• BIST 109.068
  • Altın 144,631
  • Dolar 3,4965
  • Euro 4,1104
  • İstanbul 20 °C
  • Ankara 27 °C
  • İzmir 31 °C
  • Adana 33 °C
  • Antalya 31 °C

'Saray merkezli başkanlık sistemi, cumhuriyetsiz bir rejim projesidir'

'Saray merkezli başkanlık sistemi, cumhuriyetsiz bir rejim projesidir'
ABC yazarı Deniz Yıldırım, AKP'nin laiklik tartışması ile başlattığı Siyasla İslam'ın projesini anlattı.

Yazarımız Siyaset Bilimci Yrd. Doç. Dr. Deniz Yıldırım, politikyol.com sitesi ile AKP'de yaşanan kriz ve Türkiye'de Siyasal İslam üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi.

O röportajın tamamını okuyucularımıza sunuyoruz.

Uzun bir süredir Büyük Orta Doğu Projesi, Yeşil Kuşak, Renkli Devrimler ve Türkiye'de de Türk İslam Sentezinin bittiği bu anlamda Siyasal İslamın artık sahneden çekildiği tartışılıyor. Bu tartışmalara nasıl bakıyorsunuz? 

Öncelikle şunu saptamak gerek: Sözünü ettiğiniz projelerin hepsi dışarıda emperyalizm, içeride ise halkı rasyonel olarak yönetme seçeneği kalmamış, özgüvensiz, kendi devrimlerine ihanet eden bir hakim sınıfın uzlaşmasının ürünüdür. Bu anlamda bu projelere yüklenen anlamlar, işlevler bu kesimlerin beklentileriyle uyumlu olarak ilerledi. 

Özellikle AKP ile birlikte yeni bir eşiğe gelinmişti. Buna göre Siyasal İslamcılık emperyalizm ve hakim sınıfların beklentilerini daha da karşılayan bir iktidar projesine dönüşecek; bunun karşılığında da “ılımlı” İslamlaşma’ya izin verilecekti. Verildi de. Bu model tutarsa da model bütün Ortadoğu ve genel olarak İslam coğrafyasının buna benzer iktidar tasarımlarıyla denetlenmesi şeklinde ilerleyecekti. Nitekim denendi de. Tunus’ta, Mısır’da, Libya’da ve en son Suriye’de. Sonuç ortada. Türkiye’ye, Suriye’ye, Genişletilmiş Kuzey Afrika ve Ortadoğu bölgesine ılımlı İslam modeli ektiler, şimdi radikal İslam cirit atıyor, IŞİD ve benzeri yapılar şehirlerin ortalarında bombalar patlatıyor. Siyasal İslam’ın alanı daralıyor; bir iktidar projesi olarak Siyasal İslam en sıkışık zamanını yaşıyor bu doğru; ancak iktidar projesi olarak Siyasal İslamcılık’la bir muhalefet stratejisi olarak İslamcılık’ı ayırmak gerek. Bir iktidar tasarımı olarak Siyasal İslam özel bir konjonktürün ürünüydü ve er geç ömrünü tamamlayacak. Buna karşın bir muhalefet stratejisi olarak dini siyasallaştırma, bunu üreten koşullar ortadan kaldırılmadığı sürece devam edecektir. 

Orta Doğu toplumlarının siyasal anlamda geleceğini nasıl öngörüyorsunuz? 

