da farklı bir sıçrama gerçekleştirebileceğini düşünme hakkımız var. Bütün bu çizgilerin bir bütün oluşturduğunu kabul etmek zorundayız.

Bu bakışın mutlaka bazı sonuçları olur.

İlk sonuç, günümüz edebiyatının bir piyasa faktörü olarak siyasal iktidarın mutlaka bir parçası, hatta bir devamı olduğu gerçeğinin kabullenilmesidir. Edebiyatın ve diğer sanat pratiklerinin veya bu pratikleri gerçekleştiren sanatçıların devrimciliği, solumuzun bir ömürlük yalanıdır. Kendimizi aldatmaktan vazgeçelim ve Büyük Nâzım ile başlayan bazı devrimci istisnaları kurallaştırmayalım. Yoksa çöküşümüze neden bulamayız. Tabii yeniden kuruluşumuza da sağlam bir temel oluşturamayız.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)