• BIST 102.258
  • Altın 190,236
  • Dolar 4,5836
  • Euro 5,3954
  • İstanbul 19 °C
  • Ankara 18 °C
  • İzmir 22 °C
  • Adana 23 °C
  • Antalya 24 °C

Sait Faik Hikâye Armağanı neden hikayeye verilmedi?

Sait Faik Hikâye Armağanı neden hikayeye verilmedi?
61. Sait Faik Hikâye Armağanı’nın Yaşattıkları

Ubeydullah Günel

61. Sait Faik Hikâye Armağanı’nı Bora Abdo, "Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü" adlı kitabıyla almıştı. Ben de üşenmemiş kitabı defalarca okuyup irdeleyerek bir eleştiri yazmıştım. Eleştirime birçok düzeyli/düzeysiz tepki geldi. En “olumlu” tepkilerden birisi Bora Abdo’nun sosyal paylaşım ortamındaki küçük notu ve eleştirimin ikinci bölümü sonrasındaki sessizliğiydi.

Eleştirime karşı Irmak Zileli, Remzi Kitap Gazetesi’nin 122. sayısında“İcat Çıkarma!” başlıklı bir yazı yazdı. Ben yazımda Bora Abdo’ya ne yazarsa yazsın ödül verildiğini, iki kitabı olduğunu, ikisinin de ödüle değer görüldüğünü belirtmiş (Öteki Kışın Kitabı 2013 yılında Yunus Nadi Öykü Ödülü) ve Sait Faik Hikâye Armağanı alan kitabını da derinlemesine eleştirmiştim. Irmak Zileli’nin eleştirime, kutsalına saldırılmış gibi apar topar, sert ve eleştirimle ilgisiz bir yazıyla karşılık vermesinin nedenini çok sonra anladım. Meğerse Irmak Zileli de 2012’de Yunus Nadi Ödülü’nü almış. Bilmiyordum. Kutlarım. Irmak Zileli’nin Yunus Nadi Ödülü’nü aldığını öğrenince B. Sadık Albayrak’ın ilgili yazısı geldi aklıma: “Ödül, egemen bakışın temsilcilerini bütünleştirip birbirine bağlarken bir iş bölümüne, birbirine geçmiş ilişkiler ağından oluşan bir sisteme dönüşüyor. Farklı ödüllerin ayırıcılığı kalmıyor. Verenlerle alanlar daha çok bütünleşiyorlar. Seçenlerle verenler daha sıkı bağlanıyorlar.”(1) Alanların da bağlanıp bütünleştiğini söylememe gerek yoktur sanırım.

Ek: Yunus Nadi Ödülleri ve Can Yayınları

Yunus Nadi Ödülleri hakkında bilgi için Taylan Kara’nın Yunus Nadi Ödülü Alma Teknikleri(2) başlıklı yazısı okunabilir, okunmalıdır. Taylan Kara’nın bu yazısında Yunus Nadi Ödüllerinin, 14 yılda 12 kez Can Yayınları’ndan çıkan kitaplara verildiğini görüyoruz. Bu yazının okunmasını istememin nedeni Irmak Zileli’ye ya da herhangi ödüllü bir yazara/yapıtına saygısızlık yapmak değil. Taylan Kara da yazısında bunu belirtiyor zaten. Irmak Zileli ve Bora Abdo, Yunus Nadi Ödülü aldıkları yıl Can Yayınları arasından seçilmeyen, daha doğrusu kitapları Can Yayınları’ndan çıkmayan yazarlardan… Irmak Zileli’nin roman ödülü aldığı 2012 yılında Seray Şahiner’in Can Yayınları arasından çıkan Hanımların Dikkatine adlı kitabı öykü ödülü alırken, Bora Abdo’nun öykü ödülü aldığı 2013 yılında Sibel K. Türker’in Can Yayınları arasından çıkan Hayatı Sevme Hastalığı adlı kitabı roman ödülü alıyor. Irmak Zileli’nin ödüllü kitabını okumadım, dolayısıyla şimdilik değerlendiremiyorum. Eleştirinin metin üzerinden gitmesi yanlısıyım elbette. Taylan Kara’nın Yunus Nadi Ödülü Alma Teknikleri başlıklı yazısının okunmasını, Türkiye’de “edebiyat piyasasının” en önemli kollarından biri olan ödül sisteminin nasıl işlediğinin anlaşılması amacıyla istiyorum.

