• BIST 107.212
  • Altın 151,535
  • Dolar 3,6828
  • Euro 4,3280
  • İstanbul 25 °C
  • Ankara 18 °C
  • İzmir 25 °C
  • Adana 31 °C
  • Antalya 29 °C

'Sözlerimiz, kalbimiz, bilincimiz de sağır artık'

'Sözlerimiz, kalbimiz, bilincimiz de sağır artık'
Bugün asıl korkunç olan “iyilerin” yalnızlığı, sessizliği ve “kötülere dönüşme” ihtimalidir.

Aydın Tonga

“Terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan ve ekli sayılı listede yer alan kişiler kamu görevinden başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın çıkarılmıştır. Bu kişilere ayrıca herhangi bir tebligat yapılmaz. Haklarında ayrıca özel kanun hükümlerine göre işlem tesis edilir.”

679 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’de bunlar yazılıydı. Metinden anladığımıza göre ortada bir yargı kararı ve dolayısıyla yargılama da yoktu. Listede bulunan kişilerle ilgili birilerinin “kanaati” olumsuzdu ve dolayısıyla o kişilerin “ihraç” edilmesi yani işinden atılması gerekiyordu. Ne büyük elzemdi şu “kanaat”, ne büyük kehanet, yetenek belki de “kerametti”; öyleydi zira işten çıkarılan kimselerle ilgili ortada en ufak bir yargılama dahi yoksa, eldeki tek delil birilerinin o büyük kanaati olacaktı.

33 yıllık memur olan ve aynı zamanda Türkiye Sakatlar Derneği Ankara Şube Başkanlığı’nı da yapan Mithat Tokur işte bu kararname ile işten çıkarıldı. Aynı kararnamede işten çıkarılan bir diğer kimse de Avukat Arzu Şenyurt Akdağ’dı.

Engelli Kadın Derneği Kurucu üyeliğinde de bulunan Akdağ’ı pek çok meslektaşından ayıran engellilerle ilgili yaptığı çalışmalardı. Fiziksel olarak gören ama zihinsel olarak kör olan gözlere, ruhen apaçık lakin görmeyen gözleriyle seslenmeye çalışıyordu Akdağ. KHK’larla ihraç edilenlerden biri de Burdur Cezaevinde düzenlenen operasyon sonrasında bir kolunu kaybeden Veli Saçılık idi. Saçılık görevden alınması sonrasında duygularını en yalın haliyle şöyle ifade etmişti: “Zaten kolumu aldılar, işimi de alarak beni kolsuz, kanatsız bırakmak istiyorlar. Buna baş eğmeyeceğim”

Türkiye’de adaletin ve dahi iktidarın insanları çoktandır kolsuz kanatsız bırakmaya çalıştığı hepimizin malumu. Öyle ki, bugün işten çıkarılanlar, memleketi parsel parsel ‘örgüte’ satanlar değil de, örneğin sayıları otuzu aşan bir “engelli” gurubu ile akademisyenler ve iktidara muhalif emekçiler  ise, memleketin daha gidecek bir yeri kalmamıştır. Peki ya biz; uçuruma itilmeye çalışılan, tek güvencesi olan işini kaybeden, hayatla bağı daha da zayıflayan, “kurbanlara” sahip çıkıyor muyuz? Yoksa biz de bu olaylara şöyle bir “göz ucuyla bakıp” geçiyor muyuz?  “O halde” biz ne kadar “masumuz”?

Hasan Ali Toptaş bir söyleşisinde günümüz insanına dair şu değerlendirmede bulunur: “Gezegenimizdeki bütün insanlar kötüleşiyor sanki. Topyekûn çıldırıyoruz. Ben 1970’li yılları özlüyorum. 70’li yıllardaki düşmanlığın bile bir zarafeti vardı. Şimdi dostluk bile zarafetin uzağında. Çok tuhaf bir yere gidiyoruz ama hayırlısı.”

Açıkçası bu umursamazlıktan, bu pek rahatına düşkün bakışlardan, konuşmalardan ve çokça yok saymalardan bir hayır çıkacağını sanmıyorum. Kötülük almış başını giderken, iyilik emekleme çabasını bile göstermiyorsa, safların keskin bir biçimde ayrılığından söz edemeyiz pek. “Ateş düştüğü yeri yakar” elbet, peki ya yangın da öyle miydi? Bugün memleketin gündemi ateşten çok yangınla tanımlanıyor ve bir yudum sudan öteye geçmiyorsa tepkiler, masumiyette kulağa hoş gelen bir ifadedir artık.

Adı Hüsnü Gençtürk. Ankara’da yaşıyor. O da bir kararname ile işinden çıkarıldı. İki sakat çocuğu var.

Çocuklarından Uğur 21 yaşında epilepsi hastası. Yüzde 99 engelli raporu var ve yatalak bir şekilde yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Son dönemde 80 kilodan 40 kiloya kadar düşmüş. Uğurun kardeşi Sibel’de epilepsi hastası. 16 yaşında. Sık sık bilincini yitiriyor; kaşık tutamıyor misal, tek başına yemek yiyemiyor. Tuvalete dahi anne ve babası götürüyor Sibel’i. İşte bu ailenin babasını işten çıkardı Mamak Belediyesi. Hüsnü Gençtürk aynı zamanda o evin tek çalışanıydı. Uğur ve Sibel’in annesi pek çok anne gibi kahrolmuş bu duruma. Bunu gözlerinde büyüyen hüzünden, acıdan, telaştan ve sözlerine yansıyan şu cümlelerinden anlıyoruz: “Çocuğumun yatağını bile onlar getirdiler. Hasta yatağını getirdiler. Evime gelip oturdular. Durumumuzu bildikleri halde neden bunu yaptılar. Ben çok sormak istedim, bırakmadılar?”

