• BIST 106.991
  • Altın 151,481
  • Dolar 3,6762
  • Euro 4,3196
  • İstanbul 17 °C
  • Ankara 7 °C
  • İzmir 18 °C
  • Adana 15 °C
  • Antalya 17 °C

Sokağı öyküye taşıyarak içimizi ısıtan kitap: Tammura

Sokağı öyküye taşıyarak içimizi ısıtan kitap: Tammura
Fırından yeni çıkmış ekmek gibi öykülerin kokusunu okura hissettiren bir kitap.

Sokaklar, toplumun şizofrenikliğini tolere eden yegâne alanlardır... Recep Yıldırım 1964’te İskenderun’da doğdu. Aynı kentte edebiyat öğretmenliğine devam eden Yıldırım, yarım asırlık tanıklığıyla “İskenderun Zeybek Sokak Hikâyeleri”ni kaleme adı. Yıldırım’ın yapıtı, “Tammura” adıyla Belge Yayınları’ndan Kasım 2015’te yayımlandı. Yani, fırından yeni çıkmış ekmek gibi öykülerin kokusunu okura hissettiren bir kitap.

Müslüm Kabadayı
“Öykü tadında” anlatılar, olay içinde okuru yaşatırken durumdan görev çıkartma sorumluluğunu da duyumsatır. Eğer edebiyat bu duyarlığı yaratamıyorsa, insan ve toplum şizofrenik bir çürümeye sürüklenmiş demektir. Tersinden ve daha politik dille söyleyecek olursak toplum şizofrenikleştirilmişse, edebiyat geri çekilmiş demektir. 

Sokaklar, toplumun şizofrenikliğini tolere eden yegâne alanlardır. Saldırıda yaralanıp yere düşen kadına yardım edeceğine onun fotoğrafını çekip haber yaparak hayatını kazanmaya çalışan gazetecinin yaşadığı çelişik durum, toplumsal şizofrenin en hafif örneğidir. “Bir tekme de sen vur!” anlayışı ise çürümenin dip noktasıdır. Sokak açısından “Dibin de dibi var,” dedirtecek bir olay, “Şırnak Silopi’de sokakta vurulan 57 yaşındaki Taybet İnan'ın cenazesi ancak 7 gün sonra bugün yerden alınabilmesi” biçiminde yaşandı. İnsanların başlarını soktukları evlerin, geçimlerini sağladıkları işyerlerinin, çocukların oynayarak eğlendikleri mekânların açıldığı sokaklar, kapitalizmin vahşeti nedeniyle katliamların arenasına döndürülmeye çalışıldığı bir dönemden geçiyor Türkiye. Vicdanların parçalandığı bu durum karşısında imdadımıza yetişen soluklardan biri öyküden, edebiyattan geliyor. Recep Yıldırım’ın “Tammura” öykü kitabı bunun güzel örneklerinden biri. 

1964’te İskenderun’da doğan, doğduğu kentte edebiyat öğretmenliğine devam eden Recep Yıldırım arkadaşımız, yarım asırlık tanıklığıyla “İskenderun Zeybek Sokak Hikâyeleri”ni kaleme alıp “Tammura” adıyla Belge Yayınları’ndan Kasım 2015’te yayınlatmış. Yani, fırından yeni çıkmış ekmek gibi kitap, öykülerin kokusunu okura hissettiriyor. 40 öyküden oluşan 119 sayfalık kitabın sonunda “İzler Sözler Yüzler” başlığıyla öykülerde geçen yerel sözcükler, kişilikler ve kimi olaylarla ilgili kısa bilgiler verilmiş. 