Irmak Zileli’nin Yazısındaki Keyfi Değişikliğe Zorunlu Bir Düzeltme

Irmak Zileli, İcat Çıkarma başlıklı yazısında, “Yenilikçi ve deneysel metinler üreten yazarların salt ‘yeni bir şey yapmış olmak’ için yenilik peşinde koştuklarını sanmıyorum. Bazısı bu yeni biçimi, dili, yapıyı; meselesiyle (içerikle) ilişkili olarak kurar. Ne anlatacağı, nasıl’ını belirler. Ona göre o mesele ‘bu biçimde’ anlatılabilir. O güne dek denenmiş biçimlerin sınırları yazara dar gelmektedir.” diyordu. Eleştirimde “yenilikçi ve deneysel metinler üreten yazarların salt yeni bir şey yapmış olmak için yenilik peşinde koştuklarını” SÖYLEMEDİM. Yazarın (Bora Abdo’nun) anlatacağının olmadığını, sözcükleri oraya buraya savurduğunu, anlaşılmamak için yazdığını, -kendi deyişiyle- abuk sabuk öyküler yazdığını belirttim ve bu saydıklarımı kitaptan örnekleyerek kanıtlarıyla değerlendirdim. Irmak Zileli bunları görmezden gelmekle kalmamış, Bora Abdo’yu koruma güdüsüyle benim yazmadığım tümceleri yazmışım gibi gösterip tırnak içinde kendi uydurduğu tümceleri okurlarına aktarmıştı. Bitirirken de dili bir “hapishane” olarak nitelendirerek beni epey şaşırtmıştı. İcat Çıkarma başlıklı yazıdaki diğer yakıştırmalar beni ilgilendirmiyor.

Irmak Zileli’nin değindiği, yenilikçi ve deneysel metinler üreten yazarlar konusu… Irmak Zileli’nin İcat Çıkarma başlıklı yazısı, koruma güdüsüyle, her yeni olana boyun eğen, her yeni olanı savunma eğilimi olan bir yazı... Bunu yapabilmesi için her şeyden önce, getirdiğim eleştiriler karşısında burada yeni olanın neler olduğunu açıklamak durumunda. Bu eleştiriler hakkında tek bir cümle kurmayıp söylemediğim tümceler üzerinden yanıt yazmak saman adam yaratmaktır.

Şunu unutmamak gerekiyor: “Bir sanat yapıtı ancak insanlara yeni bir şey gösterdiği, duygularını, düşüncelerini ve iradelerini zenginleştirdiği, onların sanatçı yanını uyardığı zaman gerçek bir sanat yapıtıdır.”(3).

62. Sait Faik Hikâye Armağanı’na Başlarken…

Yine Doğan Hızlan başkanlığında toplanan Jale Parla, Metin Celâl, Hilmi Yavuz, Nursel Duruel, Beşir Özmen ve Murat Gülsoy’dan oluşan seçici kurulun açıklaması şu: “62. Sait Faik Hikâye Armağanı’nın, kısa öykünün olanaklarını başarıyla kullanan ve varoluşun yoğunluğunu yaşamın ayrıntılarında yakalayan Muzaffer Kale’nin Güneş Sepeti adlı kitabına verilmesi oybirliğiyle uygun görülmüştür.”

Muzaffer Kale bir şair… Kitapları bilindik ya da tekel yayınevlerinden çıkan bir şair değil(di), Güneş Sepeti adlı ilk öykü kitabı 2015 yılının son ayında Can Yayınları arasından çıkana değin... Bu kitap yayınlandıktan birkaç ay sonra Sait Faik Hikâye Armağanı’na değer görüldü.

Yalnızca birkaç örnek vereceğim. Değerlendirmenin çoğunu okurlara bırakıyorum. Sağ Serbest adlı öykünün tümünü alıntılıyorum:

SAĞ SERBEST

“Bugün günlerden ne?” dedim.

“Dün salıydı,” dedi.

“Saat kaç oldu?” dedim.

Durakladı.

“Saat yok!” dedi.

