• BIST 103.912
  • Altın 161,198
  • Dolar 3,9233
  • Euro 4,6062
  • İstanbul 6 °C
  • Ankara 4 °C
  • İzmir 4 °C
  • Adana 13 °C
  • Antalya 12 °C

Sen anlayamadın mı hala babacığı?

Laissez Faire, Laissez Passer! 'TC değil Bilal, Bilal!'

Enis Üser ABC Gazetesi için yazdı
Kapitalizmin yükseliş çağının sloganı: “Bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler” idi. Yani kapitalizmin önündeki tüm engelleri kaldırın çağrısı. Günümüzde bu sloganın anlamı değişti. Batının egemen güçleri bir ülkeyi hedefine aldı mı önce her türlü melanete göz yumup teşvik ediyor, ortamını yaratıyor, en sonunda piyonların rezaleti tüm dünyanın gözünün önüne serilince gelsin insan hakları, savaş suçu, Lahey Mahkemesi propogandası ve tabii en sonunda da askeri müdahale.

Ruanda'da böyle oldu, Yugoslavya'da da. Afganistan'da ve Irak'ta da. Şimdi en büyük rezalet Suriye'de  sergileniyor çünkü artık BOP'nin son aşamasına gelindi, emperyalizmin askeri gücü NATO kılıfı altında tüm acımasızcılığı ile geldi bölgenin göbeğine, Adana'ya , Diyarbakır'a yerleşti.

Tarihten ders alınmaz mı diye hayıflanacaklar var. Eğer tarihten ders alınsaydı tekerrür eder miydi, ya da tarih denen yaşam olur muydu? Ancak Marx'ın çok yerinde tespit ettiği gibi ikincisinde trajedi, üçüncüsünde komedi şeklini alıyor tekrarların.

Şimdi sorun şu: Ülkemiz aynı 1. Dünya Savaşı sırasında olduğu gibi parçalanma aşamasına getirilmiş bulunuyor. Yani tarih tekrarlanıyor. Zaten hep söylemişlerdi, Sykes-Picot gizli anlaşması gerçekleştirilemedi ve zamana bırakıldı. Daha sonra Sovyetler dağılınca ABD tek hegemonya oldu. Onlar da kendilerine göre bir plan yaptılar. Bunun adını da Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) koydular. Esasında projeyi yapanlar ABD'deki Perle, Wolfowitz gibi İsrail yanlısı siyonist Yahudilerdi. Asıl amaçları ise Büyük İsrail Projesi idi. Bu isim tepki çeker diye BOP'ta karar kılındı. Sanıldığının aksine bu proje ilk defa ne 1996'da bu kişiler tarafından zamanın Başkanı Clinton'a teklif edildi, ne de 2002 yılında Bush'un Dışişleri Bakanı Rice  tarafından "Orta Doğu'da 22 ülkenin sınırları değişecek" şeklinde ilk defa ABD politikası olarak ilan edildi.

Projenin başlangıcı 1948 yılında Roosevelt ile Kral Suud'un  Amerikan zırhlısı üzerinde yaptıkları anlaşmaya kadar gitmese bile 1973 yılında Kissinger tarafından planlandığı belgelerle sabittir. 1973 yılındaki Yom Kipur savaşından sonra  petrol fiyatları 2.5 dolardan 25 dolara fırlayınca  petrol üreticileri yeni kazandıkları  olanakları sağlama almak için OPEC adlı karteli kurdular ve bu Orta Doğu  ülkelerine önemli bir politik  güç  sağladı. İşte Kissinger'in hedefinde bu güç vardı, özellikle onu elde eden Orta Doğu'nun ilerici rejimleri, Irak, Mısır, Cezayir vs.. gibi. Sovyetler'in en güçlü olduğu döneme rastlayan bu ani gelişme onların devrimci etkisi, maddi olanakları petrolün yarattığı zenginlikle  birleşince Batı emperyalizmi açısından bölge tam bir dinamit lokumu haline geldi.