Hüsnü Gençtürk, sosyal medyada yaptığı birkaç paylaşım dışında kendisine atfedilebilecek bir suç unsurunun bulunamayacağını dahası o paylaşımların da demokratik hakkı olduğunu ifade ediyor. Ve akabinde yaşadıklarını dair mealen şunları ekliyor: "Alevi olduğum ve Atatürk’ü, laikliği savunduğum için yapıldıysa bu suçlamalar ve başıma gelenler bu yüzdense ben bunları kabul etmiyorum”

Nihai olarak başta adalete, iktidara, bize ve hayata şöyle sesleniyor Hüsnü Gençtürk: "Çocuklarımın masraflarını anca maaşım karşılıyordu. Şimdi bu da kalmadı. Yaşananlar çocuklarımı ölüme terk ettikleri anlamına geliyor. Artık bize, aile sağlık merkezi de bakmayacak. Ben memurken oraya gidiyorduk. Özele götürmemiz imkansız. Ben 54 yaşında iş arıyorum. Bana yapılanları kabul etmiyorum. Vicdanı olan yetkililere sesleniyorum. İşimi geri istiyorum.”

Çocukluğumu geçirdiğim köydeki evimizin aslında hiçte öyle büyük olmadığını dahası odalar için dar bile dediğimi yıllar sonra evimize “büyük” gözlerle baktığımda fark etmiştim. Bu farkındalıkta bir şey daha ortaya çıkmıştı ki, evimize çıkan merdivenler oldukça dikti ve yürümeyi zorlaştırıyordu. Oysa ben çocukken dahi o merdivenlerden çıkarken hiç zorlandığımı hatırlamıyorum. Belki odaları dolduran neşenin, sevincin, mutluluğun büyüklüğünden, evin küçüklüğü ve merdivenlerin dikliği ortadan kayboluyordu o yıllarda. İçinden geçmekte olduğumuz ve sakat çocuklara bile kötülük etmeye çalışan bu günlerde bize lazım olan küçük odalarımızdaki sade mutluluklar belki de. Yani, odalarımızı küçültebilirler hatta evlerimizi yıkarlar ve şimdi olduğu gibi belki bizi işimizden de edebilirler; yeter ki bütün bunlara rağmen biz birbirimizin yanında durabilelim; dayanışma ağları kurabilelim; işi olmayanın işi, evi olmayanın evi, sözü olmayanın sözü olabilelim.

Maalesef bugün bize yaralayan en büyük acı bu: “yokluğumuz”; var gibi görünüp “yokluğu” seçişimiz. Bütün bu olaylar yanı başımızda yaşanırken, görmüyor, duymuyor, yaşanmıyor gibi davranmamız. Örneğin Ankara’da Uğur ve Sibel’in evine düşen o büyük ateşi, mum alevi gibi haber ediyoruz. Üş beş satırla duyuruyor sağa sola, sonra sanki o evde yangın yokmuş gibi davranıyoruz. Öyle değil işte. O evde yangın var ve ne yazık ki, biz o yangına koşmuyoruz; dilimizle, yüreğimizle, aklımızla o yangını içimizde yaşamıyoruz. Hal böyle olunca da; sırasıyla koca bir ülke yangın yerine dönüşmeye başlıyor.

“Ah ey ayrı ayrı ince güzel

Birlikte sağırlaşan kalabalık

Bu kaçıncı gözlerini çevirdiğin”

“Sağırlaşan kalabalık” adlı şiirini böyle noktalar Şükrü Erbaş. Zalime, zulme, haksızlığa alışmanın; ona boyun eğmenin, çirkinliği sıradanlaştırmanın pek kötü bir yüzüdür sağırlık. Üstelik bu kez sağır olan kulaklarımız da değil yalnızca; sözlerimiz, kalbimiz, bilincimiz de sağır artık.  

Sözü kıymetli yazar B.Sadık Albayrak’ın “Fırtına İklimi” kitabından aktaracağım bir değerlendirme ile noktalamak istiyorum. Yalnız ona geçmeden bir kez daha yinelemek gerekirse  şunu ifade etmeliyim ki; bugün asıl korkunç olan “iyilerin” yalnızlığı, sessizliği ve “kötülere dönüşme” ihtimalidir. Çünkü çok keskin bir yol kavşağındayız artık; ya dayanışma ağları ile o kavşaktan sağ salim çıkacağız ya da uçuruma giden o yolda “insanın” çığlıklarla ölmesine seyirci kalacağız. Bakın bu noktada Marks bizi nasıl uyarıyor: “Zalimlik, korkaklığın zorla kabul ettirdiği yasaların karakteristik özelliğidir çünkü korkaklık ancak zalim olursa enerjik olabilir. Buna karşın kişisel çıkarlar her zaman korkakçadır. Çünkü kalbi, ruhu her zaman burkulup zedelenebilen bir dış nesnedir. Üstelik kalbi ve ruhunu kaybetme tehlikesi karşısında kim titrememiştir. Üstün özü insan olmayan, yabancı malzemeden bir öz ise bencil yasa koyucu nasıl insan olabilir?"

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)