Demek ki günlerden çarşambaydı; çünkü dün salıydı ve saat yoktu. (Sayfa: 65)

Muzaffer Kale’nin de öykünün başlığında belirttiği gibi “Sağ Serbest”… Uydur uydurabildiğin kadar… Yazara, yayınevine ve Sait Faik Hikâye Armağanı seçici kuruluna göre bu alıntıladığım “şey” bir öykü. Bu ve kitabın içindeki buna benzer birçok “şey”, Sait Faik gibi bir yazarın adı kullanılarak verilen ödüle değer görülüyor. Okurlara bu alıntıladığım şeyin ne olduğu konusunda yardımcı olayım; istediklerini seçebilirler: mırıldama, sayıklama, tekerleme… Ya da internet ortamında can sıkıntısıyla yazılan anlık ileti/paylaşım…

Seçici kurul “kısa öykünün olanaklarını başarıyla kullandığı” gerekçesiyle ödülü vermiş bu yapıta… ya da gerekçelerden biri bu. Yıllar önce kısa öyküye (küçürek, minimal öykü) merak salıp birçok kitap almıştım. Onlardan birinde Hülya Soyşekerci, kısa öykü hakkında şöyle yazıyordu: “Kısa, az sözcüklü, yoğun anlamlı öykülerdeki boşluklar, okur tarafından yaşam alanlarıyla doldurulur; bu yarılmalarda öykü ile yaşam bütünleşir; öykü ve yaşam birbirine dönüşür. (…) kısa öykünün tamamlanamayan yapısı, yaşama benzer; o da yaşam gibi, tamamlanamaz; sürekli oluşur, değişir, dönüşür… Kısa öykü yaşamın herhangi bir yerinde başlar, herhangi bir yerinde sonlanmak gibi bir amaç edinmeden var olur ve varoluşsal hakikatin çözümlenemezliğini kendi içinde taşır. Yaşama en çok dokunan tür olan kısa öyküye duyulan ilgi ve sevginin ardında, insanın kendi varoluş serüveni saklıdır.”(4)

Bugüne değin okuduğum küçürek ya da kısa öykülerin büyük çoğunluğunun, hatta alıntıladığım kitaptaki örneklerin bile birçoğunun bu tanımlamaya/açıklamaya uymadığını söyleyebilirim. Birçoğu için yalnızca “uydurma” diyebiliyorum. Alıntıyı ise Muzaffer Kale’nin bir söyleşide “Ben yazdıklarıma ‘kısa öykü’ diyorum.”(5) açıklaması için aktarıyorum. Muzaffer Kale öyküleri için “minimal” ya da “küçürek” öykü demiyor. Öykülerini kısa öykü olarak tanımlıyor. Bilindiği gibi modern öyküye de kısa öykü denilebiliyor. Kale’ye yukarıda alıntıladığım Hülya Soyşekerci yazısı bağlamında katılıyorum. Kale’nin öyküleri küçürek öykü değil; az sözcüklü ama yoğun anlamlı değil. Dolayısıyla yazdıklarının minimal/küçürek tanımı içerisindeki kısa öykü türüyle ilgisi yok ama modern öykü anlamındaki öyküye de benzetemiyorum. Sağ Serbest’in “öykü” olduğuna karar veren seçici kurulu kutluyorum. Soyşekerci “(…) varoluşsal hakikatin çözümlenemezliğini kendi içinde taşır” diyor. Seçici kurul ise Muzaffer Kale’nin “varoluşun yoğunluğunu yaşamın ayrıntılarında yakaladığını” belirtiyor. Bir varoluş tutturulmuş gidiyor. “Varoluşun yoğunluğu, varoluşsal…” bilmem ne sözcükleriyle başlayan tümceler edebiyat piyasasında zorda kalınca kullanılan, ilgili ilgisiz her metne uyum sağlayabilen çok işlevli yardımcı kavramlardır.