Kissinger'in bu dinamit lokumunu kontrollü patlatma için tasarladığı karşı darbenin adı Yeşil Kuşak Projesi adını aldı. Bölgede gittikçe etkinliği artan ulusalcı ve devrimci rejimlere karşı Din (Müslümanlık) kullanılacaktı. Rahmetli Uğur Mumcu  Suudi Arabistan örgütü Rabıta aracılığı ile yeni elde edilen petrol serveti kullanılarak,  bu projenin nasıl desteklendiğini tüm detayları ile ortaya koymuştu. Bugün Türkiye'yi yöneten ve Devlet'i ele geçirmiş bulunan nesil bu projenin sonucudur.

Fuller'in itirafı

Projenin Türkiye açısından önemini uzun yıllar bölgede istasyon şefliği yapmış CIA ajanı Graham Fuller veciz bir şekilde açıklamıştı: "Türkiye'de Kemalizme  son vermek, mezhepsel ve etnik unsurları öne çıkarmak için 15 yıl çalıştım ve sonunda başardım." Fuller'in başarısından kastı AKP'nin 2002 yılında iktidar olmasıydı. Bu başarıda Devlet'in lider kadrosu da payına düşeni yaptı. Örneğin 68' Kuşağına karşı dinin kullanılmasını ilk telafuz edenlerden biri Cumhurbaşkanı, emekli general Cevdet Sunay'dı. Bu politikanın uygulamalarından biri Milli Türk Talebe Birliği'nin ve Komünizmle Mücadele Derneklerinin, güncel haliyle Fethullah Gülen ve AKP'nin birlikte örgütlediği Kanlı Pazar'dır.  Daha sonra 12 Eylül cuntası bu projeye resmi bir ad takmış ve "Türk-İslam Sentezi" olmuştur. Yani İslamcılarla Ülkücülerin ittifakı planlanmıştır. Ancak Ülkücülerin  etnisite konusundaki duyarlılıkları söz konusu olduğundan onlar zamanla bu ittifaktan dışlanmışlardır, belli ayrışmalar, ideolojik tartışmalar yaşamışlardır.

Şimdi gelelim asıl soruya. Artık genel kabul gören görüşe göre Türkiye  BOP'un en son kalesi olarak NATO Blokunun askeri gücü tarafından işgal edilmiş, parçalanmaya hazır duruma ve kıvama getirilmiştir. Politik adı Türkiye olan Anadolu coğrafyası tarihinde  ilk defa işgal edilmiyor. İlki   Moğolların işgalidir. Daha sonra tarih trajedi olarak tekerrür etmiş, Osmanlı imparatorluğu da işgal edilmiştir. Bunun trajedi oluşu iyi yetişmiş, vatanını canından  çok seven olağanüstü yetenekli ve başarılı kadrolarına rağmen, içi çürümüş bir monarşi rejiminin kendi menfaati uğruna ülkeyi satmasıdır. Ne var ki, bu kadrolar bu talihsizliğe rağmen tarihe damgasını vurmuş ve yeni bir yüzyılı başlatmasını başarabilmişlerdir.

Atatürk ve Lenin uluslaşma ve Aydınlanma sürecini başlattı

Tarih şimdi yine tekerrür ediyor ve ülke yine işgal ile karşı karşıya. Ancak bu defa bir komedi şeklinde. Osmanlı işgal edildiğinde kimse kendini hiçbirşey olmamış gibi aldatmaya kalkmamıştı. Çaresizlik, umutsuzluk, isyan, samimi fakat hayali çıkış yolları arayışları vardı fakat bugünkü gibi toplumsal çürüme, boşvermişlik, onursuzluk, cahillik katiyen yoktu. Mustafa Kemal İstanbul Boğazında gördüğü işgal donanmasına tepki olarak, "Geldikleri gibi giderler" derken  amacı kendi gücünü yüceltmek değildi. Ülkesinin insanına duyduğu güveni ifade ediyordu. Mustafa Kemal milletine hitaben yaptığı bütün konuşmalarında vatan kategorisini insan onurunun karşılığı olarak kullanmış ve o nedenle egemenlik hakkını kutsallık derecesine yüceltmiştir. Bunu da sadece kendi halkı ve ülkesi için değil tüm dünya için savunmuştur. Atatürk, Lenin ile birlikte “20'nci yüzyılda Uluslaşma ve Aydınlanma sürecini hayata geçirdiler" derken kastedilen budur. Vatan, egemenlik hakkı olmadan demokrasiden, insan onurundan, Aydınlanmadan bahsetmek olanaklı değildir.

