• BIST 108.489
  • Altın 151,139
  • Dolar 3,6704
  • Euro 4,3242
  • İstanbul 18 °C
  • Ankara 11 °C
  • İzmir 18 °C
  • Adana 29 °C
  • Antalya 18 °C

"Sınıf mücadelesinde naifliğe de, kibarlığa da yer yok"

"Sınıf mücadelesinde naifliğe de, kibarlığa da yer yok"
Orkun Saip Durmaz: Bu ülkenin en yetkili ağzından bir emekçiye “ananı da al git” denmişse, sınıflar mücadelesinde naifliğe de, kibarlığa da yer yok, demektir.

Kocaeli Üniversitesi öğretim elemanı Dr. Orkun Saip Durmaz ile kamuoyunda ‘kiralık işçi yasası’ olarak bilinen yasal düzenlemeleri ve Türkiye’deki siyasal gelişmeleri konuştuk.

Sınıf mücadelesinde naifliğe ya da kibarlığa yer olmadığını belirten Durmaz, Sosyalist cenahta güçlü bir siyasi öznenin inşa edilmesiyle sınıf mücadelesinin gelişebileceğinin altını çizdi.

Söyleşi: Çağdaş Gökbel

Kamuoyunda ‘kiralık işçilik yasası’ olarak bilinen iş kanunu yasası TBMM’den geçti size göre bu yasa çalışma hayatını nasıl etkileyecek?
Bu soruya benden çok daha iyi yanıtlar verebilecek, alanında uzman isimler, hocalarımız var. Aziz Çelik, Yıldırım Koç ve Murat Özveri’nin kiralık işçilik yasasıyla ilgili değerlendirmelerine bakmak çok daha doğru olacaktır, diye düşünüyorum; zira çalışma yaşamını düzenleyen mevzuatta herhangi bir değişiklik yapıldığında benim baktığım isimler de onlardan başkası değil. Ama yine de şöyle bir genelleme yapabileceğimi sanıyorum: Emekçiler için normal emeklilik gündeme dahi gelmeyecek; kısmi emeklilik hakkını elde edebilmek ise çok zor, neredeyse imkânsız olacaktır. İşveren tanımı belirsiz olduğundan hangi işverenin işçiye karşı hangi borcu yerine getirmekle mükellef olduğu flulaşacaktır. İşçinin belirli bir işyeri dahi olmayacaktır. Sendika üyeliği ve toplu iş sözleşmesinden yararlanma gibi kolektif işçi hakları ise kiralık işçiler için söz konusu dahi olamayacaktır. Bu bağlamda, sınıflar mücadelesinde mülk sahibi sınıfların yaptığı bir hamle olarak ele alınması gereken kiralık işçilik yasasının sermaye sınıflarının lehine, emekçilerin ise aleyhine olan bir düzenleme olduğuna hiç kuşku yok. Burada süreklileştirilmiş, dizginlerinden daha da koparılmış bir taşeronluk ilişkisinin yeniden tesis edildiğini de söylemeliyiz. İş mevzuatında asıl işveren-alt işveren ilişkisi adı altında düzenlenen hali hazırdaki taşeronluk sistemi, adı özel istihdam büroları, işi ise hizmet üretmek değil, doğrudan insan kiralamak olan yeni taşeronlar aracılığıyla daha da kökleşecektir. Bunun yanı sıra, bu yeni taşeronluk modelinde işçiyi kiralayan işverenin elinin daha çok rahatlatıldığını ifade etmeliyiz; zira çalışma ilişkisinin tesis edilmesiyle birlikte oluşacak işçi haklarından “özel istihdam bürosuyla birlikte işçiyi kiralayan işveren de sorumludur” gibi bir madde bu düzenlemede yer almamaktadır. Son olarak, yasada hangi işlerde kiralık işçi kullanılabileceğine dair sınırlamaların aslında pek de sınırlayıcı olmadığını söylemeliyiz. Madenler ve kamu kurumları dışında sermayeye epeyce geniş bir seçme hürriyeti tanındığını belirtmek gerekir.

