• BIST 106.239
  • Altın 161,321
  • Dolar 3,8713
  • Euro 4,5671
  • İstanbul 17 °C
  • Ankara 14 °C
  • İzmir 17 °C
  • Adana 24 °C
  • Antalya 19 °C

Shakespeare, Pir miydi, Şeyh miydi, Özbek miydi, Hintli miydi?

Shakespeare, Pir miydi, Şeyh miydi, Özbek miydi, Hintli miydi?
Şekspir’in Pîr olması ya da insanların taraftar ihtiyacı

Sinem Küskü Baş

Bir okulun Noel toplantısında iki kişi konuşmaktadır: Fizikçi ve İngilizce öğretmeni…

“Elbette”, der Fizikçi Dr. Phineas Welch, “Ünlü ölülerin ruhlarını geri getirebilirim…”

Konuşma, hafif çakırkeyifliğin de vermiş olduğu güçle başlar. Okulun genç İngilizce öğretmeni Scott Robertson, konuşulan konunun delice olduğunu düşündüğü için etrafın duyup duymadığına göz atar. Welch devam eder: “Birçok ünlüyü getirdim, ruhen ve bedenen. Arşimet, Newton, Galileo… Zavallı adamlar.”

Bilim adamları geri getirildikleri dünyanın yeni haline ayak uydurmakta güçlük çekmektedirler. Welch, özellikle Arşimet’in, geldikten sonra işittiği açıklamalarla sevinçten delireceğini ummaktadır ancak böyle olmamıştır. Bilim adamları bu yeni yaşam biçimine alışamamışlardır. Fizikçi Welch bunun nedeninin kültür farkı olduğunu düşünmüş ve bu bilim adamlarını “Büyük ama esnek olmayan beyinler” olarak nitelendirmiştir. Bu nedenle daha evrensel bir beyne sahip birisini çağırma gereği duyar. Böylelikle Şekspir’i getirir. Şekspir, resimlerdeki gibi değildir. Dazlaktır, çirkin bıyıkları vardır ve kaba bir İrlanda aksanıyla konuşmaktadır. Welch onu mutlu etmek için, onun oyunlarının hala sahnelendiğini söyler. Pek çok kişinin onun oyunları hakkında ciltlerce yorumlar yazdığını anlatır. Yazar bir tanesini görmek ister. Ancak beklenen gibi olmamıştır. Şekspir, yazılan ciltlerce yorumdan bir tanesini kütüphaneden alıp okumaya başladığı anda dehşete kapılır: “Tanrı bizi korusun! Beş yüzyıldır sözcükler ne hale gelmiş! İnsan hafif bir tokadı sel baskını sanabilir”.

İngilizce öğretmeni, Fizikçinin bu anlattıklarına inanmamaktadır ama diğer taraftan Şekspir’in yayınevine bir an önce yetiştirmek için çok çabuk yazmak zorunda kaldığı oyunlarını düşününce, mesela Hamlet’i altı aydan kısa bir sürede yazıp bitirdiğini hatırlayınca alt yorumlamalarının ciltler tutması ile ilgili hayrete kapılmasının aslında çok da saçma olmadığını düşünmeye başlar.

“Ölümsüz ozana, kolejlerde Şekspir üzerine dersler verdiğimizi bile söyledim” diye ekler Welch. İngilizce öğretmeni atılır: “Evet, ben de bir ders veriyorum.”

O anda İngilizce öğretmeni sınıfında garip konuşmalı gür bıyıklı bir adamın varlığını hatırlar ve içinden şöyle bir titrer. Bundan sonraki diyalog, Welch’in cevapları ile bir büyüyen bir kartopu gibidir: “Evet. Çok çalıştı senin dersine. Zavallı adamcağız. Senin sınıfına göndermemeliydim. Büyük bir hataydı”

“Neden hataydı?”

“Bir insan böyle bir aşağılanmaya ne kadar dayanabilir sanıyorsun?”

“Hangi aşağılanmadan söz ediyorsun sen?”

Dr. Welch elindeki içki bardağını fırlatıp atar: “Seni gidi aşağılık budala! Sınavda çaktırdın onu!”

