• BIST 103.200
  • Altın 197,070
  • Dolar 4,7083
  • Euro 5,4926
  • İstanbul 21 °C
  • Ankara 17 °C
  • İzmir 24 °C
  • Adana 22 °C
  • Antalya 21 °C

Sosyal sorun: Gerçek ve ideal arasındaki uçurum

İbrahim Kaya

Burada ağırlıklı olarak “Yeniden Cumhuriyet” inşasının gerekliliğine işaret eden yazılar yazıyorum ve özellikle son beş yazım bu inşanın programına, aktörlerine ve metoduna ilişkin yazılar. Yeniden Cumhuriyet Programının en esaslı meselelerinden biri “sosyal sorunların” nasıl çözüleceğine ilişkin meseledir. Bu yazı, dolayısıyla, sosyal sorunların sosyolojik olarak nasıl ele alınması gerektiğine ve nasıl çözülebileceğine ilişkin bir yazı olacaktır. Sanayi Devrimi sonrası tarihsel deneyim, aynı anda hem sosyal sorunlara hem de sosyal sorunların çözümüne yönelik mücadelelere tanıklık etti. Hatta denilebilir ki sosyal sorunlara ilişkin yaklaşım ve tutum kişilerin ve kurumların “politik” duruşlarını belirledi. Bugün de sosyal sorunlarla nasıl mücadele etmemiz gerektiği sorusu politik bir sorudur ve çözümüne yönelik adımlar “insanlık” için öncelikli adımlardır.

TANIMLAMA

Sosyal sorunlar listesi neredeyse sonsuzdur: Yoksulluk, işsizlik, ekonomik ve sosyal eşitsizlik, sağlık, eğitim ve aile kurumlarına ilişkin sorunlar, suç ve şiddet sorunları, yaşılılık, engellilik sorunları, uyuşturucu bağımlılığı, ırkçılık, etnik milliyetçilik, cinsiyetçilik, çevre sorunları, kentleşme ve çalışma ilişkileri sorunları… Bu sonsuz görünen listedeki sorunların çözümüne yönelik atılacak adımlardan önce, sosyal sorunun tanımı üzerinde durulması elzemdir. İlk bakışta, sosyal sorunun ne olduğunu hepimiz bildiğimizi düşünürüz. Bir toplumun yapısını tehdit eden, sosyal değerlere zarar veren bir durumun sosyal sorun olduğunu söylemeye eğilimliyizdir. Sosyal sorunu herkesin yaşamını bir şekilde olumsuz etkileyen bir olgu olarak da ele almaya yatkınızdır. Bu ortak kanının yanlış olmadığını söyleyebiliriz; sosyolojik olarak sosyal sorun, toplumun geniş bir bölümünü etkileyen, çözümü de muhakkak toplumsal eylemi gerektiren bir durumdur. Bu tanımda dikkatimizi çekmesi gereken çok önemli iki husus var. Birincisi, bir sosyal sorunun varlığı aslında nüfusun önemli bir bölümünün bir konuda sosyal gerçeklik ile sosyal ideal arasında bir uçurumun olduğunu düşünmesi demektir. Yani bir sosyal sorundan söz etmek için en azından bir sosyal grubun bir sosyal durumu arzu edilmeyen, istenmeyen bir durum olarak anlaması gerekmektedir. İkincisi, bu sözü edilen gerçek ile ideal durum arasındaki uçurumun ancak yine toplum tarafından ortadan kaldırılabileceği anlayışıdır. Demek ki sosyal sorundan bahsetmek, sözü edilen sorunun kamusal anlamda kabul edilmesini gerektirmektedir.