 Ülkedeki çalışma yaşamının kölelikten farkı kalmamış durumda. Sendikasız çalışma adeta kural olmuş durumda ve böyle yasalar meclisten geçerken var olan sendikalardan maalesef yeterli düzeyde tepki gelmiyor. Örneğin Türk-İş sürekli kırmızı çizgilerinden bahsediyor ancak ortada bir çizgi kalmamış gözüküyor. Sendikaların durumunu ve sınıf mücadelesinin geldiği noktayı nasıl yorumluyorsunuz?Sendikaların durumuna değinmeden önce meseleyi nasıl algılamak gerektiğine ilişkin bir-iki hususa dikkat çekmek isterim. Öncelikle “kiralık işçilik” tabiri bu yasanın ruhunu çok iyi özetliyor, deyim yerindeyse cuk oturuyor. Bu yasa metnini eline alıp şöyle bir okuyan biri, az biraz da hukuk bilgisine sahipse, işçilerin bu yasayla “resmen” kiralandığını söyleyecektir ki, gerçek de budur. O yüzden iş hukuku sınavında mevzuata atıf yapan bir öğrenci değilseniz, “geçici iş ilişkisi” gibi ifadelerle kibarlık yapmamak, kiralama ilişkisini naif bir hukuk diliyle normalleştirmemek gerekir. Dil önemlidir; her şeyden önce taraflaşmaya yönelik bir irade beyanıdır. Mesela Çalışma Bakanı o önemin farkında olmalı ki, kiralık işçilik ifadesinin kullanılmasından rahatsız olmuş; ifadenin işçilere hakaret niteliği taşıdığını söylemiş. Modern amele pazarları olan özel istihdam bürolarını yasallaştırmak veya işverenlerin oralardan işçi kiralaması değil de, bunun adını koymak hakaretmiş! Ayrıca işveren kesiminin dergilerine vs. bakın hepsinde “geçici iş ilişkisi” ifadesinin kullanıldığını görürsünüz. Yani ortada sınıflar ve o sınıflara ait iki ayrı dil var. O nedenle “kiralık işçilik” ile “geçici iş ilişkisi”ni, birbirlerinin yerine ikame edilebilecek eş anlamlı ifadeler olarak görmemeli; ısrarla birincisini tercih etmeli ve bu yasayı savunucularıyla birlikte mahkum etmeliyiz. “Kibar Feyzo” filmindeki meşhur amele pazarı sahnesini hatırlayın. Filmde çavuş, muhtemelen bir şantiyede çalışmak üzere toplanan kalabalığın arasından işe alacaklarını karpuz seçer gibi seçerken, kalabalığın içindeki Feyzo (Kemal Sunal), sürekli “ben” demekte, çavuş da onun yerine sürekli bir başkasını kamyonetin kasasına bindirmektedir. Sahnenin sonunda Feyzo emri vaki yapıp kasaya doğru hamle yaptığında ise çavuş “sen gelme lan. Ayı” der Feyzo’ya. İşte kiralık işçilik ifadesinden rahatsız olan sermaye sınıfı ve temsilcilerinin emekçilere karşı gerçekte ne kadar kibar olabileceğinin veciz bir örneğidir o sahne. Üstelik abartılı da değildir. Bu ülkenin en yetkili ağzından bir emekçiye “ananı da al git” denmişse, sınıflar mücadelesinde naifliğe de,  kibarlığa da yer yok, demektir. Bahsetmek istediğim birinci husus buydu. İkincisi ise şu: Kiralık işçilik yasasını, sermaye sınıfının güvencesiz bir çalışma yaşamı inşa etme stratejisinin en önemli unsurlarından biri olarak ela almak lazım. Üstelik Türkiye ya da genel olarak kapitalizmin çevre ülkeleriyle sınırlı bir durum da değil bu. Özel istihdam büroları aracılığıyla AB bünyesinde ve daha birçok yerde daha hayata geçirilmiş ve hatta “esnekliğin öneminin” vurgulandığı bir ILO sözleşmesinde de kendisine yer bulabilmiştir. Dikkat edilirse AKP hükümeti de aynı kulvardan yürümekte, tezini güvenceli esneklik diye sermaye sınıfının uydurduğu bir yanılsamaya dayandırmaktadır. Demem o ki bir sermaye stratejisi olan güvencesizleştirme karşısındaki mücadelede o stratejiyle barışık kurumların alayına karşı mesafeli olmak gerekir. AB ve ILO bünyesinde kiralık işçiliğin birtakım sınırlamalarla da olsa meşru görüldüğünü unutmamalıyız. Kiracılık işçilik örneğinde –henüz- olmadı ama mücadele perspektifi AB ve ILO standartlarının ötesine geçemeyen “muhalif” değerlendirmelerin bizde örneği çok. Bazen öyle muhalif yaklaşımlar ortaya çıkıyor ki, AB’yi Marks zamanından kalmış bir komünist lig, ILO’yu da Komintern bünyesinde bir komisyon sanırsınız! 