Isaac Asimov’un, 1984 yılında Cep Kitapları’ndan yayımlanmış “Dünya Hepimize Yeter” kitabından bir öykü bu yukarıdaki. Kadir Mısıroğlu’nun Şekspir hakkındaki “tarihin derinliklerinde kalmış bir gizi açığa çıkaran” açıklamasından sonra aklıma geldi: “Şekspir gizli Müslümandır, adı da Şeyh Pird’dir”

Gerçi buna benzeyen bir iddia daha önceden Kaddafi tarafından da ortaya sürülmüştü. Şekspir’in Arap olduğu ve adının Seyh El Zübeyir olduğunu söylemişti devrik lider. Aynı konu 2003 yılında “Şekspir ve İslamiyet” konulu bir toplantıda da konuşulmuştu. Kral Lear’deki Edgar’ın ya da Hamlet’in kendini ve gerçeği arayışları, Macbeth’in kendisini aramak yerine kendisine söylenenleri aramaya çalışması gibi yazarın kendi iç düşünce âlemlerine dalarak bir nevi sufîlik yolculuğuna çıkmış karakterleri dolayısı ile böyle tezler ileri sürülüyordu.

İnsanın kendini araması

İnsan kendini çağlar boyunca aradı. İçinde köpürüp duran tinsel durumları açıklamak için beyninin sınırlarını zorladı, daha çok okudu, daha çok araştırdı ve daha çok üretti. Tüm bu üretimler sadece kendisini arayışının koridorlarına açılan kapılardı.

Din ile felsefe de karşılaştırıldı ve zaman zaman harman edildi elbette. Tanrı kavramının da insanın kendini bulmasındaki önemine yönelik birçok düşünce ve söylem üretti filozoflar. Tek Tanrı olduğuna inanan Monoteizm, çok Tanrılı inanışlar yani Politeizm, Tanrı’nın evren ve doğa olduğuna inanılan Panteizm ve 17. yüzyılda İngiliz düşünür Edward Herbert ile sistemleştirilen Deizm.

Peki insan kendi arayışında Tanrı’yı bularak her şeyi tamamlamış mı oldu? Olmadı ki bu arayış bu noktadan sonra -bu noktada takılıp kalanlara rağmen- devam etti. Ancak insan psikolojisi şöyle: Özellikle ilkel toplumların kendince entelektüel kesimlerinde “Tamam yahu ne karıştırıyorsun işte? İspatlamadık mı Tanrı evrendir, Tanrı sensin…” Bu mantıktan daha ileriyi düşünemeyen, sorgulamaktan vazgeçen herkesin zaman içinde egosantrik anlamlarda yükselmeleri olmaya başladı. Öyle ya insan aslında Tanrı ise artık bunun daha da neyi sorgulanırdı ki? Belki de inanışlarda hep var olan o bireycilik olgusu, böyle böyle öne çıkmaya başladı.

Tanrı’nın varlığı yokluğu değil de Tanrıcılığın ne olduğu hakkında sorgulamalar zamanla daha da önem kazandı. Aklıma 3 Temmuz Pazar günü BirGün’ün ekinde yer alan Eren Aysan’ın yazısı geliyor. Şöyle yazmış: “ (…) Yirmi yıl kadar önce öğrenmiştim: Sıvaslılar gurbette karşılaştıklarında birbirlerine soruyorlarmış: “Yakanlardan mısın? Yananlardan mı?” (…)” Tüyleri diken diken eden bir soru. Kimlerdensin? Müslüman mı, Hristiyan mı, Yahudi mi? Budist mi? Ateist mi?

Özü şu: Sen kâfir misin değil mi?

Böylece hangi Tanrı’nın önemli olduğu konusu, Tanrı’ya inanışta izlenen yol (ki bu tüm dinlerde kutsal kitapların kılavuzluğunu da beraberinde getiriyor) ile senin Tanrı’n, benim Tanrı’m meselesine dönüştü.