Sosyal gerçeklik ile sosyal ideal arasındaki uçurum, sosyal sorunu tanımlamadaki temel ölçütlerdendir. Örneğin, sağlık hizmetlerinin devlet tarafından en iyi biçimde topluma sunulması bir ideal durumu ifade etmektedir, ama gerçeklik bu ideal durumdan uzak olabilir. Bu noktada, kitlelerin iyi sağlık hizmetine ulaşamadığı şeklindeki bir sosyal sorundan bahsedebiliriz. Ancak, gerçek ile ideal durum arasındaki uçurum tek başına sosyal sorunun tanımında yeterli ölçüt değildir. Aynı zamanda, toplumun önemli bir bölümünün o konuda fikir birliği içinde olması gerekmektedir. Yani sosyal sorun ancak kolektif eylem sayesinde çözülebilmektedir ve bu eylem için toplumun önemli bir bölümünün soruna ilişkin fikir birliği içinde olması önemlidir. Toplumun bütünlüğünü, dengesini tehdit eden sosyal sorunun çözümü demek ki, ancak, kolektif olarak gerçekleştirilebilir. Bir başka ifadeyle yoksulluk veya işsizlik gibi bir sosyal sorunun çözülmesi toplumun sorumluluk üstlenmesini gerekli kılmaktadır.

TÜRKİYE’NİN SOSYAL SORUNLARI

Sosyal sorunun tanımındaki bu iki önemli husus açısından Türkiye’ye baktığımızda, manzara şudur: “ana sosyal sorunlardan” yoksulluk ve işsizlik “oran” itibariyle gittikçe artmaktadır. Aynı zamanda, sağlık, eğitim ve aile kurumlarına ilişkin sosyal sorunlar, yaşlılık, engellilik sorunları, cinsiyetçilik ve çevre sorunları ciddi yükseliş göstermektedir. Bu sorunların nesnel olarak gözlemlenmesinde ve tespit edilmesinde sorun yoktur ama sosyal sorunun tanımında üzerinde durduğumuz iki ana husus açısından sorunlar vardır. Örneğin, yoksulluğa bakalım: sosyal yardım kuyruklarında bekleyenler, ekmeği daha ucuza alabilmek için sabahın erken saatlerinde belediye büfelerinin önünde bekleşenler, sokaklarda çalışan ya da dilenen çocuklar, sigortasız olarak uzun saatlerce çalıştırılan insanlar … tek göz evde oturan ve sabah kalktıklarında yiyecek bir şeyi olmayanlar, temel sağlık ve eğitim hizmetlerinden yararlanamayanlar … listeyi daha da uzatmak mümkündür. Kısacası, yoksulların sayısı artmaktadır; hem mutlak yoksulların hem de göreli yoksulların giderek toplumun önemli bir bölümünü oluşturduğu bir olgudur. Ancak, nesnel anlamda böylesine önemli bir sosyal sorunun bizzat içinde debelenenlerin önemli bir bölümü bu sosyal gerçekliği sosyal idealden bir uzaklık olarak görmemektedir. Yani içinde yaşadıkları koşulların değişmesine yönelik bir bilinç taşımamaktadırlar ve eylemlilik geliştirmemektedirler. Ayrıca, bu sosyal gerçeklik ile sosyal ideal arasındaki uçurumun gittikçe büyümesi toplumu kolektif olarak adım atmaya yönlendirmemektedir. Yani büyüyen yoksulluk toplumun dengesini bozacak, kuralsız bir gidişat olarak görülmemektedir. Hem sorunun içinde yaşayanların hem de toplumun önemli çoğunluğunun yoksulluğu sosyal sorun olarak görmediği gibi bir sonuca ulaşıyoruz ki durum felaket diyebiliriz.

ÇÖZÜM

Peki nasıl anlayacağız? Sosyal sorunları çözmek için Yeniden Cumhuriyet Programının temel yaklaşımı ne olacak? Sosyal sorunlara ilişkin sosyolojik yaklaşımlar arasında elbette bir uzlaşıdan söz edemiyoruz. En genel anlamda uzlaşmacılar ve çatışmacılar arasında konuya dair çok çetin bir “savaştan” bahsedilebilir. Uzlaşmacılar (genelde toplumun yapısına ve kurumsal işleve vurguda bulunanlar) toplumu sosyal bir denge olarak görmekte ve toplumsal düzeni öncelemektedirler. Sosyal sorun bu anlayışa göre toplumun “kuralsızlık” döneminde ortaya çıkar ve sözü edilen kuralsızlık kurumların ve oluşumların bozuk işleve sahip olmasından kaynaklanır. Örneğin, sanayileşme toplum için esasında işlevseldir ama hava kirliliğine neden olduğunda bir bozuk işleve de sahip olur ve bu sosyal örgütlenme üzerinde de bozulmalara yol açar; sosyal sorunlar bu tür bozulmalardan kaynaklanır. Çatışmacılara göre ise toplum farklı ve/veya karşıt toplumsal gruplardan (katmanlar, sınıflar, statü grupları v.d.) oluştuğu için çatışma toplumun işleyişinin esasıdır ve sosyal sorunlar kaçınılmaz olarak bu çatışmadan doğar. Yani çatışmacılar esasında toplumda bazı grupların bu sorunlar üzerinden kazanç sağladığına ve diğer grupların da kaybettiğine hükmetmektedirler.

