• BIST 101.892
  • Altın 189,041
  • Dolar 4,6043
  • Euro 5,3842
  • İstanbul 20 °C
  • Ankara 23 °C
  • İzmir 24 °C
  • Adana 25 °C
  • Antalya 25 °C

Putinist Enternasyonal ve Yeni Çelişki Eksenleri

Deniz YILDIRIM

Yeni bir dünya kuruluyor. Arkasında iktisadi açıdan 2008 Dünya Krizi’nin çelişkileri ve Suriye merkezli vekalet savaşının çözülmesinin yarattığı sonuçlar birlikte yer alıyor. Kurulan bu dünyanın liderliğini ise giderek Rusya, adını daha da netleştirirsek Putinizm, Putin merkezli yeni siyaset, yeni iktidar tarzı ve dünya okuması alıyor.

Hem Büyükelçi Karlov suikastini hem de Moskova’da imzalanan Deklarasyonu bu yeni geçiş süreci, bu büyük kırılma haritası içinde konumlandırmak ve olabildiğince iç siyasal analizlerin ötesine geçerek evrensel bir bağlama yerleştirmek gerekiyor.

Doğmakta olanı adlandıralım. İdeolojik ve siyasal düzeyde Putin’in model haline gelmeye başladığı bir dönemden geçiyoruz. Atlantik merkezli siyasete, liberalizme, ulusüstü kozmopolit yapılanmalara, Batı merkezli küreselleşme sürecine ve İslamcılık ile terör karşıtlığına odaklanan bir yeni siyasallaşma biçimi dünyayı dolaşıyor. Bu süreçte Rusya etki sahasını sadece Ortadoğu’da arttırmıyor. 2008 Krizi’nin vurduğu Batılı merkezlerde güçlenen tepkisel sağ siyasetlerin yükselişine model oluyor; model olmakla da kalmıyor, çoğu zaman ya finanse ediyor ya da açıktan destekleyerek önünü açıyor. Putin merkezli yeni iktidar tarzı ve siyasal okuması, Batılı merkezlerde de iktidara yürüyor. Yeni bir enternasyonal oluşuyor ve liderliği açık ki Rusya’da.

Son aylardaki gelişmelere bakalım. ABD’de başkan seçilen Trump hem iktidar tarzı hem de uluslararası siyaset okuması bakımından Putin’i övüyor; dışişleri bakanlığı görevine Rusya ile içli dışlı bir ismi getiriyor. ABD iki haftadır Rusya’nın ABD başkanlık seçimlerine doğrudan müdahale ettiği, Clinton’a karşı Trump’ın seçilmesi için kampanyayı belirlediği yönündeki istihbarat raporlarını, saptamasını konuşuyor. Doğruluğu bir yana, Rusya'nın ABD başkanını belirler hale gelebildiği yönünde bir aşırı kapasite görüntüsüne/imajına fazladan katkı veriyor. Trump “hiç değilse Putin lider” diyor; onunla teröre, özellikle de İslamcı teröre karşı birlikte çalışacaklarını söylüyor; Putin ise “Trump’ın seçileceğine bizim dışımızda inanan olmadı” diyor.

İngiltere Brexit oylamasıyla AB’den çıkmaya karar veriyor. “Çıkalım” cephesinin siyasal önderliği aşırı sağ UKIP’te; lideri Nigel Farage “model aldığım, hayranı olduğum lider Putin” diyor; Trump’ın seçildikten sonra ağırladığı ilk denizaşırı siyasetçi Farage oluyor.