Radikalizm ve reaktif dincilik artık günümüzün kâbusuyken içimizdeki Tanrı değil, içimizden çıkarttığımız, belki de yarattığımız “Tanrı”lar uğruna çatır çatır insan öldürülmeye başlandı. Bu hep vardı elbette ancak bu kadar aleni ve bu kadar alıştırılarak hiç olmamıştı. İnsanın içindeki ikinci kalbi yani vicdanı, yükselen bir çığlık ile insanın aklını ele geçiriverirdi eskiden; deliremesek de hiç olmazsa gözpınarlarımızda bir damla yaş birikirdi. Artık o da kalmadı.

Şimdi sormanın vaktidir belki de: Hanginizin Tanrı’sı daha Tanrı? Tabii buna verilen yanıtlar dünyanın kimi coğrafyalarında hayatınızı kaybetmenize neden olabilecek derecede önemli.

Ve “Fanatik inançlının inandığı Tanrı’ya taraftar toplama” anlayışı da elbette başka bir savaş yöntemi. “Biz aslında bir sürü kripto-dindar ile buradayız, çoğunluğuz, sen avucunu yala” mantığı da paranoid hallerde acı çeken dindar insanda psikolojik baskıyı doğrudan artıran önemli bir propaganda aracı.

Şekspir de bu araçlardan biri oluyor zaman zaman. Şekspir’i sahiplenen sadece Müslümanlar değil. Hintliler Şekspir’in “Sheikh Pear” olduğunu ve bir Hintli olduğunu söylemişler. Sheikh Pear, “Dikenli Armut” anlamına geliyormuş. İtalyan profesör Martin Iuvara, Şekspir’in Sicilyalı olduğunu iddia etmekteymiş. Soyadı Crollelanza imiş ve İtalyanca Şekspir anlamına geliyormuş bu soyadı. Peter Brook ise “Evoking Shakespeare”de, Rusya’da karşılaştığı bir seyircinin ona Şekspir’in Özbek olduğunu söylediğini, “Sheik”in Şeyh, “Peer”in de erdemli kişi (yani pir) anlamına geldiğini ve Şekspir’in bir kod adı olduğunu ve kendisinin aslında kripto-Müslüman olduğunu iddia ettiğini yazmış.

Şimdi, dine taraftar toplamak konusunu bir yana bırakarak, geçen gün tekrar izlediğim Rajkumar Hirani’nin yönettiği ve Aamir Khan’ın başrolünü oynadığı Hint filmi “PK”den bir alıntı yapmak istiyorum… PK bin türlü maceraya atıldığı ve inanışları sorguladığı filmin bir yerinde diyor ki: “Tanrılarınızı korumayı bırakın, yoksa [bombalı saldırılardan] geriye ayakkabılar kalacak…”

Arayışlarımız bizim olsun. Arayışlarımızda kumdan kafamızı çıkartalım, soralım, üretelim. Kimin ne olduğunu bırakalım. Düşünün, bu arayış içinde “Bir ben vardır bende benden içeru” diyen Yunus Emre kendi dinsizliğini mi dindarlığını mı sorguluyordu? “Ben Hakk’kım” diyen Hallac-ı Mansur, acaba bu sözü yüzünden idam edileceğini bilse yine de sözünü söyler miydi?

Felsefe bilimine göz kırpmış nice İslam âlimlerinin de zaman içinde dinsizlikle suçlanabildiği Ortadoğu coğrafyasında inanç aslında kişinin kendisini araması değil de nedir? Kişinin kendisini nerede bulduğu, kimi bir seccadeye alnını koyup gözlerini kapamışken, kimi İsa Mesih’in çarmıha gerilmiş ikonu önünde diz çöküp gözlerini kapamışken kimi de bir Buda heykelinin önünde gözlerini kapatıp yere yatarken… İnsan aslında kendi vicdanını bileylemez mi? Bize dedelerimizden kalan İslam dini ile şu anda “yaratılan” dinin farklılıkları arasındaki sıkışmışlık Asimov’un anlattığı Şekspir’in, geri döndüğü dünyada almış olduğu “Şekspir” dersinden kalmasıyla aynı sıkışmışlık sayılmaz mı sizce de?

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      İlgili Haberler
      Diğer Haberler
      123456
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)