• BIST 105.381
  • Altın 147,241
  • Dolar 3,4893
  • Euro 4,1870
  • İstanbul 26 °C
  • Ankara 17 °C
  • İzmir 21 °C
  • Adana 27 °C
  • Antalya 25 °C

Sefer Selvi’nin karikatürü ve “sol” basının dili

Gaffar Yakınca

Sefer Selvi’nin kadınlardan özür dileyerek yayından kaldırdığı karikatür, Türkiye’de muhalif basının dili konusunda düşünmemiz için bir fırsat oldu.

Kimi ultra feminist çevrelerin Selvi’ye çok sert (hatta belki orantısız) tepki göstermeleri, bizim gibi Avrupa tipi solculuğa ve kimlikçi politikalara mesafeli yaklaşan insanlarda tersi yönde kaygılar oluşturdu. Yıllardır öylesine tuhaf “duyarlara” şahit olduk ki hak merkezli siyaset yapanlara karşı -maalesef- alerjilerimiz, ön yargılarımız gelişti. Oysa siyaseten doğru tavır başkalarının ne yaptığına göre değil ilkelere göre belirlenir. Bizim de bu gibi konulara, özellikle de muhalif medyanın/mizahın dili konusuna olabildiğince nesnel kriterler ışında bakmamız gerekir.

Kırılgan siyasi/toplumsal başlıklar ve mizah

Türkiye kadına yönelik suçlar konusunda hala yasal çerçevesi yetersiz, toplumsal bilinci düşük bir ülkedir. Yakıcı önemdeki bu konu ile ilgili çok ciddi ve yoğun bir hak mücadelesi yürümektedir. Bu sebeple, bu konuda yapılacak mizah bir anda hak mücadelesini baltalar hale gelebilir.

Dolayısı ile, ilkin, sorun mizahın ya da karikatürün kendisinde değilde, içinde bulunduğumuz sosyal ortamda ve politik bağlamdadır. Mücadele eden öznelerin, devletin baskısı ve toplumun vurdumduymazlığı karşısında iyice kırılganlaştığı bir ortamda mizah da çok yüksek riskler barındırır. Gündelik konuşma dilinden veya halk kültüründen alınan ve ilk bakışta hiç de sorunlu değilmiş görünen mesajlar,  bu bağlam içinde, sizi züccaciyeye girmiş fil konumuna düşürebilir.

Aynı durum, örneğin hayvan hakları için de geçerlidir. Bir yanda hayvanlar her tür tecavüz ve cinayete kurban giderken diğer yanda suçluları cezalandırmayan yetersiz bir yasal çerçeve ve duyarsız bir toplum vardır. Hayvanseverlerin mücadelesi çok zor koşullarda ve büyük bedeller ödenerek devam etmektedir. Bu, siyasal ortamın yüksek derece kırılgan olduğunu gösterir; yaptığınız iş ne olursa olsun özenle yaklaşmanız gerektiğine dair bir işaret verir.

Yine, çok canlı bir örnek olması hasebi ile açlık grevlerini örnek verebiliriz. Şu anda iki insan hak mücadelesi için ölümüne bir açlık grevi yapmaktadır. Bu eylem biçimini onaylayıp onaylamamanızdan bağımsız olarak, iki noktaya saygı duymamız gerekir: hak mücadelesinin kendisi ve kamoyunda bu insanların yaşamına dair oluşan kaygı. Özellikle bu ikincisi konuyu son derece kırılgan bir hale getirmektedir. İnsan yaşamının risk altında olduğu bir ortamda bu konunun kendisini bir gülmece öğesi haline getirmek pek çok insanı ve kamu vicdanını yaralar. Olumlu değil yıkıcı etkiler yaratır. Nitekim yine Selvi’nin bu konuda çizdiği (başbakanın vurdumduymazlığını anlatan) karikatür, şuurlu yaklaşımını göstermektedir.