Fransa’da başkanlık seçimleri geliyor. Sarkozy’nin 2007’de Atlantikçi programla girip kazandığı başkanlık seçimlerinde bu kez ikinci tura kalması muhtemel iki isim de Rusya ile ortaklaşma programını öne çıkarıyor. Merkez sağın ön seçiminden galip çıkan Fillon için Putin destek açıklaması yapıyor; Fillon’a karşı aday olan Juppe “bu, Rusya devlet başkanının Fransa’da kendi cumhurbaşkanı adayını seçtiği ilk seçim ve bunun şokunu yaşıyorum” diyor. İkinci turda Fillon’un karşısına çıkması muhtemel isim aşırı sağın lideri Le Pen’in Milli Cephesi ise her fırsatta Rusya/Putinizm hayranlığını açıklıyor. Her iki aday da Atlantik karşısında Rusya ile ittifakı güçlendirmekten ve Fransa’da yükselen radikal İslamcı teröre karşı Putinist mücadele tarzıyla uluslararası alanda ortaklaşmaktan söz ediyor. Öncelikler belli; Batı sağcılaşıyor; sağcılaştıkça “anti” olan programına Rusya/Putin modeli, hem iç hem de dış siyasette somut, elle tutulur, anti olmanın ötesine geçen bir pozitif ütopya sunuyor. Her koşulda Fransa’da 2017 seçimleriyle dengenin Rusya lehine kayacağından söz edebiliriz. Fransa sağı Atlantikçilik’ten Rusya-Çin çizgisine doğru meylediyor. Batı’da gerçekleşen her terör eylemi, anti-İslamcılık çizgisinde Rusya’nın Suriye siyasetinin zaferini başka ülkelerde de bir siyasal kazanıma dönüştürme ortamına katkı veriyor.

Sıklaşan Örnekler, Görünürleşen Yeni Enternasyonal

Bitmiyor. Kasım ayında iki önemli seçim gerçekleşti. Bulgaristan’da eski bir havacı asker olan Radev, açıktan popülist ve Putinist bir programla başkan seçildi. Benzer durum Moldova’da da gerçekleşti. Bulgaristan’da bu durum AB-Atlantik çizgisindeki hükümetin istifasıyla sonuçlandı.

Diğer yandan yükselen popülist sağ partilere Rusya iktidar yolunun açılması için her türlü desteği veriyor. 2014 seçimlerinde Le Pen’in partisine 8 milyon Euro kampanya kredisi veren Rusya, geçen hafta da Avusturya’nın anketlerdeki birinci partisi ırkçı Özgürlük Partisi’yle işbirliği anlaşması imzaladı. Macaristan’da iktidardaki Orban da buradan besleniyor. Macar ekonomisine Rusya katkısının arttığı ortamda Orban “bizim güçlü kurumlara değil, Putin gibi güçlü liderlere ihtiyacımız var” diyor. Avrupa aşırı sağı iktidara yürüyor; mülteci akınına ve İslamcı teröre karşı askerileşmiş bir Putinist stratejinin başarılı olacağını düşünüyor; Avrupa Birliği ve liberal-kozmopolit proje çözülürken ulus-devletçilik, otoriter milliyetçilik, İslamcılık karşıtı sağcılık Batılı merkezlerde Putinizm programını modelleştirerek iktidara yürüyor. Rusya’ya uygulanan Ukrayna ambargosunun kaldırılması da ilk hedefleri arasında.

Bu durum, Doğu’da İran, Çin, Suriye ve Şangay müttefikleriyle cephesini sağlamlaştıran Rusya’nın Batı’nın çoklu krizlerinden yararlanarak karşı cepheyi de bölme, zayıflatma ve bu çatlaklardan yükselen anti-liberal, anti-İslamcı siyasetleri kendi şemsiyesi etrafında toplama stratejisi izlediğini gösteriyor.

Tabloyu, bir dönem Büyük Ortadoğu Projesi olarak ilan edilen Atlantikçi-Yeni Osmanlıcı projenin çözülüşü karşısında Rusya’nın güçlenmesi ve hatta zaferi tamamlıyor. Suriye’de Rusya merkezli ittifak zaferini ilan ederken, Mısır’da İhvan projesi askerileşmiş bir iktidar aracılığıyla çökertildi. Sisi bugün Putin’in en önemli müttefikleri arasında. Ve Libya, bölünmüş Libya’da Putin son 6 ayda giderek Doğu’daki Haftar iktidarını açıktan destekler hale geldi. Haftar da eski bir asker; hedefinde ülkedeki İslamcı terör grupları ve özellikle de Katar-AKP destekli İhvan projesi var. 2017’de bu alanda da önemli gelişmeler yaşanacağını belirtebiliriz. Batı’da aşırı sağcılaşmış, faşizme yatkın iktidarlar, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da askerileşmiş iktidarlar. Yükseliyor. Batı’da merkezin, egemenlerin neoliberal otoriter siyasetlerinin ve bunların çöküşü karşısında yeni bir otoriter dalga görünürleşiyor. Sol, halkçı-demokratik siyasetlerin geri çekildiği ortamda ise faşizme meyilli popülizm ve askerileşmiş dikta biçimleri ana iktidar tarzına dönüşüyor.