“SOSYALİST CENAHTA GÜÇLÜ BİR SİYASİ ÖZNENİN İNŞA EDİLMESİ ŞART”

Sendikalara gelince; aslında bu konuda söyleyecek çok şey yok, zira sendikaların durumu memleketin genel durumundan çok da farklı değil. Dolayısıyla, “sendikalar işçi sınıfının öz örgütüdür. Ülke yanıyor, sendikalardan çıt yok” gibi bir yakınma haklıymış gibi gözükse de; bugünün Türkiye’sinde çok anlamlı değil. Yanlış anlaşılmasın durumu normalleştirmek için bunları söylemiyorum. Neden anlamlı olmadığına gelince; anlamlı değil, çünkü sendikalar siyasi örgüt değildirler, onların yerine de ikame edilemezler. Siyasi örgütlerin etkisiz veya güçsüz, toplumun da siyasi olarak örgütsüz olduğu durumlarda, dünyanın en mücadeleci sendikacılığının vuku bulmasını bekleyemezsiniz. Bu gerçekçi değil, hem de hiç. Dolayısıyla güçlü sendikalar ya da genel olarak güçlü demokratik kitle örgütleri olsun istiyorsak, sosyalist cenahta güçlü bir siyasi öznenin inşa edilmesi şart. Uzunca bir süredir devam eden “sendikaların krizi” olgusunun en önemli ve pek dillendirilmeyen nedenlerinden biri bence bu. 21. yüzyılın sınıf mücadelesi pratiklerine projeksiyon tutarken 19.yüzyıldan bugüne transit geçme alışkanlığımızı bir kenara bırakıp, 20.yüzyılın devrim yapmış pratiklerine daha çok odaklanırsak, daha doğru yol alabileceğimizi sanıyorum. O pratiklerde olan şey ise şu: Sınıflar mücadelesinde çubuğu sendikalardan öncü partiye doğru büken ihtilalci bir anlayış. Umarım meramımı anlatabilmişimdir.

Bu arada bütün bu değerlendirmelerim gerçek sendikalar için geçerli. Yani sadece adı sendika olan ve AKP’nin arka bahçesi konumundaki birtakım organizasyonları sendika kategorisinde ele almamak lazım. Onların yeri başka, zira sarı sendika olmanın bile birtakım şartları vardır. Aslında bunu söylemeye dahi gerek yok ama yine de hatırlatmış olayım.

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun görevini bırakması ve başkanlık sisteminin giderek ağırlık kazanması muhalif kesimleri tedirgin ediyor. Gelecekte Türkiye’yi sizce nasıl bir siyasi yapı bekliyor?
Türkiye’de siyasi iklim çok çabuk değişiyor. Davutoğlu’nun gitmesiyle başkanlık, erken seçim ve yeni anayasa tartışmalarının yoğunlaşacağı düşünülüyordu. Ama üç-dört gündür partili cumhurbaşkanlığı gibi geçici bir orta yol konuşuluyor ve sanırım AKP ile MHP de bu konuda enformel olarak anlaştı. Erken seçim gibi bir gündemin olmadığı AKP’nin yetkili ağızlarından dile getirildi. Yine aynı ağızlardan –en azından kısa vadede- yeni bir anayasa yapmak yerine mevcut anayasada yapılacak birtakım değişiklikler yoluyla güçlü bir cumhurbaşkanlığı tesis edileceği ifade edildi. Şimdi bunlar konuşuluyor ancak bir hafta on gün içinde bambaşka şeyler de konuşulabilir. Net tahminler yapmak güç, ama emperyalizmin çizdiği sınırlar dahilinde ve sermayenin hiçbir engele takılmadan at koşturacağı bir zemin üzerinde, bir ayağı dinci-gericiliğe diğer ayağı ise su katılmamış bir istibdat anlayışına basan yeni bir rejim inşa edildiği kesin. Bütün tartışmalar, MHP kongresi gibi spesifik olaylardan tutun da, başkanlık sistemine geçiş gibi yapısal/kurumsal meselelere kadar her şey de o rejimin inşa süreciyle ilgili. O nedenle bütüne bakmak şart. Yeni başbakanın kim olacağı ya da ne kadar düşük profilli olacağı gibi tartışmalar ise o bütünün içinde küçücük birer detay, hatta işin televole boyutu.

