• BIST 108.769
  • Altın 144,993
  • Dolar 3,4992
  • Euro 4,1273
  • İstanbul 25 °C
  • Ankara 25 °C
  • İzmir 29 °C
  • Adana 33 °C
  • Antalya 33 °C

Sosyal medyada Dodan ve Şener Şen’e linç kampanyası üzerine

Sosyal medyada Dodan ve Şener Şen’e linç kampanyası üzerine
Sanatçıyı eseriyle analım, söylemleriyle değil!

Ali Rıza ÖZKAN

Uzun zaman önce açıklanmış olmasına rağmen, dün akşam düzenlenen törenle “Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülü”nün verildikten sonra Şener Şen’e karşı kelimenin tam anlamıyla bir “linç kampanyası” başlatıldı.

Bu ödülü alanlar arasında edebiyat alanında Mustafa Kutlu, sosyal bilimler alanında Prof. Dr. Kemal Haşim Karpat, müzik alanında Prof. Dr. Erol Parlak, sinema alanında sanatçı Şener Şen, geleneksel sanatlar alanında Ferudun Özgören ve “vefa ödülü” verilen Ord. Prof. Dr. Ahmet Süheyl Ünver de bulunduğu halde, bütün okların sadece Şener Şen’e yöneltilmiş olması, tepkilerin çarpıklığını ve haksızlığını göstermesi bakımından da çarpıcıydı.

Örneğin, BirGün gazetesi bile, “Şener Şen ödül töreninde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yan yana otururken, Şener Şen'in filmlerinden alınan kesitlerle hazırlanan biyografi de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sık sık gülümsediği görüldü.” diye yazarak, bu kervanında katılıyordu.

Kısa bir süre önce “O Ses Türkiye” yarışmasında sahne alan ve hem jüri ve hem de dinleyiciler tarafından heyecanla benimsenen Doda Özer’e karşı verilen tepkiler benzerlik gösterdiği için, her ikisine de değinmek istiyorum.

Dodan hakkında tartışma yaratan yazıyı Gazete Duvar Genel Yayın Yönetmeni Ali Duran Topuz yazdı. Topuz’a göre, “Dodan yaraladı. Evet, Dodan’ın “O Ses Türkiye”de sahne alması, not alması, beğeni alması yaralayıcıydı.” Topuz Dodan’ın kimliğini ifşa etmeyişini de eleştiriyordu: “Muş Varto denilince Kürtlük bir dert, Alevilik bir dert Ermenilik ayrı bir dert olarak taşınır.” Dodan’ın kendisini tanıtırken 22 yıllık müzik yaşamında “bir şey olamadık” demesini de eleştiren Topuz, “Artık “mütevazı” olduğunu söyleyecek kadar tevazudan kopmak zorunda yeni sahnede” diyordu. “O jüridekilerin onun hakkında “karar verecek” yargıçlık evsafında olmadığı”nı vurgulayarak, yine Dodan’ı eleştiren Topuz’a göre onlar, “Bir tür gladyatör hocası ve gladyatör seçicileri. Ne zaman ki işlerine yarayacak bir ses, seda, eda görürler, ancak o zaman yüzlerini dönerler. Jüri onlar, yargıç. Dodan’ı da yargıladılar ve pek bir beğendiler. İşte bu beğeni, Dodan’ın yargılanması, asıl yaralayıcı olandı.”

Sanatın icra alanı neresi?

Son zamanlarda neredeyse kanıksanan “genel doğru” haline geldiği için, saptamak istiyorum. Sanatçı değerlendirilirken ilk sorular, hangi protesto mitingine katıldı, destek verdi? Hangi basın açıklamasının altında imzası var? Şunu söylemek çok da abartı olmayacaktır: artık sanatçının şöhretini, bilinirliğini ürünlerine göre değil, toplumsal tepkilerin neresinde olduğuna göre tespit ediyoruz.

Bu durum, elbette yanlış ve haksız şöhrete neden oluyor. Çünkü, nasıl ki, bir kaşıkçı ettiği lafların ağırlığına göre değil, yaptığı kaşıklara göre değerlendirilir, aynı şekilde, sanatçıları da ürünlerine göre değerlendirmek zorundayız. Ama, bir bakıyoruz ki, üretimleriyle pek ilgi çekmeyen birçok sanatçı da, her imza kampanyasının en başına isimlerini yazdıkları için, pek çok kıymetli sanatçıdan daha çok şöhretin “tadına varıyor”.

İlk itirazımı bu duruma yapmak istiyorum. Müzisyeni şarkıları nasıl yorumladığıyla, oyuncuyu yansıladığı karakterlerle, yazarı anlattığı hikâyeleriyle değerlendirmeliyiz. Nitekim, Şener Şen aslında tam da bu noktaya işaret ederek, ödül konuşmasında “Ben canlandırdığım karakterlerin iyiye ve doğruya hizmet etmesi için özenle seçtim. Bir aktör için intihar sayılabilecek uzun yıllar istediğim hikâyeyi bekledim” diyordu.

