• BIST 107.229
  • Altın 142,587
  • Dolar 3,5512
  • Euro 4,1287
  • İstanbul 34 °C
  • Ankara 34 °C
  • İzmir 36 °C
  • Adana 35 °C
  • Antalya 31 °C

Tarık Akan geldi...

Ali Haydar NERGİS

 Bir gelen var... 

    Koridordaki ayak sesleri yaklaşıyor.                                                                                                                                                                        Berkin Elvan, kapının arkasında, bilyeleriyle oynuyor.                                                                      Çift kanatlı kapı gürültüyle açılıyor.      
İçeri gireni görüyor, bir çığlık atıyor Berkin:                                                                                                                   ’’ Tarık Akan geldi!... Tarık Akan geldi!.. Ali İsmail Abi, Tarık Akan geldi!’’  
Herkes kapıya yöneliyor.Bir koşuşturma başlıyor.Tarık Akan, koşarak yanına gelen Berkin Elvan’a sarılıyor, yanaklarından öpüyor.’’Bilye oynamayı burada da terk etmemişsin, küçük ’terörist’ seni...’’ diyor.Sonra, Ali İsmail’in geldiğini görüyor. Sarılıp onu da öperken gözleri doluyor; ’’Ethem Sarısülük, Apocan ve diğer Gezi’ciler de buradalar mı? Hasretinize dayanamadım, bakın, ben de geldim!’’diyor.
 Deniz’le Mahir kapıya yakın bir yerde duruyorlar. Sonra, Yusuf, Hüseyin, Sinan ve Kaypakkaya da geliyor yanlarına. Hep birlikte, bir marş söylüyorlar Tarık Akan’ı karşılarken:
Gün doğdu hep uyandık                                                                                                         Siperlere dayandık                                                                                                          Bağımsızlık uğruna                                                                                                                     Al kanlara boyandık.
’’Tarık Amca, ver çantanı ben taşıyayım’’ diyor Berkin. Küçücük bir çanta almış yanına. İçinde diş fırçası, traş takımı, iki kitap, bir de pijamaları var; fazla eşye almamış.
Özgecan geliyor, canım Özgecan...Bir tepsiye doldurduğu çayları dağıtıyor,’’ Hoş geldiniz Tarık Ağabey!’’ diyor. 
Tarık Akan,’’Uzun yoldan geldim, çay iyi geldi’’ diyerek teşekkür ediyor  Özgecan’a.
Hep birlikte salonun ortasına doğru ilerliyorlar..
Salondakiler şaşkınlık içindeler. Bu kadar  erken beklemiyorlardı bu’davetsiz konuğu’ .
Önce Adile Naşit çığlık atarak geliyor ’Hababam Sınııfı’nın ’Damat Ferit’ini karşılamaya.. Ardından Kemal Sunal, Sadri Alışık, İhsan Yüce. Sami Hazinses, Danyal Topatan, Vahi Öz.. değil.
Yılmaz Güney, kollarını açmış bekliyor.Yüzünde her zamanki hüzünlü gülümsemesi var:
’’Gel bakalım Haydar Ali!’’ diyor.
’’Haydar Ali’’ Tarık Akan’ın, ’’Kan’’ filmindeki adı...
Hemen sinema ile başlıyorlar söze. Yılmaz Güney, müziklerini Ahmet Kaya’nın yapacağı bir film hazırlığı hazırlığı içinde. Oradakilerin hepsine filmde rol verecek. Senaryoda Tarık Akan’a rol yok. Şimdi, ona uygın bir rol bulmak gerekecek.
Yılmaz Güney, Erkan’ı çağırıyor, ’’Haydar Ali’yi gezdir, buraları tanısın biraz. Filmin çekileceği yerler hakkında bilgi ver!’’ diyor. Bu Erkan, ’Endişe’ filminin Erkan Yücel’i. Tarık Akan’a dostça sarılıyor. Hep o aceleci tavrı ile’’Hemen başlayalım, çok işimiz var!’’ diyor. r.
Dışarıya çıkıyorlar.Hava soğuk, kar serpiştiriyor.
