• BIST 108.527
  • Altın 144,734
  • Dolar 3,5025
  • Euro 4,1220
  • İstanbul 22 °C
  • Ankara 22 °C
  • İzmir 27 °C
  • Adana 30 °C
  • Antalya 30 °C

Salih Bolat ile 'İlk Kar' üzerine

Salih Bolat ile 'İlk Kar' üzerine
Metin Boran, toplu şiirleri 'İlk Kar' adıyla yayınlanan Salih Bolat'la ABC Kitap için bir söyleşi gerçekleştirdi.

Metin Boran

-Yakın zamanda toplu şiirleriniz “İlk Kar” adıyla yayınlandı. İlk şiir kitabınızdan bu yana kaç kitap yayınladınız şimdiye kadar, bu kitapların sizdeki poetik karşılığı nedir?

-İlk kitabım “Yaşanan”, 1983 yılında yayımlandığında, 1980 faşist askeri darbesinin etkisi tüm yakıcılığıyla üzerimdeydi. O yıllarda bir genç şair olarak, duyarlılığımın bu yönde gelişmesi doğal karşılanmalı. Ne var ki bu denli ağır bir yaşantıyı şiire taşıyacak yeterli poetik bilinç düzeyimden söz edemem. Bu nedenle, o dönemin toplumcu şairlerinden, özellikle 1940 kuşağı şairlerinden etkilenmelerle bir şiirsel üslup geliştirmeye çalıştığım doğrudur. Zaten modern Türk şiirinin oluşum sürecinde bile kendi iç dinamizminden kaynaklanan yeterli bir birikimin olmaması ve İkinci Yeni olsun, daha önceki şiir deneyimleri olsun Batı şiirinden, özellikle Fransız şiirinden etkilenilmesi karşısında, benimki çok masum kalır. İkinci kitabım “Bir Afişin Önünde”, duyarlılık kaynakları açısından ilk kitabın devamı sayılabilir. Üçüncü şiir kitabım “Sınır ve Sonsuz”, soyut ve genel bir şiir dilinden, daha bireysel ve somut bir dil arayışına girdiğim bir kitaptır. Bu şiirsel tavrım, bazı toplumcu şiir çevrelerinde olumsuz eleştiriye hedef oldu.

-Bu olumsuz eleştiriler nasıldı?

-Bireyci ve bunalımcı bir burjuva diline yöneldiğimi öne sürdüler. Oysa ideolojik duruşumda bir değişiklik yoktu ve yalnızca poetik bir arayış içindeydim. “Karşılaşma”, “Uzak ve Eski”, “Gece Tanıklığı” adlı kitaplarım, tiyatro, mitoloji, tarih gibi söylem biçimlerinden şiirsel bir dil oluşturabilmem için olanak arayışları olarak yorumlanabilir. “Açılmış Kanat” adlı sekizinci kitabım, daha sonraki “Kanıt” ve “Atların Uykusu”nun habercisi bir kitaptır, bana göre. Demek dokuz şiir kitabım yayımlanmış.

-Şiire harcadığınız dokuz kitaplık bir emekten ve bunca zamandan sonra, şimdi, şu anda şiir konusunda ne düşünüyorsunuz?

-Nazım Hikmet’in Kemal Tahir’e yazdığı bir mektupta söyledikleri aklıma geliyor. Bir orta yaş şairi olan Nazım, henüz şiire ulaşamadığını, “şairanelik” belasından kurtulamadığını söylüyordu. Ben de şiirin bir “duygulanma işi” olmadığını, “az sözle çok şey anlatan” bir şey olmadığını, her şeyden önce bir anlamı iletmek amacıyla örgütlenmiş bir dil olmadığını, şiirde dilin amacının kendisi olduğunu anladığımda epey zaman geçmişti. Bu söylediklerim şiirin gerçeklikte karşılığı olmadığı, “kuş dili” olduğu anlamına gelmez. Evet, şiir hazır duyarlılıkları, duygu durumlarını güzel biçimde “anlatan” değil, duyarlılık ve duygu “yaratan” bir dildir. Şiir yapıtının içerdiği duyarlılık daha önce, o şiirden önce yoktur. Bu yüzden şiir bir bakıma “olmayan”ı biçimlendiren bir dildir, diyebiliriz.

-Yani “olmayanı biçimlendirmek” derken, bir tür “varlığı sorgulama” yı mı kastediyorsunuz? Şiir bunu mu yapar?

