• BIST 90.383
  • Altın 145,437
  • Dolar 3,5943
  • Euro 3,9036
  • İstanbul 8 °C
  • Ankara 9 °C
  • İzmir 14 °C
  • Adana 17 °C
  • Antalya 16 °C

Siz hala 'Beyaz Toros'lara biniyorsunuz!

Merdan YANARDAĞ

Siyaseten gasp edilmiş bir hükümetin Başbakanı olan AKP'li Ahmet Davutoğlu, dün Van'da yaptığı konuşmada, "Biz iktidardan gidersek buralarda yine o Beyaz Toros'lar dolaşır" dedi.

Davutoğlu Ahmet Bey'in sözünü ettiği "Toros", bir otomobil markası. Renault'un 1980 ve 90'lı yıllarda Türkiye için ürettiği bir alt marka. 

Ordu Yardımlaşma Kurumu'nun (OYAK) Türkiye Renault Otomobil Fabrikası'na ortak olmasının da etkisiyle, genellikle Jandarma ve Polis Örgütü'nün sivil elemanları ve istihbaratçılar tarafından bir dönem yaygın şekilde bu araçlar kullanılırdı. 

Davutoğlu bu sözleriyle 1990'lı yıllarda Toros marka sivil plakalı araçlarla gözaltına alınan, kaçırılan ve daha sonra "faili meçhul" cinayetlere kurban giden insanları anımsatıyor. İnanılır gibi değil ama, Başbakan bölge halkını tehdit ediyor. Acıkça 'Bizi seçmezseniz sizi yine faili meçhul cinayetler bekliyor' diyor.

Bu konuşma önemlidir. Çünkü Erdoğan ve AKP'nin kaos planının ayrıntılarını ortaya koymaktadır. Bu nedenle bir tür dolaylı itiraf gibidir. Diyarbakır, Suruç ve Ankara'da patlatılan ve yüzlerce cana mal olan katliamlar da zaten toplumda böyle bir korkuyu egemen kılmaya yönelikti. Amacı insanları istikrar ve güven beklentisi içine sokarak AKP'ye yönlendirmekti.

Oysa bilinmelidir ki, 1990'lı yıllarda faili meçhul cinayetleri gerçekleştiren, cesetleri köprü altlarına atan o Toros otomobillerin personeli, bugün AKP saflarındadır. Dönemin bütün gazetecileri, siyasetçileri ve bölge halkı bilir; o Toros marka arabalarda Kontrgerilla elemanlarıyla birlikte görev yapanlar 'Kürt Hizbullahı' diye bilinen dinci örgütün elemanlarıydı. Faili meçhul cinayetlerin büyük bölümünü Hizbullahçılar işlemişti. Bu nedenle bizler o örgüte, Hizbullah ve Kontrgerilla adlarını birleştirerek "Hizbul-kontra" adını vermiştik.

Hizbullah 28 Şubat (1997-98) döneminden sonra tasfiye edilene ve bölgedeki "Özel Harekatçı" polis yapılanması dağıtılana kadar faili meçhul cinayetler, karanlık suikastlar, sabotajlar ve kundaklama eylemleri devam etti. Hizbullah, Susurlukçular ile birlikte dağıtıldı. Liderleri Hüseyin Velioğlu, İstanbul Beykoz'da bir villaya yapılan operasyon sırasında çıkan çatışmada öldürüldü. 

Dincilerin 28 Şubat'a karşı çıkmalarının, hatta 28 Şubat'tan nefret etmelerinin bir nedeni de budur. Gerisi (post-modern darbe, demokrasi vs) palavradır. Darbe görmesek, bizi neredeyse 28 Şubat'ın 'darbe' olduğuna inandıracaklardı. 

Bilindiği AKP hükümeti bir infaz yasası oyunuyla Hizbullah liderlerini geçen seçimler öncesinde serbest bıraktı. Sonradan savcılık yeniden yakalama kararı çıkardığında ise büyük bölümü ortadan kaybolmuştu. Suikast ve cinayetlerinin yanı sıra dehşet verici "domuz bağları" ve "mezar evleri" ile de hatırlanan bu terör örgütü (domuz bağlarıyla bağlayıp işkenceyle öldürdükleri insanları evlerinin bodrumlarına gömüyorlardı, bu durumda 100'e yakın ceset bulunmuştu) günümüzde HÜDAPAR adıyla yasal bir parti kurdu. Bölgede ciddi bir gücü olan ve geçen seçimlere birkaç ilde bağımsız adaylarla katılan bu şeriatçı parti, 1 Kasım seçimlerinde AKP'yi destekleyecek.

Bu nedenle bölge halkını 'Beyaz Toros'lar ile tehdit eden Başbakan Davutoğlu'nun önce kendisinin o arabadan inmesi gerekiyor.