Farklılığını vurgulayan bu cümleler, elbette, Şen’i linç etmeye kararlı kesimler için dikkate alınacak değildi. Neredeyse tüm eleştiriler “bugüne kadar zaten hangi basın açıklamasının altında imzası var” noktasında yoğunlaşıyordu.

Dodan Özer’in linç edilmesinde ilk ateşi atan Ali Duran Topuz görüşlerini Medyascope.tv kanalında görüşlerini kısmen revize ederek daha sakil bir pozisyon seçse de, sosyal medyada linç sürdü.

Yarışmaların yeni işlevi

Toplamda eleştirilerin bir bölümünün “O Ses Türkiye” yarışmasının işlevini doğru kavrayamayışla ilişkili olduğu ortaya çıkıyor. Müzik bir “sektör” olarak Türkiye’de yok oldu. Kültür Bakanlığı değil, ama özellikle de müzisyenler bunun farkında. Artık CD formatında albümler üreterek müzisyen olarak hayatta kalmak mümkün değil. Bu durum, müzisyen/solistleri yeni arayışlara itiyor.

Reklam ve dizi müzikleri yapan besteciler müzik dünyasının en şanslıları. Konser yapabilen solistler de şanslı kesim grubuna giriyor. Müzik yapma mecralarının dönüşümü “marjinal” sayabileceğimiz müzik türlerinin icracılarını Türkiye çapında birkaç ile, o illerde de birkaç “bar”a mahkûm etmiş durumda. Oralarda “çıkmak” şansını yakaladığınızda dahi, bu durumun müzisyenin hayatta/ayakta kalmasına yeteceği bir gelire tedavülü imkânsız. İşte, “çok fazla şey olamadık” derken Dodan’ın vurguladığı gerçek budur.

Bu durumda, müzisyenlerin kendi icralarını yapmalarının ön koşulu olan hayatta kalma gailesini başarmalarının biricik yolu, solist olarak aranılacak, talep edilecek kanalları açmak olarak ortaya çıkıyor. Sıla ve Atiye örneklerinde olduğu gibi, büyük reklam bütçeleriyle şöhreti garanti etmek, arkanızda bir “para babası” yoksa, mümkün değil. Son dönemde profesyonel müzik kariyerleri uzun yıllara dayansa da, pek çok kenarda kalmış müzisyenin “O Ses Türkiye” yarışmasına katılmaya karar verişindeki temel etken, tam da bu zincirleri kırma isteğidir.

Bu müzisyenlerin yarışmaya kabul edilmesindeki yönlendirici fikrin, topluma başarı örnekleri sunma yoluyla kendi işlevini de meşrulaştırarak yarışmanın varlığını/sürdürülebilirliğini garanti altına alması olduğunu düşünüyorum. Karşılıklı yararın gözetildiği durumda, “kıyıda köşede kalmış” müzisyenlerin bu fırsatı değerlendirmesine kızanların bir seçeneklerinin olduğunu da sanmıyorum.

Sanatçının tek kıstası ürünüdür

Hangi sanat alanı olursa olsun, bir sanatçıyı değerlendirmek için biricik kıstasımız ortaya çıkan üründür ve böyle de kalmalıdır. Sanat dışındaki alanlar elbette, herkesin ilgilendiği, merak ettiği, bilmek istediği konular olarak varlıklarını sürdürecektir. Toplum benimsediği sanatçıya sevgilisinin yakışıp yakışmadığından, evsiz kalmış bir yaşlıya yardımcı olmasına; giysilerinin kesiminden, sosyal olaylar karşısında verdiği tepkilere kadar bir sürü şeyi merak eder. Ama, bu “sıradan” merak, yargısız infazlar için gerekçe olamaz.

Şener Şen ile birlikte ödül alan edebiyatçımız Mustafa Kutlu da yaşayan en iyi hikâyecilerimizden birisidir. Üstelik, “Müslüman toplumcu” görüşleriyle, Ak Parti iktidarına sağ cenahdan en sert eleştirileri yöneltmiş birisidir. Ama, tüm bunların ötesinde, bizi ilgilendiren, Kutlu’nun hikâyeleri olmalıdır. Eminim ki, verdiğim bilgilerden bağımsız olarak Kutlu’nun kitaplarını okuyanlar, büyük bir edebiyatçı ile karşı karşıya olduklarını hemen anlayacaklardır. Bir sanatçı için önemli olan da budur.

Yıllar sonra herhangi bir sanatçıyı gene eserleri ile değerlendireceğiz. Yaşar Kemal’den romanları, İbrahim Tatlıses’ten yorumları, İbrahim Balaban’dan resimleri, Şener Şen’den karakterleri kalacak ve yaşayacak. Eserleri dışında kalan olaylar/durumlar sadece anı olarak var olacaklar ve sadece hafızamızın izin verdiği sınırlar içerisinde yaşayacaklar.

O yüzden, gelin Şener Şen’in büyük bir bilgelikle önerdiği gibi, “iyiyi, doğruyu ve güzeli arayan toplumların her zaman barış içinde yaşayacağına” inanalım. Bu ödülü toplumsal barışımıza bir katkısı olması umudu ile kabul edelim.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      İlgili Haberler
      Diğer Haberler
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)