Özetle Rusya, arkasına aldığı Çin ve Doğu ittifakına yaslanarak ve Atlantik sisteminin ekonomik-siyasal krizlerinden yararlanarak yeni bir düzen kuruyor. Bu düzende otoriter/Putinist liderlik tarzı model; ideolojik okuma bakımından liberalizm ve İslamcılık karşıtlığı belirleyici. Batı tipi küreselleşmenin krizine vurgu yapıyor; Avrupa Birliği gibi ulusüstü yapıların çözülmesi karşısında ülkeleri önce yeniden “milli egemenlik” sahasına çekilmeye ve ardından da bu egemenliklerine dayanarak Rusya ile tek tek ilişkilenmeye çağırıyor. Batı’daki uluslarararası bloklaşmaları (Atlantikçilik, Avrupacılık) dağıtıp yalnızlaştırırken, Doğu cephesinde Avrasyacılık gibi bloklaşmaları da hızlandırıyor.

Filipinler’in otoriter Devlet Başkanı Duterte geçtiğimiz günlerde bir demecinde ABD merkezlilikten Rusya-Çin merkezli ittifaka geçmek istediğini ifade ederken “Putin’in yeni dünya düzenine katılmak istiyoruz” diyor. Sanıyorum durumu en iyi bu tarif özetliyor. Yeni bir dünya düzeni kuruluyor. Liberal-Batılı küreselleşmenin çözüldüğü, bunun siyasal kurum ve partilerinin gerilediği, liberalizm ve İslamcılık karşıtlığı üstünden yeni bir “terörle mücadele” gündeminin inşa edildiği Putin/Rusya merkezli yeni bir dünya düzeni. Ekonomik düzlemde ise Çin’in 1 trilyon dolar bütçeyle Çin’den Doğu Avrupa’ya uzanan, İpek Yolu projesiyle Batıdışı yeni bir küreselleşme hamlesine başlaması ve Rusya merkezli Avrasya Ekonomik Birliği girişimiyle bu girişimin bütünleşmesi yer alıyor.

2017’yi bu ana değişim çerçevesinde okumakta yarar var. Batı, Atlantikçilik, liberalizm ve küreselleşme krizde. Karşısında Doğu, Avrasyacılık, Batıdışı küreselleşme yükseliyor. Batı’nın teknokratik otoriterliğinin yerini, Rusya-Çin tarzı yeni bir otoriter iktidar tarzı hegemonikleşerek alıyor. Geçiş süreci yaşıyoruz.

Dış ile İç Çelişkisi

Tam da bu genel çerçeve içinde Moskova Deklarasyonu’na ve Türkiye’deki iç iktidar yapılanmasına etkilerine, yeni çelişki eksenlerine gelelim. Deklarasyon’la ilgili en iyi tarifi İngiliz Guardian gazetesi verdi: “Rusya kendi barışını kuruyor”. Durum tam olarak böyle; Ukrayna’da, Suriye’de yaşanan vekalet savaşlarından Rusya cephesi galip çıktı ve bu zafer şimdi sadece diplomatik olarak taçlandırılmıyor. Rusya, “kaosa karşı düzen kuran” ülke pozisyonunu görünürleştirmeye çalışıyor. Kendi barışını kuruyor; Pax Russia.

Bu deklarasyonla Türkiye’deki Siyasal İslamcı iktidar Suriye’nin laik, demokratik ve çoğulcu bir cumhuriyet olarak varlığını tanıdığı gibi, Suriye’deki cihatçı terör örgütleriyle mücadele etmeyi de taahhüt ediyor. Yeni bir aşamayla karşı karşıyayız.

Öyleyse: Atlantikçi Yeni Osmanlı projesi büyük bir yenilgiyle sonuçlandı. Moskova’da bu fiili durum yazılı hale getirildi. AKP o masada eşit bileşen değil, kaybedip masaya oturan taraf. Türkiye’deki iktidar o masada eşitlik değil, yenilmiş bir bağımlılık düzleminde. Türkiye dışarıda eşitlik ve bağımsızlık temelinde oturduğu masalarda güçlenir. Bunu not edelim, sürdürelim.