***

Davutoğlu, hala o 'Beyaz Toros'larla dolaştığının farkında mı bilmiyoruz ama, bu siyasi iki yüzlülüğe bir son vermenin zamanı çoktan geldi. 

Çünkü bu ülkenin siyasal islamcıları, tıpkı bölgemizdeki benzerleri gibi, her zaman derin devletin ve emperyalizmin hizmetinde oldu. Hiçbir ahlaki değere sahip olmayan, "hak dinine" mensup oldukları için bir ahlaka ihtiyaçları olmadığını düşünen; dolayısıyla yalanı, hileyi, sahtekarlığı ve iki yüzlülüğü, yani 'takiye' yapmayı en önemli siyasal mücadele aracı olarak gören siyasal islamcılar, CIA ve MİT gibi örgütlerle her türlü kirli ilişkiye girdiler. (Sünni siyasal islamcılar buna, bir İslam kaidesi olduğunu ileri sürdükleri "ehveni şerriye" anlayışı diyor.)

Bu nedenle siyasal islamcıların tarihi, kirli operasyonlar, yüz kızartıcı işbirlikleri, emperyalizm ve istihbarat örgütleri tarafından insanlığa, emekçi halka, sol'a, erdeme ve ahlaka karşı kullanılmanın tarihidir.

Anımsayınız; Ali Bulaç başta olmak üzere bazı islamcı yazarlar, üniversite yıllarında kendilerine ajanlık teklifi yapıldığını, birçok arkadaşlarının bunu kabul ettiklerini ve daha sonra devlette yükseldiklerini itiraf edeli üç ay bile olmadı. 

***

Peki Davutoğlu'na inananlar var mı? Maalesef var! Hatta bu inanların arasında bazı solcular bile bulunuyor.

Bu nedenle bazen insan, toplum aklını mı yitiriyor diye düşünmeden edemiyor. Dünyada böyle aptal yerine konulan, zekâsıyla alay edilen başka bir halk ya da ulus var mı bilemiyoruz. Bırakın halkı, bu ülkenin aydınları bile yıllardır aptal yerine konuluyor.

Henüz çok yeni; bu toplumun azımsanmayacak bir kesimi yandaş basının akla ve havsalaya sığmayacak Kabataş yalanına inanmadı mı? Dahası, yandaş ve yanaşma basının koca koca yazarları ve çizerleri gazeteleri ve televizyon programlarında akla ziyan bu yalanları savunmadı mı?

Ya ülke yönetimine hukuk dışı yöntemlerle el koymaya çalışarak örtülü bir darbe sürecini yürürlüğe koyan Tayyip Erdoğan’ın "demokrasi kahramanı" diye sunulmasına ne dersiniz?

Bazı liberal solcular bile bir dönem bu akıl dışı tezi savunmadı mı? Erdoğan'ın kızı Sümeyye Erdoğan’a CHP ve Sosyalist Enternasyonal (genel) başkan yardımcılarından biri tarafından suikast yapılacağına dair haberlere inananlar, bir diktatörlük heveslisinin "demokrasi kahramanı" olduğuna neden inanmasın? 

Görüyoruz; Erdoğan-AKP kliği, Türkiye’de dinci/mezhepçi bir darbe yapıyor. Cumhuriyeti yıkıyor, yerine islamcı faşizan bir rejim kurmaya çalışıyorlar. Dahası bu hedef ve iktidar hırsı için Türkiye’yi yakıyorlar. Türkiye bir canlı bombalar ve katliamlar ülkesi haline geliyor, Suriyeleşiyor. Ancak AKP yine kendilerini mağdur ilan etmeye kalkıyor. Ancak giderek azalsa da, toplumun önemli bir kısmı buna inanmayı sürdürüyor.

Sorun buradadır; modern toplumlara özgü olan seçmen davranışları (siyasal tercihler) ile insanların sınıfsal konumları ve akılları arasındaki pozitif ilişki, bu ülkede kopmuş durumda. Bunun nedeni siyasal dinselleşmedir. Toplumun önemli bir kesimi aklı, bilinci ve sosyo-ekonomik (sınıfsal) konumuna göre değil, inançları ve benimsediği dinsel doğmalara göre oy veriyor. Öyle ki, yoksulluğun, dışlanmışlığının, uğradığı acımasız sömürünün nedeni olan parti ve insanlara, sadece "alınları secde görüyor" diye oy veren insan sayısı bu ülkede az değildir.

Bu nedenle, baştan çıkmış liberallerin iddia ettiği gibi, laiklik sadece orta ve üst sınıflara, eğitimli kesimlere özgü elitist ve salt modernleşmeci bir değer değildir. Laiklik daha çok, sömürü ve zulümden kurtulması için aklı ve vicdanı özgürleşmesi gereken yoksullar ve emekçiler için gereklidir.

Umarız, bu kez halk din sömürüsüne ve 'Beyaz Toros' şantajına boyun eğmez.

Göreceğiz. 

Beşinci Boyut

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.