-Elbette ama bunu felsefeyle karıştırmamak gerekir. Şiirsel anlamda, şairin varlığı sorgulama etkinliğini, yöntemli bir bilimsel etkinlik olarak anlamak yanlış olur. Bir tür “kapanma” anlamında diyebileceğim "varlığı sorgulama" etkinliğini, Jean Joubert, "gizil düşünme durumu" olarak açıklar. Bu durumu, şairin kendi bilincinin denetiminden geçici olarak vazgeçmesi olarak da açıklayabiliriz. T. S. Eliot, şairin bu özelliğine bakarak, "sanatçı, çağdaşlarından hem daha ilkel hem de daha uygar" diye yazacaktı . Eliot'a göre uygar insan mantık öncesi düşünme biçimini yitirmiştir; bu tür düşünce ancak şairin kendisine ya da şair aracılığıyla bize gelir. "Simgecilik" akımının da temelini oluşturan bu yaklaşım, benim “kapanma” olarak adlandırdığım etkinliğin yansımalarından biridir aslında. Çünkü insanlığın var olduğu zamandan buyana dile aktardığı ve böylece nesnelleştirdiği gerçekliği, şair yeniden “şiir” dediğimiz dile aktaracak, sözcükleri ilk kez görecek ve keşfedecektir. Gerçeklik şiirin dilinde tikel ve somut biçimiyle yer alırken, okur da her zaman yanından geçtiği fakat görmediği gerçekliğin ayrımına varacaktır.

-Bir yazınızda şiiri “hayat boyutu” ve “akademik boyutu” biçiminde ikiye ayırdığınızı okumuştum. Bu ayrımın dayanaklarını burada da açıklayabilir misiniz?

-Doğru, böyle bir ayrım yapmıştım. Şiirin hayat boyutu, şiirin akademik boyutundan daha önemli değildir. “Akademik boyut” derken, şiirin bilgisel boyutunu, öğrenilen boyutunu, estetik perspektif gerektiren, tarih ve  sosyoloji gibi diğer bilgi alanlarıyla ilişki kurabilme bilinci gerektiren boyutunu kastediyorum. Birçok insan, şiirin hayat boyutunu daha önemli görüyor. Oysa bu bir yanılsamadır. Turgut Uyar’ın bir sözünü hatırlıyorum. Büyük şair olabilmek için büyük yıkılmış olmak gerekmediğini, her gün evinden işine gidip gelen bir adamdan bir Mallarmée çıkabileceğini söylüyordu. Burada vurgulanan şey, şiirin hayat boyutunun reel, somut, gerçeklikte yaşanan bir hayat değil, iç dünya zenginliği olması gerektiğidir.

- Bu “iç dünya zenginliği” ni biraz daha açar mısınız?

-Melih Cevdet Anday sürrealist olan her şeyin, aynı zamanda şiirsel olduğunu söylüyordu.  Çünkü  sürrealist şairlerin, görünen gerçekten uzaklaşma isteği, bunun yerine düşü önermeleri, aslında bilinçdışı olanı önerme anlamına gelmektedir bir bakıma. Birey, kendine dış dinamikler tarafından dikte ettirilmiş değerlere başkaldırmaktadır. Gerçeğin ve aklın denetiminden, düşün ve bilinçdışının özgürlüğüne varmak istemektedir. Eluard ve R.Vitrac’ın, Sürrealist Devrim dergisinin  ilk  sayısına  yazdıkları  önsözde  şu tümcelere yer vermelerinin nedenini şimdi daha iyi anlıyorum: “ Düş gören insanın düşüncesi olup bitenden alabildiğine hoşnuttur. Olasılığın boğuntu veren sorusu sorulmamıştır daha. (…) Bırakıver kendini gitsin, olayları da. Adın yok. Öylesine kolay ki her şey, buna değer biçmek olanaksız.” Bu sürrealist başkaldırı, aslında günümüzdeki sınıfsal başkaldırının duygusal ve romantik arka planını oluşturur.

Zaten sürrealist şiirsel teorinin babalarından Eluard’ın, daha sonra Hitler faşizminin Paris’e girmesiyle, bırakın sürrealizmi, saf şiiri bile reddettiği, şiire görevci bir kimlik yüklediği görülecektir.

- Edebiyatın ve de şiirin toplumsal hayatta etkisi azalıyor mu sizce?

-Ben tam tersini düşünüyorum. Eliot, uygar insanın mantık öncesi düşünme biçimini yitirdiğini, bu tür düşüncenin ancak şairin kendisine ya da şair aracılığıyla bütün insanlara geldiğini boşuna söylemiyordu. İçinde yaşadığımız dünyaya ve ülkemize baktığımızda ne görüyoruz: Mantıklı biçimde yapılan planlarla öldürülen, vatanlarından sürülen, denizlerde boğdurulan insan manzaraları. Kendi ülkemizde, kendi meşru silahlı güçlerimizin, hukuk dışına çıkarak kendi halklarımızı, çocukları, kadınları, sivil insanları katlettiğini görüyoruz. Bütün bunlar, duyarlılıktan soyutlanmış bir mantığın sonucudur. Şiirin egemen kılacağı duyarlılık, insanlığı barbarlıktan uzaklaştıracaktır. Gorki ne diyordu; “bilim aklın şiiridir, şiir yüreğin bilimidir.”

ilk_kar.jpg

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)