“BU TEDİRGİNLİK DAVUTOĞLU’NUN GÖREVİ BIRAKMASIYLA OLUŞUYORSA ZATEN GEÇMİŞ OLSUN”

Muhalif kesimlerde oluşan tedirginliğe gelince, bu tedirginlik Davutoğlu’nun görevi bırakmasıyla oluşuyorsa zaten geçmiş olsun. Bir “saray darbesi” söylemidir, almış başını gidiyor. Sol-liberaller toplumsal muhalefetin geneli üzerinde öyle derin izler bıraktılar ki, kendileri itibarsızlaşsa dahi, korkarım tarih okuma yöntemleri veba gibi herkese bulaşıyor. “Saray darbesi” denilen şey hangi tarihsel süreci kesintiye uğratmış, yeni olan neyi başlatmıştır da böyle bir isimlendirmeyi hak etmiştir, anlamak mümkün değil. Ergenekon/Balyoz davalarından 2010 Referandumuna, Körfez sermayesine açılan kapılardan Suriye’ye ihraç edilen cihatçı teröre, “Çözüm Süreci”nden Kürt illerinde yürüyen adı konulmamış iç savaşa ve 4+4+4 yasasından, kiralık işçilik düzenlemesine kadar o kadar çok şey var ki bugünün siyasi rejimini karakterize eden; bunların yanında Davutoğlu’nun görevi bırakması kocaman bir hiçe tekabül eder. Ama “AKP içindeki demokratlara” da seslenebilme naifliği, aklı Birikimciler tarafından esir alınmış Türkiye aydınının dâhiyane kavram setiyle buluşunca ortaya saray darbesi diye bir şey çıkıyor. Acı ama gerçek.

BirGün gazetesinde yayınlanan Mine Kırıkkanat söyleşisi sosyal medyada yoğun tartışmalara neden oldu. Gazetenin tavrını ve yaşanan tartışmayı değerlendirdiğinizde muhalif çizgide olan insanların bu türden çatışmalara girmelerini nasıl açıklıyorsunuz?
Muhalif çizgideki insanların ya da kurumların bu tip çatışmalara girmesinin kaçınılmaz ve gerekli olduğunu düşünüyorum. Çelişkilerin üzerini örtmektense, onları gün yüzüne çıkarıp çözmeye çalışmak gerekir. Bu mesele, bir gazete, o gazetede yayınlanan bir röportaj, sözü edilen röportajda geçen bir ifade ve o ifadeye karşı gösterilen tepkilerden ya da sosyal medya linçinden ibaret değil. Bir başka deyişle, spesifik yönü itibariyle sadece Birgün Gazetesi’ni, Mine Kırıkkanat’ı, Özlem Özdemir’i ve sosyal medyada tepki gösterenleri ilgilendiren bir olay, genel politik bağlamıyla birlikte düşünüldüğünde, Türkiye’deki toplumsal muhalefetin neredeyse tamamını ilgilendiren bir konuya dönüşüyor; çünkü bu olan-biten Kürt siyasi hareketinin diğer toplumsal muhalefet odaklarıyla kıyaslanamayacak kadar hegemonik olmasının sonucundan başka bir şey değil. Hegemonik olan siyasi öznenin diğer özneleri yönlendirmek, deyim yerindeyse onlara ayar vermek istemesi ise esas itibariyle bir güçler savaşı olan siyaset arenasında son derece olağan. Ancak bu olağanlıkla barışık olmamak, dahası onu değiştirmek için çaba göstermek, özellikle başka bir siyasi kanal yaratma amacında olan devrimciler için elzem; çünkü aksi durumun, öznenin niyetinden bağımsız, siyasi kuyrukçulukla sonuçlanacağı; hatta 35 sivilin havaya uçurulduğu bir eylemi ilk duyduğunda “Allahım lütfen PKK/TAK yapmış olmasın” çaresizliğine varacağı o kadar kesin ki! Biz o çaresizliği kesinlikle hak etmiyoruz.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    İlgili Haberler
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)