Hiç kuşkusuz ülkedeki sosyal sorunlar büyüdükçe küçük azınlıkların daha çok servet biriktirdikleri bir vakadır. Yine aynı şekilde, ana sosyal sorunlar ekonomik ve sosyal eşitsizliklere doğrudan dayanmaktadır. Ancak hikaye bundan ibaret değildir; toplumun yeniden bütünleşmesi sosyal sorunların çözümü için vazgeçilmezdir. Daha önceki yazılarda bahsettiğim gibi, toplumu ne uzlaşmaların süreklilik kazandığı “değişmez” bir saha ne de daimi çatışmaların gerçekleştiği bir “savaş alanı” olarak anlayabiliriz. Toplum belirli kurallar ve değerler üzerinde yükselen bir uzlaşıya işaret etmektedir. Üzerinde uzlaşılmış değerler ve kurallar esasında bir toplumun göreli olsa bile “istikrarına” işaret etmektedir. Ne var ki, toplum sözü edilen kurallar ve değerler ile ilgili sonsuza değin sürecek bir uzlaşı demek de değildir. Farklı hatta karşıt düşünsel, siyasal, kültürel ve ekonomik eğilimler ve çıkarlar toplumu aynı zamanda bir çekişmeler sahasına dönüştürmektedir. Dolayısıyla, bir toplum ne tam bir denge halidir ne de salt bir savaş alanıdır.

Bu anlayışı sosyal sorunlar açısından değerlendirdiğimizde şunları söylememiz gerekir: Toplumdan söz etmek, sosyal sorunun tanımına uygun olarak, kolektif anlamda meselelerin üstesinden gelen bir özneden söz etmektir. Örneğin, üniversite mezunlarının işsizlik oranı gittikçe artmaktadır ve bu toplumun dengesini bozmaya yetecek kadar yaşamsal bir sosyal sorundur; toplumun bu sorunun ciddiyeti üzerinde hemfikir olması ve çözmek için hareket etmesi elzemdir. Aksi halde sosyal sorunlar üzerinde “uzlaşının yokluğu” toplum halinde birlikte yaşam kuralının ihlal edilmesi anlamına gelecektir. Yeniden Cumhuriyet inşası, dolayısıyla, sosyal sorunların yaşamsallığı ve toplumun dengesini bozma potansiyeli hakkında büyük bir uzlaşıyı kuracaktır. Ancak, elbette sosyal sorunların bugün toplum olarak birlikte yaşamamızı tehdit edecek düzeye gelmesinin sorumlusu olarak da liyakati yok etmiş, hukuku tanımayan, kuralsız kapitalizmi görmek zorunludur.  Dolayısıyla, Yeniden Cumhuriyet inşası sosyal sorunları büyük bir uzlaşıyla çözerken liyakati, hukuku yeniden tesis ederken, ekonomiyi kurallara uygun ve topluma düşman olmayan bir mantıkla yeniden kuracaktır. Bu inşa şu temeller üzerinden hareketle sosyal sorunlara ilişkin olası en büyük uzlaşıyı yaratacak ve sürdürecektir: ekonomide, siyasette ve kültürde sırasıyla kamucu, cumhuriyetçi ve aydınlanmacı anlayışlar sosyal kurumları yeniden yapılandıracak, yeni stratejiler oluşturulacak ve önlemler yeterli olmadığında devlet doğrudan “müdahale” ederek sosyal sorunların çözümündeki ana aktör olacaktır.   

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Yazarın Diğer Yazıları
      1234567
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)