Kitabın sayfa ve öykü sayısına bakıldığında öykülerin ortalama 3 sayfa tuttuğu düşünülebilir. Oysa “Sit Olga”, “Alissa” gibi tek sayfalık, “Güvercinin Bavulu” gibi 4 sayfalık öyküler yanında öykülerin çoğunun 2 ya da 3 sayfadan oluştuğu görülmektedir. Metin hacmi bakımından kısa ama yoğun öykülerden oluşan “Tammura”, pişmiş topraktan yapılan kumbara anlamına gelmektedir. “Gömü, define” anlamına da gelmektedir. Dolayısıyla yazarın, Zeybek Sokağı’nı insan manzarası, kültürel dokusu ve mimari özellikleriyle gömü olmaktan çıkarıp belleğimize ve vicdanımıza koyduğunu belirtebiliriz. 

Zeybek Sokağı’nın öykülerini okurken, o coğrafyanın insanı olarak benim özel gördüğüm inceliklerin farkına, iyi öykü okurları mutlaka varacaklardır. O coğrafyada yaşayıp da bu inceliklerin farkında olamayanlar bulunabileceği gibi dışardan bir gözle daha farklı duyarlıkları yakalayanlar da olacaktır. Ancak, bazı kültür katmanlarının bu coğrafyada nasıl biçimlendiği ve günümüzde Hatay’da yaşayan topluluklar arasında nasıl devam ettiğine dair bilgilenmek için biraz daha çaba gösterilmesi gerektiği de bir gerçek.

Örneğin, “Lazlar”, “Matem Kraliçesi”, “Bir Gecelik Gelin Çiçeği”, “Meydan” öykülerinde başka yörelerde pek bilinmeyen düğün, eğlence, halk oyunları, müzikler betimlenmiştir. Bunlardan biri de “Gazze ve Limon Çekirdekleri” öyküsünde geçen “haddalâte”dir. “Afrika kökenli bir Arap halayı” olarak açıklanan bu sözcüğün kökeniyle ilgili de farklı bilgiler söz konusudur Arapça, İbranice, Aramice olduğuna dair. Esas önemli olansa bu oyunun, özellikle eski kuşak Araplar, Türkler, Kürtler ve Domlar tarafından oynanmasıdır. 

Benim çocukluğumda köylerde toprak dam evler vardı. Çalgısız olarak uzun damlarda bu oyunun hızlı bir tempoyla “Getir yeci / Ört yatıcı // Heddelâtü” sözleriyle oynandığını hatırlarım. Her halk, oyuna kendince figürler ekler, sözler katardı. Aynı oyunda farklı halkların ortaklaşmasının dili önemlidir. Bu dilin ne olduğunu da Antakyalı şair Sabahattin Yalkın, şiirle dile getirmiştir.


             HETTELÂTU
Beni gök doğurdu
                Hettelâtu
Gök güneşi de doğurmuştu
O bana ilk soluk oldu 
                Hettelâtu
Gök-güneş-hava
Evrelendi çoğala çoğala
Zamanla ayrılmaz bir bütün oldu
                Hettelâtu
Sonra gök gökleşti
Sonra güneş güneşleşti
Sonra toprak su kan can
Ve insan insanı buldu yaşam oldu
                Hettelâtü
Göğün öyküsü büyüdü uzay oldu
Güneşin döngüsü büyüdü zaman oldu
Suların akısı büyüdü deniz oldu
İnsanın çözgüsü büyüdü yazgı oldu
                Hettelâtu

Yukarıdaki şiirde evren-madde-insan-yaşam oluşumlarının diyalektiği eylemlilik ekseninde verilmektedir. “Hettelâtü”nün bu diyalektiğin “koro”su olduğunu da Sabahattin Yalkın not düşmüştür. Dolayısıyla Hatay’ın kültür coğrafyasında böylesine önemli evren-yaşam algısını işleyen oyunların, müziklerin, şiirlerin bulunması, ayrıca üzerinde durulmayı hak etmektedir. “Tammura” yazarı Recep Yıldırım arkadaşımız, “Zeybek Sokağı Hikâyeleri”nin böyle zenginlikler içerdiğini okurun duyargalarına işlemektedir.

