• BIST 104.275
  • Altın 145,568
  • Dolar 3,4910
  • Euro 4,1864
  • İstanbul 17 °C
  • Ankara 19 °C
  • İzmir 20 °C
  • Adana 29 °C
  • Antalya 27 °C

Salazar da darbe ve yeni bir anayasa ile iktidara gelmişti

Salazar da darbe ve yeni bir anayasa ile iktidara gelmişti
Prof. Dr. Taner Timur, AKP'nin başkanlık dayatması nedeniyle dağılan Anayasa Uzlaşma Komisyonu'nu ve AKP'nin yeni anayasa ısrarının perde arkasını yazdı.

Dün Anayasa gelişmeleri konusunda aşağıda paylaştığım yorumu yaparken iğrenç terör haberi geldi. Son derece üzgünüm ve kaybettiklerimizin yakınlarına başsağlığı, yaralılara da acil şifalar dilerim. Ne yazık ki gelişmeler her yönüyle birbirine bağlı ve bundan böyle de tartışmalarımızı acılar içinde yürüteceğe benziyoruz..

Prof. Dr. Taner Timur

VE “ANAYASA MASASI DAĞILDI"..

ÇOK DA İYİ OLDU..

Aslında hiç toplanmamalıydı. Eğer bu ülkede gerçek bir demokrasi geleneği ve anayasa bilinci olsaydı, bugünkü koşullarda Başkan ve adamları dışında kimse böyle bir girişime “evet!” diyemezdi. Oysa, dediler ve toplandılar. Çünkü “muhalefet” bile önerinin altında yatan yalanları göremiyordu. Ve “demokrat.. mış gibi görünme” özentisi içinde “olamaz!”, dediler; “bu çağda Türkiye hala bir darbe anayasası ile yönetilemez!”.

Cümle güzeldi; ne var ki gerçeklere aykırı iki olguya dayanıyordu: Birincisi, 1982 Anayasası aslında acımasız bir darbenin ürünü olsa bile, bu darbe bugün Türkiye’yi yöneten sınıf ve siyasetçilere karşı yapılmamıştı. Tam tersine bu darbenin iktidar yaptığı ANAP, bugünkü AKP iktidarının fidanlığı olmuştu. İlk kurulan AKP hükümetine bakınız; neredeyse bütün kilit bakanlıkların (Adalet, Milli Eğitim, Milli Savunma, İçişleri, Çalışma ve Sosyal Güvenlik vb) eski ANAP’lılar tarafından işgal edildiğini göreceksiniz. AKP’nin “altın yılları”na bu ANAP’lı kadrolar damgalarını vurdular ve liberal desteği de bu vitrin sağladı. İşte bugün AKP’nin “darbe anayasasına hayır!” demagojisinin altında yatan gerçek budur. 

İkinci gerçek de şudur. 1982 Anayasası son otuz yıl içinde 10’dan fazla değişikliğe uğradı ve 80 küsur maddesi yeniden yazıldı. Ve en önemli değişiklik de 12 Eylül 2010’da, AKP iktidarı tarafından yapıldı. Peki, Türkiye daha demokratik bir ülke haline mi geldi? Buna yanıt arayanlar o tarihte “yetmez, ama evet!” çığlıkları atan “ileri demokrat”ların büyük çoğunluğunun bugün yazdıkları yazıları okuyabilirler.

***

Amacım elbette 1982’i anayasasını savunmak değil; elbette bu ülkede yeni ve gerçekten demokratik bir anayasa hazırlanabilir; fakat bunun dayanacağı toplumsal güçlerin ve dünya görüşünün mevcut girişimden tamamen farklı olması gerektiğine işaret etmek istiyorum. Ayrıca bugünkü “öneri” ile ilgili bir de şu var. AB’ye aday bir ülkenin bir “darbe anayasası” ile yönetilemeyeceği kampanyası da gerçeklere uymuyor. Günümüzde iki AB üyesi, Fransa ve Portekiz, darbe anayasası ile yönetilmektedir. Nasıl oluyormuş bu iş, kısaca anlatalım.