Topyekün bir coğrafya ve o coğrafyada yaşayan halkların geleceği hakkında genelleyici yorumlarda bulunmaktan kaçınmak gerekiyor. Yine de birkaç noktaya değinebiliriz. Birincisi, Ortadoğu’da bugün laik ve demokratik bir mutabakat zorunlu. Barış diyen için de, demokrasi, özgürlük diyen için de geride kalan sürecin gösterdiği en önemli şey laik ve demokratik bir cumhuriyet modeline geçişin zorunluluğu. Tek başına laikliğin demokratik bir cumhuriyeti garanti etmediği ortada. Buna karşın laikliğin olmadığı bir demokratik cumhuriyetin imkansızlığı daha da büyük bir gerçeklik. Bu anlamda Ortadoğu’ya laiklik, inançlar ve kimlikler sorunlarını aşan bir yeni toplumsal mutabakat modelini, laik ve demokratik bir cumhuriyet modelini Türk’ü ve Kürdü, Alevisi ve Sünnisiyle Türkiye olarak bizim vereceğimizi düşünüyorum. Ilımlı İslamcılık modeli değil; halkın söz, yetki ve karar süreçlerine daha etkin katıldığı, inançların siyasal bir sömürü, dışlama ya da ayrıcalık vesilesi yapılmadığı gerçek anlamda bir laik, demokratik cumhuriyeti modeli. Biz Ortadoğu toplumlarının mücadelesinden öğreneceğiz, Ortadoğu toplumları da bizden. 

Bu anlamda “Ortadoğu bataklığı” gibi oryantalist yorumları sorunlu bulduğumu belirtmeliyim. Bugün Ortadoğu’da yaşayan hangi halk ya da inanç grubu varsa, bu halk ya da inanç grubu Türkiye’de de yaşıyor. İkincisi, Ortadoğu halklarının yaşadığı ezilmişlik, sömürü koşulları Türkiye’de de yaşanıyor. Üçüncüsü Körfez sermayesiyle yoğun bir içiçelik sözkonusu AKP iktidarında. Sermayenin uluslararasılaşması karşısında uluslararasılaşmış bir mücadelede bu boyutun Ortadoğu halklarını yok sayma lüksü yok artık. Son olarak bugün Türkiye’de 3 milyon Suriyeli yaşıyor ve Suriye savaşının sonuçları ülkemizi vuruyor. Suriye’nin barışı, demokrasisi Türkiye’den; Türkiye’nin barışı, demokratik ve laik çıkışı Suriye’den geçiyor. Bunu görmek gerekiyor. 

Türkiye'deki İslamcılığın yükselişinin arkasındaki güç ve dinamikleri nasıl okumamız gerekir? 

Başta da belirttiğim üzere, Siyasal İslamcı akımın toplumda genişlemesi, birçok faktörün ürünüdür. Yine şunu ayıralım. Bu hareketin desteklenmesi, büyütülmesi, iktidar projesi haline getirilmesinde emperyalist sistemin rolü vardır. Ancak asıl olarak, Siyasal İslam toplumsallaşmasını, özellikle neoliberal dönemde hızlanan kente göç, dayanışma ağlarının yok olması, sosyal devletin geri çekilmesi ve her şeyden önemlisi sosyalist solun çözülmesi ve sosyal demokrat-merkez sol siyasetin özellikle 90’ların başından itibaren sağ siyasetlerle arasındaki farkın silikleşmesi ile açıklayabiliriz. Unutulmasın, 94’te Refah Partisi İstanbul ve Ankara’da büyükşehir belediye başkanlıklarını sosyal demokratların elinden aldı. Bunda hem yapılan siyasal-yönetsel hataların hem de soldaki bölünmüşlüğün payı var. İslamcı siyaset kendisini önce belediyelerle var etti, modelleştirdi. Topluma İslamcılar’ın ülkeyi de yönetebileceğine dair bir mesaj verdi ve 2002’de merkez sağ ve solun çöktüğü, sol bir alternatifin olmadığı koşullarda oluşan büyük boşluğu fırsata çevirdi AKP. Halkçı bir siyaset zemini geliştirilmediği sürece, halkın AKP’ye yönelmesine yol açan koşullar ve siyasal çaresizlik, muhalefetsizlik, seçeneksizlik tersine çevrilmediği sürece AKP güç; karşısında gerçek bir halk iktidarı seçeneği oluştuğu anda iktidar projesi olarak AKP biter. Bütün bunlar olmadan yaşadıkları iç çatlaklara bakın ve bunlar olursa dağılmanın şiddetini hesaplayın. 