Güçlü bir öykünün en belirgin özelliği, okurun yürek ya da beynine vurması ve onu şaşırtması yanında derin bir duyarlık yaratmasıdır. “Tammura”daki öykülerin çoğunda bu var. Tek tek öyküler üzerinden örnekleyecek kapsamda bir yazı düşünmediğim için tek sayfalık “Dut” öyküsünden söz etmeyi yeterli görmekteyim. “Kısa öykü”nün de özellikleri var bu metinde. Öykünün vurucu özelliği, metnin yarısını oluşturan şu bölümde: 

“Bahçenin arkasında bir dut ağacı var. Kapkara, kocaman gövdeli. İri, ışıltılı, vahşi bir diriliğe sahip yaprakların üzerindeki tüycükler üvezlere, tatarcıklara yuva olacak kadar belirgin. Ağacın gövdesi kalın bir çatal yapmış. Ninem birinin erkek, birinin dişi olduğunu söylüyor. Kollardan biri, zarif bir kadın beli gibi eğilmiş, pürüzsüz, yekpare… Bütün tersanecilerin ağzı sulanıyor o bölüme. Ninemin telaffuz bile edemediği paralar teklif ediyorlar. Ninem reddediyor. Onca yoksullukta çocukluğun, ilk gençliğin satılamayacağını öğreniyorum ninemden. Giderek o ağacın, ninem olduğunu düşünmeye başlıyorum. Bir tarafı erkek, bir tarafı kadın; kara gövdeli, erkek tarafı daha kalın. Ninem öldükten sonra kesip sattılar tersanecilere o ağacı. Sesimi çıkaramadım.” (s.47)

Bu bölüm üzerine psikolojik, sosyolojik, ekonomik temelli sayfalar dolusu metinler kaleme alınabilir. Hatta cinsellik temalı bir değerlendirme yapılabilir. Benim önemsediğim damardan, nine-torun kişilikleri üzerinden gidenle gelmekte olan arasındaki salınım akmaktadır. Paranın saltanatının kesip götürdüğü dut ağacını, tüm ağaçları, giderek tüm canları yaşamın vazgeçilmezi haline getirmek için torunun neler yapıp yapamayacağını okurun beyninde sorgulatan bir öykü. Torunun ağaç kesildiğinde sesini çıkartamaması, bu sorgulamayı yaptırıyor okura. Bu, “kısa öykü”deki düğüm-çözüm yoğuşmasının güzel örneklerinden biri.

“Sel” öyküsü, iki sayfadır ama o kısa kısa cümlelerle İskenderun’un doğasına, kent dokusuna, sınıfsal ve kültürel özelliklerine dair birçok fikir verebilmektedir okura. O coğrafyayı bilenlerin belleğinde deniz kadar etkili olan bir şey vardır: Yarıkkaya fırtınası. Çatıları uçuran bu fırtına, aynı zamanda büyük sel felaketinin de habercisidir. Zıtların çatışması ve yeni şeylerin ortaya çıkması sel felaketinde de görülür.

Yazar, bunu şöyle betimler: “Kaldırımlarda, bahçelerde, duvar oyuklarında, adını bilmediğimiz ağaçların fideleri, dağ çiçekleri fışkıracaktır.” (s.20)

“Akdenizlilik” imgesi, betimlemesi olan iki alıntıyla öykü örneklemelerine son vermek istiyorum. Meraklananların kitabı okuması için bu gerekli. 