 Yanlarına iki kişiyi daha alıyorlar. Biriini tanıyor Tarık Akan. Elinde sazı olan kişi, bozkırın tezenesi Neşet Ertaş. Diğerini tanımıyor. Pos bıyıklı, aksi bakışlı yaşlı bir Kızılbaş.O da kim ola ki?
 ’’ Bunlar neden bizimle geliyor?’’diye soruyor Tarık Akan.
’’Onların işleri var, yerlerine bırakacağız’’ diyerek yanıtlıyor Erkan Yücel.
 Liman gibi, havaalanı gibi bir yere geliyorlar.’’Atlayın araca!’’ diyor Erkan Yücel. Ne aracı? Uçak desen, uçak değil; gemi desen, gemiye de benzemiyor.Üstü açık, motoru, kumanda odası olmayan, şimdiye dek hiç görmediği tuhaf bir araç. Birden havalanıyorlar. Işıklı, büyük bir tünele giriyorlar. Saatlerce yol alıyorlar.Uzun koridorlardan, karanlık tünellerden, denizlerden, yer altı mağaralarından  geçiyorlar.Yanlarındakiler suskun.Tarık Akan, merakla etrafına bakınıyor. Erkan Yücel, gülümsüyor:
’’ Zaman tüneli bu!.. Altı yüz, yedi yüz yıl gerilere gideceğiz şimdi...’’
Yıldızların, gezegenlerin arasından geçerek Anadolu’da bir kasaba meydanına iniyorlar.
Göl kenarındaki bu kasabanın adı İznik. Sokakta dolaşan insanların belden yukarısı çıplak. Öküzlere bağlanmış kağnılar dolaşıyor kasaba meydanında. 
Çardaklı bir evin salonunda, sedire bağdaş kurmuş yaşlı bir derviş oturuyor.
Birlikte yolculuk yaptıkları pos bıyıklı Kızılbaş aniden yerinden kalkıyor, araçtan iniyor, gidip onların meclisine katılıyor.
Sedirde oturan dervişi soruyor Tarık Akan.
’’ Şeyh Bedreddin bu! Yedi yüz yıl gerilerdeyiz unutma!’’
’’Bedreddin 
ak bir koyun postu üstüne 
oturmuş. 
Hattı talik ile yazıyor 
 «Teshil»i. 
Karşısında diz çökmüşler 
ve karşıdan 
bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona. 
Bakıyor: 
Başı tıraşlı 
kalın kaşlı 
ince uzun boylu Börklüce Mustafa. 
Bakıyor: 
kartal gagalı Torlak Kemâl.. 
Bakmaktan bıkıp usanmayıp 
bakmağa doymıyarak 
İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar.. ‘’(1)

Meclisteki konuşmalara birlikte kulak veriyorlar.
Şeyh Bedreddin,  bütün insanların eşit olacağı bir dünyadan söz ediyor. ’Yarin gül yanağından gayrı her şey ortak olmalı!’’ diyor.
’’ Peki, bizden ayrılan  o pos bıyıklı adam kimdi?’’
Erkan Yücel gülümsüyor:
’’ O mu? O, Şıh Mamo, Torosların Binboğa kolundan, Sarız,  Afşin yöresinden aksi bir Kızılbaş! Bedreddin’in yolunu izleyenlerden. Bedreddin’den altı yüz yıl sonar, diyar dolaşıp  ’ Sınırları kaldırın, çitleri yıkın!’diyerek halkı isyana çağırıyor. ‘’
’’Gidelim artık!’’ diyor Tarık Akan.                                                                                                 ’’Dur daha, Şeyh Bedreddin’in asılma sahnesi var!’’
Yeniden araçlarına biniyorlar. Başka bir kasaba meydanına geliyorlar.
’’ Burası neresi?’’
’’Burası Serez bakırcılar çarşısı...’’
Karanlık çökmüş her yana. Serez çarşısına yağmur çiseliyor.
Kadınlar; ak sakallı, nur yüzlü ihtiyarlar ağlaşıyor!...