AKP'nin rıza üretimini İslami ideoloji ile sağladığı söyleyebilir miyiz? 

Ben rıza üretimini iki düzeyde ele almayı öneriyorum. Rıza üretiminin birincisi maddi boyutu, ikincisi ise manevi boyutu sözkonusu. İslamcılık ya da dinle meşrulaştırma AKP’nin en önemli manevi rıza aracıdır. Diğer taraftan maddi rıza ise farklı sınıflar için farklı düzeylerde işliyor. Örneğin ihale peşinde koşan, büyümek-serpilmek isteyen bir kapitalist için AKP’nin sağladığı kamu kaynakları, tahsisleri, transferleri maddi rıza üretimi kapsamındadır. Aynı şekilde toplumun en alt gelir seviyesinde yer alan yüzbinlerce aileye dönük sosyal yardımlar da alt sınıflara dönük maddi rıza üretiminin parçasıdır. AKP’nin başarısı, pastanın asıl payını alanlarla pastanın sadece kokusunu alabilenler arasında İslamcı ideoloji çerçevesinde bir organik toplum görüntüsü yaratabilmesi, bu farklı kesimleri İslamcı ideoloji vesilesiyle birbirine eklemlemesi, alt sınıfları iktidar bloğunu oluşturan laik-dinci tüm sermaye kesimleri lehine denetlemesidir. Bu açıdan hem toplumun İslamcılaştırılması hem de artan gelir eşitsizliğinin, iş cinayetlerinin dinle görünmezleştirilmesi projesidir sınıfsal düzlemde AKP. 

AKP’nin 14 yıllık iktidarını İslami ideolojinin hegemonya kurma ve diğer ideolojileri kendine eklemleme başarısına bağlayabilir miyiz? 

AKP bir dava hareketi. Dava belli. Düşmanı olduğu Cumhuriyet devriminin kalan kazanımlarını da tasfiye edip yerine yozlaşmış bir yeni rejim kurmak. Bu dava için yapmayacakları iş, kurmayacakları ittifak yok. Gördüğümüz en pragmatik ve esnek hareketlerden biri bu. Bu nedenle eski rejimi tasfiye döneminde liberalleri kendi projesine ekledi; şimdi yeni dinci rejimi inşa döneminde milliyetçi cephe siyasetiyle bu kesimi, milliyetçileri kendisine ekliyor. Bu açıdan sorudaki saptamanız doğrudur. AKP’nin asıl başarısı, dönemsel ihtiyaçlar doğrultusunda kendi önünü açtığı oranda eski ittifaklarını yok sayıp yeni ittifaklar kurabilmesi. Ama sadece bu değil. Bir diğer taktiği var ki en az bunun kadar önemli. O da kendisi ittifaklar kurup hegemonyasını sağlamlaştırırken, karşısındaki cephenin iç çelişkilerini sürekli kaşıyor ve karşısında blok bir cephenin kurulmasını, birleşik bir seçenek gelişmesini önlüyor. Kendi ittifaklarını sıkılaştırırken, karşı cephedeki ittifakları bölecek bir siyaset zemini, zıtlığı oluşturuyor. Bu ikisinin birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. 

Türkiye'de solun siyasal İslam’a bakışı ve mücadele perspektifinin nasıl değerlendiriyorsunuz?

Solun zaman zaman yaptığı bir hata var. Netleşmek için altını çiziyorum. İnsanlar inançlı olabilir, inançlarının gereğini yerine getirmek isteyebilir. Solun laiklik mücadelesinden taviz vermemesi gerekiyor, bu net. Fakat bunu yaparken laiklik mücadelesinin İslam’a, inançlara değil; Siyasal İslam’a karşı olduğunun da belirginleştirilmesi gerekiyor. Herkesin ateist olduğu bir toplumda laikliğe zaten gerek yok; laiklik inançlar sürdürülürken devlet-din ilişkilerinin sınırlarını belirginleştirmek için ortaya çıktı. Bu açıdan inançlara değil, Siyasal İslam’a karşı laiklik mücadelesi stratejisinin daha genişletici olacağını düşünüyorum. 