Gelelim hamile kalmış adalet heykeli karikatürüne…

Ben karikatür eleştirmeni değilim, olayı sanatsal açıdan değerlendiremem. Ancak pratik etkileri üzerine konuşabilirim/konuşabiliriz. Şimdi önce bir durum tespiti yapalım:

Tecavüz, sadece erkekler tarafından, kadınlara, daha güçsüz erkeklere veya hayvanlara karşı işlenen bir cürümdür. Türkiye'de tecavüz vakalarının çoğu cezasız kalmakta, bazıları yargıya intikal bile etmemektedir. Tecavüze uğrayan kadınların bunu gizlemeye çalıştıkları ve tıpkı bu karikatürde olduğu gibi artık gizlenemez hale gelince intihar sürüklendikleri pek çok acı vaka vardır. Bazı tecavüz vakalarında mütecaviz, kurbanı öldürülmektedir de. Suçun psikolojisini bilemiyorum, bu ayrı bir konudur, ama "cezasızlık" Türkiye için kanayan bir yaradır. Suçlular ceza almadan kurtulmakta, mağdurların deyim yerinde ise hayatı kararmaktadır. Cezasızlığın en kötü sonucu ise orta ve uzun erimde suçu teşvik etmesidir.

İşte bu gerçekler ortadayken tecavüzün mizahı en önce adaletsizlik sebebi ile yaraları hala kanayan tecavüz kurbanlarına, daha sonra bu hak mücadelesini yürüten insanlara ve en sonra da potansiyel bir tecavüzün olası kurbanı olarak bu toplumda yaşamaya çalışan kadınlara saygısızlıktır.

Bu karikatürde, çizerin bizden gülmemizi istediği şey nedir? Hamileliği sebebi ile başına gelen fenalığı gizleyemeyen tecavüz mağdurunun durumu ile Türkiye siyaseti arasında benzetim kurmamız istenmektedir.

Evet, bu olayın “komiği” bir cürüm kurbanıdır ve daha acı olanı bu öğe gerçekten de bir kısım insan tarafından "komik" bulunmaktadır. İşte sorunun politik boyutlarından biri de budur. Ezilenler açısından trajedinin komikleştirilmesi bir mücadele adımıdır. İnsanın kendi trajedisini komik bulması onu güçlü kılar. Ancak, başkasının trajedisini komikleştirmeye kalkarsak bunun adı alay ve aşağılama olur. Çirkin bir davranışa tekabül eder. 

Mizahın özgürlüğü nereye kadar?

Teorik olarak mizahın ve anlatının her biçiminin sonuna kadar özgür olmasından yanayım. Ancak bu özgürlüğün sınırları bireyin özgürlüğü ile koşut gider. Bireyin özgür olmadığı, kendini sürekli tehdit altında hissettiği bir toplumda mizahın sınırsız özgürlüğü sadece bireyin özgürlük mücadelesine engel olur. Örneğin İsveç'te tecavüzle ilgili bir karikatür çizersiniz ve bu pek de o kadar incitici olmayabilir. Kadının, çocuğun ve hayvanın mütacavızlara karşı, tartışmaya yer bırakmayan yasalarla korunduğu bir toplumda yaptığınız gerçekten de “sadece" mizahtır.  Yasal çerçevenin ve toplumsal normun hala çok sorunlu olduğu ortadoğuda ise saygısızlığın ötesinde pornografik ve hatta teşvik edici bir malzeme haline bile dönüşebilir. Bu bakımdan sanatçının toplumsal sorumluluk bilinci ile hareket etmesi gerekir.

Bireyin özgürlüğü dediğimiz şey şüphesiz en önce toplumsal bir vurgu taşımaktadır. Bireylerin özgür olabilmesi için haklarının yasalarla ve toplusal düzenle korunuyor olması gerekir. Birey özgürleştikçe mizahın (ve tüm sanat dallarının) yolu açılır, özgürlük alanı genişler. İmalar, benzetimler, soyutlamalardaki aşağılama, küfür etme riski azalır, bu tip dolayımlar özgürlük için mücadele edenlere moral vererek, özgürlüğün kendisine hizmet etmeye başlar.

