• BIST 109.233
  • Altın 144,676
  • Dolar 3,4972
  • Euro 4,1126
  • İstanbul 22 °C
  • Ankara 28 °C
  • İzmir 30 °C
  • Adana 34 °C
  • Antalya 30 °C

Sihirli bir formül yok

Ender HELVACIOĞLU

Türkiye’de cumhuriyet rejimi yıkıldı. Cumhuriyet rejimi derken kastettiğim sadece 1923 cumhuriyeti, yani genç cumhuriyet değil. O dönemi de kapsamakla birlikte, yüz yıla yakın ömründe giderek yozlaşan, çürüyen, çıkış ilkelerinin birer süs olarak kaldığı bir rejimin toplam sürecini kastediyorum.

Bu rejimin şu veya bu ölçüde dışladığı, rejimden rahatsız olan, değiştirmek isteyen kesimler kimlerdi?

1) Emeği ve emekçi sınıfları temsil eden sosyalistler.

2) Siyasal İslamcılar, Osmanlı heveslileri ve dinci-muhafazakar kesimler.

3) Kürt ulusal hareketi. Bu üç siyasal akım birbirlerinden oldukça farklı (hatta zıt) hedeflere sahiptiler ve cumhuriyete yaklaşımları da farklıydı.

Sosyalistler, genç cumhuriyetin kuruluş ilkelerine sahip çıkmakla birlikte sınırlılıklar taşıdığını saptıyorlar ve bu ileri atılımın bir emekçi devrimiyle tamamlanmasını, giderek sosyalizme yönelmesini amaçlıyorlardı.

Siyasal İslamcılar, cumhuriyetin bir sapma olduğunu, bu parantezin kapatılması gerektiğini söylemekte, laik-demokratik bir rejim yerine Osmanlı’nın devamı niteliğinde bir ümmet toplumunun yeniden hayata geçirilmesini hedeflemekteydiler.

Kürt ulusal hareketi ise, Kurtuluş Savaşı sırasındaki ortak vatan ilkesinden saparak bir Türk ulus-devleti kuran cumhuriyetin kendilerini dışladığını, yok saydığını belirtmekte, ya asli unsur olarak kabul edilecekleri bir rejimin kurulmasını ya da Kürtler olarak ayrılmayı hedeflemekteydiler. Bu üç siyasal akımdan sosyalistler, 12 Mart ve 12 Eylül faşist darbeleriyle ezildiler ve 1990’larda sosyalist bloğun çöküşüyle birlikte ülke siyaset arenasının iyice kenarlarına sürülerek etkili bir güç olmaktan çıktılar.

Sosyalizmin arenadan çekildiği koşullarda, siyasal İslam ve Kürt hareketi rejim muhalifleri olarak ön plana çıktılar. 1990’ların ikinci yarısından itibaren Batı emperyalizminin (özellikle ABD’nin) Ortadoğu’ya yeniden şekil verme projesi (BOP) ile siyasal İslamcıların ve Kürt hareketinin hedefleri çakıştı.

Böylece bu iki rejim muhalifi hareket güçlü bir dış destek de bulmuş oldu ve bu destekle bir sorunları da yoktu. Kısacası, cumhuriyet rejimi, ABD’nin desteği, siyasal İslam’ın iki önemli temsilcisi olan AKP ve Cemaat’in iktidara getirilişi ve Kürt hareketini temsil eden PKK’nın zorlaması sonucu yıkıldı.

Cumhuriyetçiler giderek iktidar katlarından tasfiye edildiler ve muhalefete geçtiler; sosyalistler ve emekçi kitleler ise hâlâ siyaset dışındalar. Bugün hâlâ bu süreci, ama sürecin, yıkıcıların birbiriyle dalaştıkları ikinci aşamasını yaşıyoruz. Eski toplum sözleşmesi yırtıldı; yırtanlar yeni toplum sözleşmesinin nasıl olacağını tartışıyorlar; tabii esas yıkıcı olan emperyalistlerin (ABD’nin) kendi çıkarları adına yaptıkları müdahaleler eşliğinde…

ABD adına cumhuriyet yıkıcılığının baş müsebbibi olan AKP-Erdoğan iktidarı, ABD’nin beşinci kolu olarak örgütlenmiş Cemaat (FETÖ) ve ABD’nin ülkedeki ve bölgedeki vurucu gücü rolünü üstlenmiş olan PKK-PYD, kurulacak yeni rejimde pay kapma savaşı sürdürmekteler. Bunun sadece ülkeyi değil bölgeyi de etkileyen kıyasıya bir savaş olduğunu görüyoruz. Bu gerici iç savaş(lar), aynı zamanda tarafların kendilerini ABD’ye beğendirme (sitem, naz, küsme, ayrılma şantajı gibi “aşk oyunlarını” da kapsayacak biçimde) savaşıdır da…

AKP-Cemaat, AKP-PKK savaşlarının, taraflar hangi “yüce değerleri” kılıf olarak kullanırsa kullansın, esas niteliği budur. İktidarı ele geçiren, kendi yeni toplum sözleşmesini ülkeye dayatmaktadır, diğerlerini de tasfiye edip hegemonyasını kurmaya çalışarak. Bugün inisiyatifin AKP-Erdoğan iktidarında olduğunu görüyoruz.