Yapraksız, kupkuru bir ağaçta bir ceset sallanıyor; 
Şeyh Bedreddin’i asmışlar!..        
’’Yağmur çiseliyor, 
beyaz ve çıplak mürted ayaklarının 
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.
Yağmur çiseliyor, 
Serez’in esnaf çarşısında, 
bir bakırcı dükkânının karşısında 
Bedreddin’im bir ağaca asılı.
Yağmur çiseliyor. 
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir. 
Ve yağmurda ıslanan 
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin 
                                        çırılçıplak etidir.’’(2)
 Erkan’ı kolundan tutarak sürüklüyor Tarık Akan:’’Hemen gidelim, uzaklaşalım buralardan!’’
Nereye gitseler, her yan, kan revan!
Bir ulu ozan.. Seyyid Nesimi... Hasır bir çulun üzerinde oturuyor. Güç anlaşılan eski bir Türkçe ile şiirler okuyor. Neşet Ertaş, sazını alıyor, o da terk ediyor onları. Gidiyor, Seyyid Nesimi’nin dizinin dibine oturuyor:
Ben Melamet hırkasını
Kendim giydim eğnime
Ar- u namus şişesini
Taşa çaldım kime ne
(...)
Sofular haram demişler
Bu aşkın badesine
Ben doldurur ben içerim
Günah benim kime ne
Önlerinde bir şarap testisi duruyor. Seyydi Nesimi, arada bade  dolduruyor; birlikte içiyorlar.
Tarık Akan,
’’ Bu devirde şarap ha!’’ diyor.
’’Evet,  ama bedelini çok ağır ödeyecek!’’ 
Gerisini biliyor Tarık Akan... ’Enel hak’ dediği için; ’’Tanrı benim, ben tanrıyım; tanrı benim içimdedir’’dediği için, Seyyid Nesimi de, Hallac-ı Mansur gibi öldürüldü. Derisini yüzdüler. İbret olsun diye, cesedini parçalara ayırıp günlerce beklettiler...
Öfkeden dudakları titriyor  TarıkAkan’ın:
’’ Tamam, yeter; geldiğimiz yüz yıla dönelim artık!’’
’’ Biraz daha buralardayız. Pir Sultan’ın yaşadığı yüzyıla geçmemiz gerekiyor.Orada da görmemiz gereken sahneler var.. ’’
Sivas’ta bir mahkeme kurulmuş.
Kadı, yüksekçe bir kürsüde oturuyor.
Karşısında, elleri, kolları zincirle bağlanmış, ama dimdik duran sakallı ihtiyarın adı Pir Sultan Abdal...
Kadı, yüzüne karşı onun suçlarını sıralıyor:
’’ Kadıları, hırsızlıkla, haram lokma  yemekle suçlamışsın!...’’
Pir Sultan, sağına, soluna bakınıyor:
’’ Bana köpeeklerimi getirin!’’ 
Kangal kırması iki köpeği huzura alıyorlar. Köpekler, Pir Sultan’ı görünce yanına gidip ellerini, yüzünü yalıyorlar. Orta yere, biri haram, diğeri  helal  etle dolu iki çanak bırakıyorlar.  Köpeklerin ikisi de, önce  haram çanağa yöneliyor, koklamaya başlıyorlar. Köpeklerin haram eti yiyeceğini sanan Kadı, gülümsüyor. Pir Sultan da gülümsüyor. Ancak, onun gülümsemesinin anlamı başka. Köpekler, kokladıkları haram çanaktan uzaklaşıp helal çanaktaki eti yemeye başlıyorlar. O zaman şöyle diyor Pir Sultan:
 Koca başlı koca kadı, 
Sende hiç din iman var mı
Haramı, helali yedi, 
Sende hiç din iman var mı 

Fetva verir yalan yulan, 
Domuz gibi dağı dolan. 
Sırtına vururum palan, 
Senin gibi hayvan var mı 

İman eder, amel etmez,
Hakk'ın buyruğuna gitmez. 