90’lı yıllarda Leman Dergisi’nde “overlokçu, son ütücü” gibi meslek isimleri bir gülmece unsuru olarak kullanılıyordu. Görece varlıklı orta sınıf ailelerin okumuş (daha doğrusu okuma şansı bulmuş) çocukları açısından komik ve popüler olan bu söylem günde on iki saat en ağır koşullarda çalışan tekstil işçileri ve onların hakları için mücadele edenler açısından aynı anlama gelmiyordu. Bu alaycı, küçümseyici tavırla yetişen neslimizin bütün siyasi marifeti ülkeyi AKP zihniyetine kaybetmiş olmasıdır. Bu bakımdan mizahın ve anlatının toplumsal sorumluluğunun, sonuçları yıllar içinde ortaya çıkan bir başka boyutu daha vardır. Sanat yapma gücünü elinde bulunduran yaratıcı ve aydın kimseler her üretimlerinde bu sorumluluğu da akıllarında tutmalıdır.

Hatalar karşısında solun tavrı

Geçtiğimiz Kasım ayında bir başka “solcu” yayın organı “Eşek düzüldüğü çayıra gider” başlığı ile bir yazı yayınladı. Bu yazıya hayvanseverler tepki gösterdiler ve özür dilenmesini istediler. Yayın organı kimsenin anlam veremediği bir açıklama yaparak haberi kaldırdı: iddialarına göre haber kendi bilgileri dışında “sosyal medya nöbetçisi” tarafından yayınlanmıştı!

Hayvanseverlerin özür ısrarı devam edince bu yayının yanıtı ne oldu biliyor musunuz: “biz diktatörlüğe karşı mücadele ediyoruz bu mücadelemizde önemli başarılar elde ettiğimiz bir sırada bize bu saldırıların yapılması maksatlıdır” Yani akıl almaz bir biçimde hayvan tecavüzü imasına karşı çıkan hayvanseverlere “Tayyip’in adamları” demeye getiriyorlardı.

Yukarıda izah etmeye çalıştığım çerçeveden bakarsak bu, en önce sorumsuz bir davranıştır. Toplumda hayvan hakları için mücadele eden insanları inciten, onların mücadelesine zarar veren bir tutumdur. Her yıl tecavüze uğrayan ve bu zulümle mücadele edebilecek hiç bir gücü olmayan hayvanlara karşı duyarsızlığı ise hiç söylemiyorum bile. Ancak bundan daha önemlisi, hata yaptıktan sonra eleştiri karşısında gösterilen tavırdır. Özeleştiri kurumundan çok fazla uzaklaşırsanız bu sizi  paranoyakça bir bataklığa sürükler, daha çok kaybedersiniz.

İşte Sefer Selvi, bir hata yapmış olsa da bu noktada gayet başarılı bir sınav vermiş, dürüstçe özür dileyip eserini geri çekerek samimiyetini göstermiştir. Bu özür Sefer Selvi’yi küçültmez, aksine daha da itibarlı bir hale getirir.

Bu karikatür ve buna benzer dil/üslup sorunları belki çok büyük belalar değillerdir ama düşünce biçimimize dair çok ciddi bir sorunu, bir çarpıklığı gösterirler. Üzerlerine gidilmezse bütün bir zihniyetimizi çürütme tehlikeleri vardır. Çünkü dil, bütün düşünce dünyamızı kurduğumuz malzememiz, şuurumuzun temel bileşenidir. Bunun için, böylesi olaylar, basit bir küfür, hakaret veya dil sürçmesi olarak kabul edilmemeli, mutlaka üstlerine gidilmelidir.

(*) Kışkırtıcı bir soru - cevapla bu yazının yazılmasına vesile olan dostlarım Taylan Kara ve Kaan Arslanoğlu’na teşekkür etmem gerekiyor.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Yazarın Diğer Yazıları
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)