Deniyor ki bugünkü işgal 1'nci Dünya Savaşını çağrıştırıyor. O zaman da İngilizlere karşı ülkeyi Almanlara teslim etmiştik. Şimdi de Rusya'ya karşı NATO'yu çağırdık. Bu görüş ve benzetme doğru değildir. Osmanlı'nın savaşa girmeye niyeti yoktu. 150 yıldır "dost" olarak geçindiği İngiltere'nin son anda planlarını değiştirdiğinden bile habersizdi. Öyle ki, İngiliz Genelkurmay başkanı Lord Carver "The Turkish Front" adlı kitabında İngilizlerin Osmanlı'yı parçalamasının hiçbir askersel stratejik mantığının olmadığını söyler. “Amaç petrol, Süveyş Kanalı ve Filistin'de Yahudi Devletidir” ona göre.

Petrole dokunup temiz kalmak mümkün mü?

Osmanlı'nın vatanseverleri ülkelerini savunmaya çalışıyordu. Şimdi ise Yeni Osmanlı zavallığı, stratejik derinlik sığlığı, 36 etnik kimlik saçmalığı  ortamında başka ülkeleri işgal etmeye kalkıştık, rejimlerini değiştirmek için dibine kadar içlerine girdik, Kuzey Afrika ve Orta Doğu ülkelerine Suudi'leri görmezlikten gelip Sünni liderlik tasladık. Hatta Halifeliği "uhdemizde" bulundurduğumuz iddialarını savurmaya başladık. Bütün bu "Büyük Tasarım"(!) ile hayaller kurup kendimizden geçerken ne görelim? Meğersem Rusya ile karşı karşıya getirilmişiz. Ve Türkiye ile yeni bir çağ başlattıklarını sanan Ruslar da arkalarından hançerlenmiş hissediyorlarmış kendilerini. Dolayısı ile artık tüm ithamlar  ortaya serilmeye başladı. Zaten petrole dokunup temiz kalmak mümkün mü? Şimdi Bilal'in gemicilerinin tarihsel anlamı ortaya çıktı deniyor.  Son 30 milyon Avroyu nasıl sıfırlayacağını bilemeyen Bilal  Orta Doğu'daki gelişmeleri nasıl öngörmüş ve tanker ihtiyacını doğru değerlendirmiş diye soruluyor. Damat Berat da kayınbiraderimden geri kalmayayım, tanker yetmeyecek olursa petrol boru hattı kurayım mı demiş?  Ve sonuçta o kadar para kazanmışlar ki deniyor, doktora çalışması için  ev taşıyorum bahanesi ile kasalara doldurup İtalya üzerinden İsviçreye götürmüşler. Ama hemen dönmüşler dedikodular başlayınca.

Atatürk işgal İstanbul'unda direnişi örgütlemek için çalışıyor , Harbiye Nezaretine gidip görüşüyor, Padişah ile toplantılar yapıyordu. Hatta Meclis bile vardı. Şimdi Devlet'in tüm kurumları,  bütün siyasi partiler susuyor. Dağılmışlar demek daha doğru. Ve yabancı askeri güçler bir sonraki hamle için yığınak yapıyorlar.

“IŞİD'den petrol alıyorsun” deniyor, cevap "Bilgim dahilinde değil" oluyor. “Sen değil oğlun alıyor” diyorlar, "Türkiye Cumhuriyetinin  IŞİD'den petrol aldığını ispat etsinler, hemen istifa ederim" diyor. Aynı "İsviçre bankalarında hesabın var" denildiğinde verdiği cevap gibi, "Bir Allah'ın kuruşu olduğunu söyleyen iftira atıyor." 

Bir kere “Suçlanan TC değil Bilal, Bilal!”, “Bankadaki kuruş değil hesap, gizli hesap!”

Ve o meşhur uçakta sizi çok seven gazetecilere "çift başlılığı ortadan kaldırmak lazım" deniyor. “Anayasa'da çift başlılık yok, bunu siz yarattınız” diyen bile çıkmıyor.

Yeter ki insan beyni çift başlı olmasın. Yoksa adına komedi diyorlar. Allah sanki Başbakan'ımızın yüz hatlarına  özellikle rahmetli Altan Erbulak'ın o sevimli çizgilerini vermiş.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
    123456
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)