Kadılar yaş yere yatmaz, 
Hiç böyle bir şeytan var mı

Pir Sultan'ım, zatlarımız, 
Gerçektir şöhretlerimiz. 
Haram yemez itlerimiz, 
Bu sözümde yalan var mı
Pir Sultan’ı da Sivas’ta asıyorlar.
’’Şimdi  yüzyılımıza geri dönebiliriz artık. Ancak, Sivas’tan ayrılmayacağız.’’ diyor Erkan..
Sivas Madımak Oteli’nden dumanlar  yükseliyor. 
 Otel önünde bekleyenler ’tekbir’getiriyor, ’’dinsizlere ölüm!’’ diye bağırıyorlar.  Aşık Nesimi, Muhlis Akarsu, Metin Altıok, Behçet Aysan, Asım Bezirci,  Hasret Gültekin, Asaf Koçak ve  Edibe Sulari orada yakılarak öldürülüyor!
Tarık Akan’ın yüüzü asık! Erkan Yücel suskun!
Oradan bir deniz kenarına geçiyorlar. 
Azgın dalgalar,  taşlarla örülmüş  kalın surları eritmeye çalışıyor..
İçeriden bir ses yükseliyor  gök yüzüne doğru:
’’Başın öne eğilmesin                                                                                                                        Aldırma gönül aldırma                                                                                                                  Ağladığın duyulmasın                                                                                                                     Aldırma gönül aldırma       
Derlerin kalkınca şaha                                                                                                                                Bir sitem yolla Allaha                                                                                                                                Görecek günler var daha                                                                                                                     Aldırma gönül aldırma 
’’ Anladım, burası Sinop zindanı. İçerideki de Sabahattin Ali olmalı’’  diyor Tarık Akan.  
Onu da başını taşla ezerek öldürmüşler!                                      
Başka bir yerdeler...
İri yarı, saçları dalgalı  koca bir adam.
Deniz kenarına oturmuş. 
Sırtı dönük.
Nazım Hikmet bu. Denize karşı şiir okuyor:
’’      Karşı yaka memleket                                                                                                                                    Varna’dan sesleniyorum                                                                                                                                              İşitiyor musun Memet Memet                                                                                                                                                        Karadeniz akıyor durmadan                                                                                                                               Deli hasret, deli hasret  Oğlum sana sesleniyorum                                                                                          İşitiyor musun                                                                                                                                                  Memed, Memed!’’
’’ Tamam şimdi, arkadaşların yanına dönebiliriz.’’ diyor Erkan .
Etrafı yüksek ağaçlarla kaplı, çiçekl bir köşkün önüne geliyorlar.
’’ Burası ne?’’ diye soruyor Tarık Akan.
Parmağıyla ’Sus!’ işareti yapıyor Erkan Yücel, ’’Sessizce pencereden içeriye bak!’’ 
Görürü görmez, tanıyor Tarık Akan. 
Heyecanla:
’’ Mustafa Kemal bu!’’.
Erkan Yücel gülümsüyor:
‘’Yanındaki de  öteki ‘ayyaş’ İsmet İnönü... Zaman zaman  bizi görmeye geliyorlar.Yılmaz abi, ilk fırsatta  seni tanıştırır; son durumları anlatırsın...’’
Yol boyunca bindikleri  garip aracı aldıkları yere bıırakıyorlar. Arkadaşlarının bulunduğu salona geliyorlar.
Yılmaz Güney, yanlarına geliyor:
‘’ Nerede kaldınız, merak ettik size!’’ diyor.
Sonra, Tarık Akan’a dönüyor:
’’ Nasıl geçti Haydar Ali? Senaryo kafanda canlanmaya başladı  mı? Seninle oturup senaryoyu yeniden  gözden geçireceğiz. Sana uygun bir karakter yaratacağız. Haydi, siz gidin, yemeğinizi yiyin,  dinlenin. Yine görüşürüz. Nnasıl olsa , bundan sonra hep buradayız!...’’