Bakın bugün Avrupa’da aşırı sağ doğrudan İslam karşıtlığı üzerinden, inanca karşıtlık üzerinden kendisini tanımlıyor. Hatta 2 gün önce Almanya’da aşırı sağ parti programına İslam karşıtlığı maddesi ekledi. Bu anlamda solun, emek, demokrasi ve özgürlük mücadelesini laiklik mücadelesiyle harmanlamak isteyen kesimlerin aşırı sağın İslam’a yaklaşımından farklı bir hat tutturmasının da zorunlu olduğuna inanıyorum. Aksi halde toplumun genelini kuşatan bir laiklik siyaseti inşa etmemiz mümkün olmayacak. 

Bir diğer önemli mesele. Siyasal İslam’a yol açan koşulları doğru anlamak. Siyasal İslam iktidarda da, toplumda da yoksulluk zemininde yükseliyor. Eğitim, barınma, sağlık haklarından yoksun çocuklar bugün tarikat burjuvazisinin ağlarında. Bu anlamda hak temelli, emekçi, yoksul çocuklarını bu ağlara mahkum etmeyen, halkçı ve kamucu bir çıkış programına ihtiyaç var. Laiklik savunulacak değil, inşa edilecek bir zemin artık. Bu inşa ise ancak İslamcılığın toplumsal genişleme kanallarına doğru müdahale ile mümkün. Bu müdahalenin piyasacı, neoliberal siyasetlerle olması imkansız. Benim üçüncü halkçı-demokratik atılım  önerim de böyle bir çerçeve için birlik önerisidir özünde. Tartışılmasını, değerlendirilmesini umuyorum. 

Erdoğan’ın Davutoğlu’na görevden el çektirmesi hamlesini nasıl okumak gerekiyor? Özellikle AKP çevrelerinde yeni başbakanın daha ‘düşük profil’li olacağı söyleniyor, bu bağlamda AKP’nin kendi iç dinamiklerinde bir değişiklik olacağı söylenebilir mi? 

Önce şunu açıklığa kavuşturmakta yarar var. Ortada yeni bir durum yok; getiren götürdü. 7 Haziran’da seçim sonuçlarının tanınmaması, ardından anayasal olarak süre dolmamışken CHP’ye hükümet kurma görevi verilmeden ülkede kaotik bir ortam yaratılarak yeniden seçime gidilmesi, parlamentonun tamamen işlevsizleştirilmesi, Cumhuriyet rejiminin merkezi Çankaya’nın boşaltılarak rejimin Beştepe’de Saray etrafında yeniden örgütlenmesi gibi olaylar dizisinin tamamı bir yürütme darbesi sürecinin parçalarıdır. Ama dikkat: Rejim Saray etrafında parlamenter sisteme karşı başkanlık sistemi zıtlığı üzerinden örgütlenmiyor, bu yanlışı düzeltelim. Erdoğan açıklıyor; “başkanlık sistemi geleneğimizde var, ecdadımız uygulamış” sözleriyle. Dolayısıyla sistemler arası bir tartışma değil karşımızdaki; devletin şekli olarak cumhuriyete karşıtlık temelinde bir tarif var; bu yönetim biçimi tartışmasının ötesinde, geniş anlamda rejim zıtlığıdır. 