Dış siyasette İslamcı gündemi terk etmek zorunda olduğu zabıt altına alınan iktidarın, Ortadoğu’da, Kuzey Afrika’da Katar’la yürüttüğü İhvancı enternasyonal kurma projesi de çözülüyor. Körfez gericiliğiyle ittifaka dayalı dış politika Moskova’da Rusya-İran çizgisinin galibiyetini tescil etti. Suriye, Mısır ve şimdi Libya’da İhvancı projeye karşı otoriter-askerileşmiş iktidar seçeneklerini tercih eden ve kazanan Rusya açısından bu masa, AKP ile ittifak değil çevreleme masası. Bu çevreleme iç siyasete nasıl yansır, yansıyacak?

Önümüzdeki sürecin iç ile dış çelişkisi; Türkiye’deki İslamcı iktidarın Suriye’yi “laik, demokratik ve çoğulcu bir cumhuriyet” olarak tanımak zorunda kalırken iç cephede Türkiye’yi laik, demokratik olmaktan ve elbette cumhuriyet olmaktan çıkarmaya dönük rejim değişikliği gündemini hızlandırması olacak. Moskova’da masada Suriye’nin laikliğini ve cumhuriyet olduğunu tanımaya iç cephede verilen iki refleks var. Rize’de “devrik bir lider” gibi Atatürk heykelini kaldırmak; Meclis’te yangından mal kaçırırcasına rejim değiştirecek anayasayı komisyondan geçirmeye çalışmak. Dünya’da Siyasal İslam’ın alanı daralırken, AKP içeride Siyasal İslam’ın alanını genişletmeye çalıştıkça bu çelişki derinleşecek gibi görünüyor.

Bir diğer çelişki; bugüne kadar oklarını doğrudan iktidara yöneltmemiş Suriye merkezli El Nusra gibi cihatçı grupların Moskova masasında AKP tarafından terk edilmesinin yarattığı gündem olacak gibi. El Bab’ta IŞİD’in gerçekleştirdiği katliam bunun ilk işareti. Türkiye, içeride ve dışarıda cihatçı terörle mücadele gündemine daha fazla yaslanmak zorunda. Bu bütün ülkeyi tehdit eden bir çelişki ekseni.

Dış cephede Rusya ve etrafındaki koalisyon Mısır’da, Libya’da Siyasal İslamcılık karşısında askerileşirken, Batılı merkezlerde Trump’la, Fillon’la, Le Pen’le, Orban’la “demokratik” bir görüntü altında faşizan zeminde yürüyecek. Ancak asıl gündemini İslamcılık karşıtlığı belirleyecek. Siyasal İslam için tüm dünyada yaşam alanı daralıyor; mesele Putin’in bir yandan Batılı merkezlerle anti-İslamcı zeminde yürüteceği ittifakları aynı anda Türkiye’de AKP ile nasıl birarada tutabileceği. Önümüzdeki dönemde Putinist enternasyonalin, Rusya’nın yeni dünya düzeninin ana çelişkilerinden birisi ise bu olacak.

Bunun iç cepheye diğer yansıması ise, Saray’ın özellikle askeri ve ulusalcı koalisyonunun (Avrasyacı kanat) uluslararası cephede daha da kuvvetlenmesi ve bu yeni kuvvet dengesine dayalı olarak iç iktidar mimarisinde kendi payını biraz daha görünürleştirme ya da arttırma eğilimi olacaktır. Demokratik-nizami siyaset kanallarını kapatıp iktidar oyununu devlet cihazı içi bir koalisyona dönüştüren Saray, bunu yaparak nicel olarak zayıf aktörleri nitel olarak daha da etkili hale getirdi ve yeni uluslararası ortam; bu nitel kuvvetleri daha da güçlü kılabilecek karakterde. Bu da iç koalisyonun çatlaklarının derinleşmesi ihtimalini gündeme getirecek. Dış gündemle iç gündemi arasında çelişkileri artan Saray, giderek “dış gündem”le ve kuvvet merkezleriyle daha uyumlu hale gelen iç ittifaklarıyla koalisyonunu nasıl sürdürecek? Bu da ayrıca izlenmesi gereken bir durum.