            Sağ Serbest’i Kagan’la bitiriyorum: “Sanatsal organizmanın yanlış şekilde gelişmesinin bir başka örneği de, fikrin, kapsamlılık taşımadığı, salt biçimsel bir kuruluş olarak kaldığı hallerdir. Yaratıcılık süreci, bomboş bir biçim fikriyle başladığı zaman, yapıt da daha başından ya cılız kalır, ya da hiçbir sanatsal değer taşımaz.”(6)

Betimleme Yapmamak ya da Yapamamak

Güneş Sepeti’nden bir örnek daha alıntılıyorum; Şimdiki Ben Olmam Gerekiyordu adlı öyküden:

“Elinde, kaynayan armuda benzeyen iri bir meyve var. Kaynatıldıktan sonra yenir de o. Tadı biraz mısır darısına benzer ama o da değildir.” (Sayfa: 13)

Yukarıda alıntıladığım söyleşisinde Kale “(…) betimlemeleri kaldıran ya da en aza indiren bir öykü anlayışını benimsediğini” de söylüyor. Muzaffer Kale yapamadığı betimlemeler için “yapmamayı benimsiyorum” diyor olabilir. “Kaynayan armuda benzer iri bir meyve” düşünüyorum. Henüz kaynamamış olacak ama… Ve kaynatıldıktan sonra da yenebilecek. Tadı biraz mısır darısına benzeyecek ama o da olmayacak. Kale kısaca “böyle bir meyve yok aslında” dese anlayış gösterebilirim. Aynı söyleşide Muzaffer Kale, “Öykülerimde kahramanların isimsiz olmaları, biraz önce de söylediğim gibi dert ettiğim ‘durum’u ön planda tuttuğum içindir. Dikkat ederseniz hepimizin başından geçebilecek durumlar bunlar. Yok, geçemeyecek kadar uzak olsa bile empati kurmakta zorlanmayacağımız durumlar.” diyor. Birçoğunu empati kurulamayacak kadar kısa ve anlamsız, her insanın başından geçemeyecek kadar zorlama ya da uydurma olarak görüyorum. Birçok öykü insanı felsefi derinlikli bir diyaloga sürükleyecekmiş gibi başlıyor ama yok; yazılanların ne okur ne de metindeki konuşanlar için herhangi bir derinliği ya da önemi var. Suçkov diyor ki: “Sanat, insan zihninin gelişmesi ve ilerlemesi doğrultusunda gelişerek, ilerleyerek insana tarih boyunca yoldaşlık etmiştir. Bunun içindir ki, sanat boş zamanları dolduracak bir oyalanma, başıboş bir haz kaynağı, ya da sırf estetik açlığın doyurulması aracı olamaz hiçbir zaman. Sanatın ikili işlevi, yani birbirine kenetlenmiş bir şekilde, sanatın bilici ve estetik işlevi, ta başından, sanatın doğduğu andan bu yana var olmuştur.”(7)

Öyküleriyle ilgili en önemli eleştiriyi –bilmeden- belki de kendisi yapıyor Muzaffer Kale başka bir söyleşide: “Bu kitaptaki öykülerin bazılarının çok kısa oluşu gözetilen bir tavrın sonucu. Eksiltildiler.”(8) Katılıyorum. Muzaffer Kale’nin yazdıklarının birçoğu öykü bile değil. Muzaffer Kale Oyun başlıklı öyküsündeki gibi anlamsız bir oyun oynuyor. Sayı Çiçekleri adlı öyküde “doktor aklına ne gelirse yaz” demiş. Bence doktor bunu Muzaffer Kale’ye söylüyor.

Günümüz modern insanının yaşam anlayışı daha hızlı olmaya zorluyor. Hızlı yaşamak hızlı düşünmeyi koşullamak şöyle dursun, düşünmeyi unutturuyor. Hızlı yaşamak gerçek yaşamı kaçırmayı, erken tükenişi görmeyi de engelliyor. Sosyal paylaşım ortamlarında belirli sayıda karakterle yazılanlar da genel geçer, üzerinde düşünülmeden, derinliği olmayan, hoşa gidilebileceği düşünülerek yazılmış olduklarından tümüyle insanı yansıtmıyor. Muzaffer Kale’nin kısa kısa öykülerinin de bu modaya uyduğunu düşünüyorum. Yalnızca öyküleri değil, kitabın kapağı bile modaya epey uymuş gözüküyor. Can Yayınları’nı kutlamak gerekir. 120 sayfalık kitabın 34 sayfası bomboş. Kalan 86 sayfa ise öykü diyemeyeceğimiz çoğu yarım sayfalık bölümcelerden oluşuyor. Güneş Sepeti modaya uyup okuru yormayanlardan…