Bugün Fransa, 1958 yılında ordunun ayaklanması ve darbe girişimi ile iktidara getirdiği De Gaulle’ün kendi vizyonuna göre biçtiği anayasa ile yönetiliyor. Ne var ki Fransa, bu konuda bizdekinin tam aksi yönde bir gelişme yaşadı. Milliyetçi generaller “muhtıra” ile De Gaulle’ü “Cezayir elden gidiyor!” diye iktidara taşımışlar; O ise Cezayir’e giderek meydanlara sığmayan kitlelere “Sizi anladım!” demişti. Sonra da adım adım bir Müslüman halk üzerinde Fransız kolonyalizmine son veren süreç başladı. Elbette bu anayasa da çeşitli tadillere uğradı; fakat kurduğu sistem değişmedi. Ve varılan noktada, modern anayasacılığın beşiğinde, artık kimse de çıkıp “biz bir darbe anayasası ile yönetilemeyiz!” diye çığlıklar atmıyor.

Portekiz’e gelince, bu ülke de bir darbeyle Salazar diktasına son vermişti. Yapıldığı tarihte (25 Nisan 1974) “karanfil devrimi” adı verilen darbe ülkeye demokrasi getirmiş ve Portekiz’in Afrika’daki sömürgelerine de bağımsızlık tanımıştı. Portekiz AB’ye bu koşullarda girdi. Görüldüğü gibi burada da çok farklı bir darbe tablosuyla karşı karşıyayız ve bugün Portekiz’de de “darbe anayasası” tartışmaları yapılmıyor.

***

Salazar dedik; Antonio de Oliveira Salazar; Portekiz’i 36 yıl demir pençe ile yöneten faşist diktatör.. Aslında o da bir darbe ve yeni bir anayasa ile iktidara gelmişti. Kendisi koyu bir Katolik aileden geliyordu, orta eğitimini dini bir okulda tamamlamıştı ve ilk arzusu da din adamı olmaktı. Oysa daha sonra yükselme hırsı galebe çaldı; iktisat lisansı aldı ve bunu bir de iktisat doktorası ile taçlandırdı. 1926 askeri darbesinden sonra da yükselerek bakan oldu ve ülkede iktisadi istikrarın mimarı haline geldi. Kişisel diktasına temel teşkil eden 1933 anayasası bu şekilde kazandığı “karizma” sayesinde kabul edildi. İşte Portekiz’de Salazar yönetiminde “Yeni Devlet” (“Estado Novo”) devri de böyle başladı. Katolik sosyal (korporatist) doktrine dayanan “Yeni Devlet” anlayışı o tarihlerde Avusturya’da da E. Dolfuss tarafından uygulamaya konulmuştu.

***

Sanırım yukarıdaki satırlar son otuz yılda bizde de yaşanan bazı gelişmelerle ilgili bazı çağrışımlar yapmıştır? Dönem ve kültür farklarını gözden uzak tutmadan, bizdeki 1982 tecrübesini ve son “başkanlık sistemi” girişimini göz önünde bulundurarak, “yoksa Salazar bizde Özal ile Erdoğan karışımı bir “başarı”nın öyküsü mü?" diye soramaz mıyız? Bunun için Erdoğan yönetiminde bugünkü “başkanlık sistemi” girişimine biraz daha yakından bakmamız gerekiyor.

Aslına bakılırsa bugün Türkiye’de sahnelenen senaryo hiç de bir “sistem tartışması”na benzemiyor. Bu “tartışma” bugüne kadar –muhafazakar ekol de dahil- hiçbir anayasacının sesini duyamadığımız, sadece Erdoğan’nın birkaç cümlesi etrafında cereyan eden bir monolog şeklini aldı. Bu durumda, Erdoğan da bir hukukçu olmadığına göre, yaşanan kakafoniyi nasıl adlandıracağız? Sanıyorum ki durumu kabaca şöyle özetleyebiliriz: Erdoğan, kısaca,“ben seçimle geldim; diyor; iki başlı yürütme organı olamaz; ey halkım, gelin icraatı frenleyici şu başbakanlığı kaldırın ve onun yetkilerini de benimkilere ekleyin!”. Oysa halkın bu koşullarda sandığa çağrılmasına referandum bile denemez; olsa olsa bir plebisit söz konusudur.