“Bilal Blues” öyküsünden: “Bir gurur şarkısı söyledi başka bir akşam. Bu gurur cümle Arsuz, Höyük, Karaağaç toprağının ve nebatının gururuydu. Baharda gelin gibi donanmış badem ağaçlarından, körpe dut dallarından, dağ kekiklerinin fısıldaşmalarından, hambelese durmuş murt çalılarından; reyhanlardan; limon, portakal çiçeklerinden;  hurmalardan, güneş vurmuş zeytin yapraklarının ışıltısından; Arsuz’un, Seydi’nin, Hacıahmetli’nin, Höyük’ün ırmaklarından, çağlayanlarından; nane, maydanoz tarlalarından, hepsinden hepsinden gurur fışkırıyordu.” (s.102)

Bu alıntıdaki kişileştirme sanatı, doğa-insan bütünlüğü bakımından çok önemlidir. “Akdenizlilik”in niteliğini oluşturan önemli bir damara işaret etmektedir. Dil bakımından, bu bölümde yazarın “bitki” yerine neden “nebat”ı tercih ettiği ayrıca değerlendirilmelidir. Ayrıca, “murt” yaban mersinidir. “Hambales” ise meyvesi yenen mersindir. Tek bitki gibi verilmesindeki hata düzeltilmeye muhtaçtır.

“Meydan” öyküsünden: “Çalı bağları yığılı değilse, odunlar istifli duruyorsa fırının önü bildiğimiz meydan olurdu. Maruni Kilisesi’nin taş gövdesinin serin gölgesi de vururdu öğleden sonraları. Çıraklar, kalfalar, köylerden gelenler orada bağdaş kurar, yemek yerlerdi. Esnaflar, sanatkârlar orada toplanır, sohbet ederlerdi. Kalabalığı gören seyyar satıcılar – Dondurmacı Aslan, Bicibicici Rasim, Aşureci İzzo, Şalgamcı Salih, Şam tatlıcı Bendentaze Nesim, Sunikebapçı Naim – meydanı panayıra dönüştürürlerdi. Destancı denilen Türkmen ağıtçılar, finnen denilen Arap şairler, abdal denilen türkücüler, ayıcılar, kuşçular da gelirdi.” (s.105)  

Bu alıntıdaysa “Akdenizlilik”in bir diğer önemli niteliğini oluşturan yeme-içme ve eğlenmeyi bir sanat gibi icra etmektir. Çünkü Akdeniz ikliminin coğrafyaya kazandırdığı zenginlik, böyle bir “sanat”ı gerçekleştirmeye olanak sunmaktadır.

“Tammura”yla bize yaşamı canlı ve renkli kılan sokağın öykülerini okuma, içimizde hissetme ve duyarlık yaratma olanağı sunduğu için yazar Recep Yıldırım arkadaşımızı kutluyoruz. Doğadan, üretim ve kardeşçe paylaşımdan kopartılan kent insanının şizofrenik vaka konumunu aşmasının ipuçlarını veren yeni kitaplarını bekliyoruz.  

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    İlgili Haberler
    Diğer Haberler
  • Yeni çıkan kitaplar / 9 Ekim 201709 Ekim 2017 Pazartesi 11:43
  • Haftanın Kitabı: "Bütün Şiirleri: Direnç"09 Ekim 2017 Pazartesi 10:28
  • Haftanın Kitabı: "Beyaz Zambaklar Ülkesinde"02 Ekim 2017 Pazartesi 10:32
  • Editörün seçtikleri / 2 Ekim 201702 Ekim 2017 Pazartesi 10:24
  • Yeni çıkan kitaplar / 2 Ekim 201702 Ekim 2017 Pazartesi 10:00
  • Haftanın çok satan kitapları / 2 Ekim 201702 Ekim 2017 Pazartesi 09:53
  • Haftanın çok satan kitapları / 25 Eylül 201725 Eylül 2017 Pazartesi 10:21
  • Yeni çıkan kitaplar / 25 Eylül 201725 Eylül 2017 Pazartesi 09:44
  • Editörün seçtikleri / 25 Eylül 201725 Eylül 2017 Pazartesi 09:20
  • Haftanın Kitabı: "Kur'an'ın Tarihçesi ve Yazım Serüveni"25 Eylül 2017 Pazartesi 08:14
  • Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)