Yeni durum şu bu çerçevede: bir Saray rejimi kuruldu ve bu anayasal güvenceye kavuşturulmak isteniyor. Yani Saray şu anda anayasal değil, anayasadan almadığı yetkileri kullanıyor, görevleri yapıyor. Bütün bu sürecin toplamı bir “yürütme darbesi”dir özünde. Tüm bunları bütünlüklü görmeden, sadece Davutoğlu’nun görevden alınmasına bakarak bir “Saray darbesi” analizi yapılmasını ve buna göre bir siyasi tutum geliştirilmesini ise eksik ve hatalı buluyorum. Saray merkezli başkanlık sistemi, cumhuriyetsiz bir rejim projesidir. Buna karşı en geniş halkçı cumhuriyet seçeneğini örmek, birleşmek ve kurucu bir irade örgütlemek gerekir. CHP de tarihsel olarak bu görevlerden, böyle bir seçeneğin içinde yer almak, öncülüğünü yapmak zeminlerinden daha fazla uzak duramaz. 

“Düşük profilli başbakan” meselesine gelince. Burada arzu edilen, başkanlık sistemine geçene kadar bir tür koordinatör gibi çalışacak, AKP’nin “yol, köprü, havaalanı” icraatları üzerinden başkanlık kampanyasına önderlik edecek, yani halkın doğrudan başkanlığı değil de, AKP ve “hizmetler”ini oylamasının önünü açacak ve ardından da Saray’ın yardımcısı olarak, başkan yardımcısı olarak konumlanacak bir isim arayışı. Davutoğlu’nun veda konuşmasında sözünü ettiği “güçlü cumhurbaşkanı, güçlü başbakan” denkleminin yerine “güçlü cumhurbaşkanı, yetkisiz başbakan” denklemi. Ve Saray bir yandan da sıkışmış halde, iç ve dış siyaset alanında daralan zemini acilen başkanlık anayasasına geçiş ve daha da diktatoryal bir rejimle kendisi lehine genişletmek arzusunda. Bu nedenle sözünü ettiğim kampanya eşliğinde Ağustos sonu, Eylül başı gibi referandum ya da erken seçim seçeneklerinin, yani sandık seçeneğinin dayatılacağını öngörebiliriz. Muhalefet güçlerinin buna hazırlıklı olması, ülkeyi bu bataktan kurtarması için kritik bir eşik, zor zamanlarda zor ama büyük çıkışlar, önemli hamleler gerekir. Öyle bir dönemdeyiz. 

Davutoğlu – Erdoğan geriliminin ardından parti içi yarılmalardan sıklıkla söz edilir oldu. Bu olası yarılma gerçekleşirse AKP geleneği içinden yeni bir siyasi parti doğabilir mi? 

Bunlar elbette anlamlı sorular. Yakın vadede sağ içinde siyasi bir hareketlilik olacağını öngörebiliriz. Bir yanda MHP’deki gelişmeler, diğer yanda AKP’den yönetsel olarak tasfiye edilen “Saray’ın aşırılıklarını AKP içinden, AKP içinde kalarak dengeleme” siyasetçilerinin alacağı kararlar belirleyici elbette. Sağ içinde her koşulda bir yeni siyasi seçeneğin gelişmesi elbette olası. Bu anlamda bu yaz sıcak geçecek diyebiliriz.  

Ama tekrar edeyim. Bizim için AKP içinden ya da sağdan bir başka partinin doğup doğmamasının ötesinde bir durum var. Türkiye’yi tek adamlıkla, hak ve özgürlüklerin askıya alındığı, dinselleşmiş, laikliği hedefe koyan, emekçinin hakkını kölelik yasalarıyla bastıran bir Saray Rejimi’nden kurtarıp demokratik, halkçı, laik ve başıdik bir Cumhuriyet’e kavuşturmak; sokağa çıkılamaz hale gelen ülkeyi rahatlatmak, iç ve dış barışı sağlayacak bir atılım yapmak. Bunlar olmadan çıkış yok ve bunları ne AKP içinden çıkacak bir parti ne de yenilenmiş bir MHP yapabilir. Bu görev, halkçı, cumhuriyetçi, özgürlükçü güçlere düşüyor. Doğru saptama doğru görevlere göre siyaset getirir. Bunun artık görülmesi ve buna göre tutumlar alınması zamanı.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    İlgili Haberler
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)