***

Plebisit eski Roma’da kitle hatiplerinin “pleb” meclislerinin (concilia plebis) oyuna sundukları sorunlarla ilgili bir oylama şekli idi. Jules César’ın adıyla anılan “sezarizm” kavramı da bu bağlamda ortaya çıktı. Fransa’da 1789’dan sonra yaşanan karşı-devrimler yer yer “sezarizm” örnekleri olarak çağdaş literatüre girdiler. 19 yüzyılda da I. Napolyon’un yeğeni, Louis Bonaparte, cumhuriyet ve iki hanedan kolu üzerinde anlaşamayan burjuvazinin iç kavgalarından yararlanarak ve ayak takımına (“pleb”lere) dayanarak örgütlediği “10 Aralık Derneği”ni vurucu kuvvet olarak kullanarak cumhuriyeti yıktı ve felaketle biten “2. İmparatorluk” rejimini kurdu. O da “bonapartizm” sözcüğünü literatüre kazandırdı.

***

Bütün bu resimlerde bugün bizde yaşananları andıran bazı karelerin olmadığı söylenebilir mi? 

Söylenemez; kuşkusuz benzerlikler bulunuyor; daha önce de bu sayfada III. Napolyon’un bahtsız macerasını anlatmış, bazı benzerliklerin altını çizmiştim. Yine de kanım o ki, “başkanlık” senaryosu, bizde, son sahnesi oynanmadan bitecek bir temsile benziyor. “Dünya beşten büyüktür” diyerek bütün dünyayı karşısına almış bir politikanın, sonunda, “başkanlık sistemi” adı altında alaturka bir “istibdat” devrine yol vermesine artık bu ülkenin tahammülü kalmadı. Ve buna en büyük direnç de, paradoksal olarak, partinin içinden gelebilir. Yine de yıllardır sahte gündemlerle yaşadığımız ve sürprizlere doyamadığımız bu ülkede daha bir süre “başkanlık sistemi”ni tartışabilir, hatta oylayabiliriz. Belki de sonunda reel politika “çözüm”lerinin bambaşka kadroların elinde “acı reçete”ler haline dönüşmesine kadar.. Yüz yıl önceki gibi. Oysa en doğrusu, en hakçası ve en demokratiği, iktidar partisinin yıllardır “mağduriyet” edebiyatıyla oyaladığı ve oylarını aldığı kitlelerin aslında nasıl ve hangi mekanizmalar içinde mağdur olduklarını anlamaları değil mi? Gerçek demokrasi kavgası tam da bu çabada yer alanların kavgasıdır.

Not: Yazı Taner Timur'un facebook sayfasından alınmıştır.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    İlgili Haberler
    Diğer Haberler
  • Kızılırmak - Karakoyun / Lütfi Akad, Yılmaz Güney'i ve Sinemasını anlatıyor-211 Eylül 2017 Pazartesi 12:36
  • Lütfi Akad, Yılmaz Güney'i ve Sinemasını anlatıyor-110 Eylül 2017 Pazar 19:15
  • Kütüphane sorunu08 Eylül 2017 Cuma 17:38
  • Batmayan güneşe yazılan tarih: Suriye08 Eylül 2017 Cuma 15:13
  • Sinema tek ses, tek yürek direniyor!07 Eylül 2017 Perşembe 17:50
  • Deyrezzor: Direniş05 Eylül 2017 Salı 15:03
  • Hama gerçeği ve General Velid Abaza03 Eylül 2017 Pazar 19:36
  • Zennupya: Direnişin kadını31 Ağustos 2017 Perşembe 22:23
  • Artvin'e sadakat25 Ağustos 2017 Cuma 11:30
  • Helâlci sendika Konfederasyonu...24 Ağustos 2017 Perşembe 19:22
  • Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)