***

Bu, madalyonun bir yüzü. Bir de diğer yüzü var, şimdilik altta kalmış olmakla birlikte… Yani emekçi sınıflar, onların temsilcileri olma iddiasındaki sosyalistler; öncüsüz, devletsiz ve örgütsüz kalmış cumhuriyetçi, laik, yurtsever kesimler. Kısacası, dayatılan yeni rejime (ve onun çeşitli varyasyonlarına) muhalefet edenler veya muhalefet potansiyeli taşıyanlar. Kritik soru şu: Sosyalistler, dayatılan bu toplum sözleşmesi içinde şu veya bu şekilde kendilerine bir alan açmaya mı çalışacaklar, yoksa bu sözleşmeyi kökten reddedip yeni bir toplum sözleşmesi mi önerecekler?

Aslında yüz kızartıcı bir sorudur, ama ne yazık ki şimdilik durum bu. Yıllardır siyasetin kenarlarına sürülmüş sosyalistlerin önemli bir bölümü, çatışan tarafların herhangi birinin yanında yer alarak siyaset arenasına girme yolunu tutuyorlar. Bu, dayatılan paradigmaya teslim olma ve o paradigma içi cepheleşmelerde rol alma tutumudur.

Bir kesimin ortaya attığı “AKP’ye karşı demokrasi ve özgürlük cephesi” önerisi buna bir örnektir.

Ne AKP’ye karşı olmakta bir sorun var, ne demokrasi ve özgürlük istemekte, ne de Kürt halkının taleplerini gündeme getirmekte. Sorun, PKK-PYD ile sınırları net olarak çizmemekte. Ve bunun bedeli olarak anti-emperyalizmi küpeşteden atmakta.

Ülkemizde ve bölgemizde anti-emperyalizmi gündeminin ilk sırasına yazmayan, ABD’yi baş hedefe koymayan ve ABD ile ortak hareket eden güçlerle arasına sınır çekmeyen bir demokrasi cephesi “ABD’nin demokrasisi” olacaktır, ABD’den “kurtuluş” bekleyecektir ister istemez. Bir başka kesimin geleneksel olarak milli devlet ve ordudan “kurtuluş” beklemesi de diğer bir örnektir.

Onlara göre çağımızda emperyalizme karşı mücadelenin temel gücü “milli devletler”dir ve bu saptama doğrultusunda bugün Türk devletini ele geçirmiş AKP ile “mevzidaş” olabilmektedirler.

Sonuç olarak -hangi kılıflar altında sunulursa sunulsun- bu iki kesime göre ya Türk devletinden (bugün için AKP-Erdoğan’dan) yana olunacaktır ya da PKK ve ABD’den. Sosyalistlerin siyasete girmesinin başka bir yolu yoktur.

Türkiye’ye dayatılan yeni paradigmaya teslim olmak anlamına gelmektedir bu. Kırk katır mı kırk satır mı? Katırların yuları ile satırların sapını tutan elin aynı olduğu gerçeği de cabası.

***

Bu “sosyalistler” çok haklı gerekçeler ileri sürmekteler. Örneğin “Kürtler katlediliyor, katliam yaşanırken sana uzatılan eli sorgulamanın gereği var mı?” demekteler. Veya “ülke elden gidiyor, bölünüyor, bu durumda kimin mevzisine düştüğünü sorgulamanın anlamı var mı?” diye sormaktalar. İkisi de birbirinden haklı!

Zaten sorun burada. Fakat aynı kesimler, 10-15 yıl önce de, aynı gerekçelerle aynı tutumu öneriyorlardı. Bir çare olabildiler mi? Yan yana geldiklerine benzemekten başka neye yaradı bu “sihirli formüller”? Ülkeyi mi kurtardı, halkı iktidara mı taşıdı, izleyicilerine güç mü kazandırdı?

Siyasette sihirli bir formül yok. Sebat var, kararlılık var, güç biriktirme var, olası bir çıkış için fırsat kollama var.

Cumhuriyet mitinglerinde ve Haziran 2013’te tarihin önümüze koyduğu fırsatları değerlendirememiş sosyalistler olarak yakınmaya ve suçu sıradan emekçilere atmaya da hiç hakkımız yok. Daha ne yapacaktı emekçiler?

Önümüzdeki maçlara bakacağız. Fazla bekleyeceğimizi de sanmıyorum. Yeter ki başka takımların yedeği olmayalım.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Yazarın Diğer Yazıları
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)