Sanatsal yaratım süreci çok uzun ve yorucu olabilir. Her öyküde, her satırda, her tümcede titizlikle çalışılmış olabilir. Gogol, bir yazarın kendi el yazılarının üstünden belki sekiz kez geçmesi gerektiğini söyler: “Belki birinde daha az, öbüründe daha çok, ama, sekiz kez yapıyorum bunu. Ancak sekizinci kez, kendi elimle yazdıktan sonra, çalışma, sanatsal olarak bitmiş, yaratıcılık katına ulaşmış demektir.”(9) Yazarı ve yarattığı yapıtı anlamaya çalışmaktan söz edeceksek, Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü ve Güneş Sepeti adlı kitapların ikisinde de kendimi bu anlamda çokça zorladım. İki kitabı da kerelerce okuyup ayrı gözle bakarak çözümlemeye çalıştım. Ama elinizdeki kitap anlaşılmamak üzerine yazılmışsa (Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü), diğeri yalnızca yazarının can sıkkınlığı (Güneş Sepeti) sonucu ortaya çıkmışsa kendinizi ne denli zorlarsanız zorlayın bunu başaramıyorsunuz. Muzaffer Kale ya da Bora Abdo çıkıp yapıtının yepyeni bir sanat anlayışıyla yazıldığını söyleyebilir. Yani yapıtlarını yazma amaçlarını, okura vermek, göstermek istediklerini açıklarlarsa belki de yapıtlarına başka ve yeni bir gözle bakıp anlayamadığım, belki de ayırdına varamadığım şeyleri görebilir, anlayabilirim. Okuduğum ve kavramakta zorlandığım yapıtlarda kendimi yazarın yerine koyuyor ve yazarın ne yapmak istediğini anlamaya çalışıyorum. Yazarın yapmak istediğini gördükten sonra yazara başarılı diyebiliyorum ama bu başarı yalnızca amacına ulaşmış kişinin başarısı oluyor; sanat eserinin başarısı değil.

Kaynak:

B. Sadık Albayrak, Cinayet Olan Edebiyat, Doğu Kitabevi, Nisan 2015, İstanbul
Taylan Kara, Vasat Edebiyatı 101, Hayal Yayınları, Mayıs 2015, İstanbul
M. Parkhomenko-A. Myasnikov, Sanatta Sosyalist Gerçekçilik, Yeni Dünya Yayınları, 1976, İstanbul
A. Galip, Örnek ve Açıklamalarıyla Minimal Öykü Nedir?, Bence Kitap, Ekim 2011, Ankara
http://www.star.com.tr/kitap/gunes-sepetinin-icindekiler-haber-1082369/
Moiisej Kagan, Güzellik Bilimi Olarak Estetik ve Sanat, Altın Kitaplar, Mart 1982
Boris Suçkov, Gerçekçiliğin Tarihi, Doruk Yayınları, Ekim 2009, İstanbul
http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/sait-faikle-bir-an-goz-goze-gelmis-gibi-oldum-434172
Moiisej Kagan, Güzellik Bilimi Olarak Estetik ve Sanat, Altın Kitaplar, Mart 1982

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
  • Haftanın çok satan kitapları / 14 Mayıs 201814 Mayıs 2018 Pazartesi 15:40
  • Yeni çıkan kitaplar / 14 Mayıs 201814 Mayıs 2018 Pazartesi 15:21
  • Editörün seçtikleri / 14 Mayıs 201814 Mayıs 2018 Pazartesi 15:08
  • Haftanın çok satan kitapları / 7 Mayıs 201807 Mayıs 2018 Pazartesi 17:47
  • Editörün seçtikleri / 7 Mayıs 201807 Mayıs 2018 Pazartesi 15:36
  • Haftanın Kitabı: 'Gayrimilli Eğitim'07 Mayıs 2018 Pazartesi 14:43
  • Yeni çıkan kitaplar / 7 Mayıs 201807 Mayıs 2018 Pazartesi 14:20
  • Manevra yaparken sınırı geçti...Hapis cezası aldı03 Mayıs 2018 Perşembe 17:55
  • Yeni çıkan kitaplar / 30 Nisan 201830 Nisan 2018 Pazartesi 16:19
  • Editörün seçtikleri / 30 Nisan 201830 Nisan 2018 Pazartesi 15:45
  • 1234567
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)