İçeride ana çelişki ise; ülkenin ekonomiden teröre, can güvenliğine kadar derinleşen çoklu krizleri karşısında elinde hiçbir çözüm/çıkış reçetesi kalmamış ve gerici rejim değişikliği dayatan bir iktidarın varlığı. Halkın ihtiyaçları ile iktidarın araç, gündem ve öncelikleri arasındaki uyumsuzluğun daha da derinleşmesi olası; bunu görünürleştirmek ise siyasetle mümkün. Yeni bir çıkış yolu, çıkış programı, halkın sorunlarını çözmeye aday bir kurucu iktidar seçeneği. Laik, demokratik, halkçı cumhuriyet merkezi. Türkiye’nin ana iç çelişkisi, sorunlarını çözemeyen bir iktidar varken, sorunları çözebilecek böyle bir siyasetin henüz yükseltilememesi.

Çare

AKP iktidara Atlantikçi bir yeni dünya düzeni hamlesiyle gelmişti. Radikal İslamcılığa karşı Ilımlı İslamcılık modeli olarak. Modelin kısa adı BOP’tu, Büyük Ortadoğu Projesi’ydi. Kuruluş sürecinde bunu ideolojik olarak netleştirme görevini üstlenen Yalçın Akdoğan “iç ve dış” ihtiyaçlar arasında belki de ilk kez bir uyum ortaya çıktığını ve bu durumun Türkiye’de Siyasal İslam’a iktidar yolunu açtığını söylemişti.

2016 sonuna geldiğimizde ise şunu söyleyebiliriz: Hem Batılı merkezlerin AKP’den kopuşu hem de Rusya önderliğinin Siyasal İslam karşıtı koalisyonu birlikte düşünüldüğünde artık iç ile dış arasındaki uyum net olarak bozulmuştur. Görünen; önümüzdeki süreci belirleyecek ana çelişme burasıdır.

Mustafa Kemal liderliğinin asıl öncülüğü, hep “iç ile dış” arasındaki diyalektiği gören karakterde yatmaktaydı. “Yurtta barış, dünyada barış” bu anlamda bir slogan olmanın ötesinde bu iç-dış diyalektiğini hesaplayan bir realist programdı. Türkiye’nin bugün yapması gereken belli: Çoklu krizler ve tehditler ortamında bir an önce iç barışını sağlamak, laik-demokratik cumhuriyet sözleşmesini güncellemek ve bölge merkezli dış politika çizgisini öne alarak yeni oluşmakta olan dünya düzeni içinde eşit, bağımsız bir aktör olarak var olmak.

Ve en önemlisi: Dünya’da değişen bu kuvvet dengesi Atlantik karşıtı olsa da, ideolojik-siyasal içeriği otoriter ve görece faşizme yakın. 100 yıl sonra içinde bulunduğumuz aynı kurtuluş koşullarını diktatörlükle ya da askerileşmiş iktidarlarla değil; kurucu meclisle, halkçı programla, demokratik bir cumhuriyet siyasetiyle aşmak dışında yolumuz yok. Yeniden kurtuluş, yeniden demokratik, laik, gerçekten halkçı bir cumhuriyet kuruculuğunu siyasetleştirmemizle mümkün. Bu bizi, 21. Yüzyılın yükselen yeni otoriter iktidar tarzları karşısında 100 yıl sonra yeniden model yapacak. Üçüncü bir yol varsa, dış çelişkileri doğru okuyarak; çelişkilerden elbette yararlanarak, ama elbette iç siyasette doğru programla kuvvet olarak biz açacağız. Mecburuz. Laik, demokratik cumhuriyet, halkçı siyaset ısrarımız bundan. Artık bu programı demokratik bir iktidar seçeneğine dönüştürmemiz dünyaya da “dengeli, çokkutuplu bir dış politika içinde üçüncü bir yol mümkün” diyebilmekle eşanlamlı.Ve Türkiye'nin Suriye ve Ukrayna'dan sonra vekalet savaşının yeni cephesi haline gelmesini önlemek de her yurtseverin görevidir.

Günlük okumalar değil, uzağı gören stratejiler zamanı.

Deniz Yıldırım - @denizyildirim79

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Yazarın Diğer Yazıları
      1234567
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)