Levent Kırca, yanlarına geliyor:
’’ Çocuklara fazla iş yükleme Yılmaz, onlar bana da lazım. ı ’Olacak O Kadar ’ programlarında oynatacağım onları... ’’
Barış Manço, ’Hababam Sınıfı’ korosu kurmuş, ’’ Gül Pembe’’ şarkısını çalıştırıyor.
Cem Karaca, bir kenarda düşünüyor.
Kazım Koyuncu, hüzünlü bir şarkı tutturmuş, ’’Hoşça kal/ gidiyorum işte!’’
Aşık Mahzuni’nin derdi dağları aşmış,  Tarık Akan’ı görünce, ’’ Bu kadar erken gelmeyecektin kardaşım; ne işin vardı buralarda!’’ diyor.
Ruhi Su, Aşık Veysel, Feyzullah Çınar, karşilikli saz çalıp halk türkü söylüyorlar.                                   Bedri Rahmi, onları dinlerken,  duygularını şiire döküyor:’’ Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası/ Ayak seslerinden tanırım/ Ne zaman bir köy türküsü duysam/ Şairliğimden utanırım’’ 
Dünyada bir araya gelme fırsatı  bulamayan Cahit Külebi, Cemal Süreya, Hasan Hüseyin, Enver Gökçe orada  şiirlerini okuyorlar birbirlerine.
Özdemir Asaf, derbeder şiirlerinden birini daha kleme alıyor.
İlhan Selçuk, ile Melih Cevdet Anday, o günkü  Cumhuriyet’in manşetini merak ediyorlar..
Türkân Saylan, bir yanına Avukat  Elif Tuncer’i, diğer yanına ’’İslamda kadın hakları’’ düşüncesini savunduğu için  tellerle boğularak toprağa gömülmüş Gonca Kuriş’i almış, ’’kardelen’’lerin geleceğini konuşuyorlar. Özgecan, sessizce onları dinliyor.
Hrant Dink, kapının önünde, ’’ürkek’’ güvercinlerine yem veriyor.
Can Yücel, yine kızmış, volta atarken birilerine küfür ediyor .
Yaşar Kemal, etrafına toplananlara  başından geçen bir Çukurova hikayesini anlatıyor gür  sesiyle.:
‘’ Bizim Hemite ile Çardak Köyü birbirine çok yakındır.. Bir gün, danamız kayboldu. Bulamayınca, bir de Çardak Köyü’nün sazlıklarına bakayım, dedim. Sazlıkların arasında dolaşırken  Çardak’lılar beni uzaktan görmüş, tanımışlar. Birden etrafımı sarıp beni çembere aldılar. Dövecekler, diye korktum, dövmediler..  Beni yere yatırdılar. Tepeme dikilmiş, öylece bakıyorlar. O anda uzaktan yaşlı bir kadın çığlığı duydum. ‘Tamam’’ dedim, ’’ Şimdi bu yaşlı kadın gelip beni kurtaracak’’  Kadın iyice yaklaştı. Tepeme dikildi. Tek gözümle,  ben kurbanlık koyun gibi ben ona bakıyorum; o bana bakıyor. Bir süre beni hayretle süzdükten sonra, ‘Amanın, kadanızı alayım, komünist yakaladık/ komünist yakaladık’ deyince, ben de başka bir şey sandım. Meğersem bu komünistlerin de  bizim giibi, eli ayağı, yüzü gözü varmış’ dedi.’’
Yaşar Nuri Öztürk, Turan Dursun ve Bahriye Üçok’la derin bir sohbete dalmış, öfkelenerek; ’’Bunların İslama verdiği zararı Muaviye bile vermedi’’ diyor.
Mihri Belli, Hikmet Kıvılcımlı yine derin bir Milli Demokratik Devrim(MDD)  ve ’Sivil, asker, aydın bürokrat’ tartışmasına girmişler.  Konuşulanları dikkatle dinleyen Hasan Yalçın, ara sıra ironik çıkışlarıyla arı kovanlarına çomak sokuyor..
Kürt yazarlar  Musa Anter, Mahmut Baksi ve Mehmet Uzun,  aralarında ’’Kürtlerin tarihte uğradıkları ihanetleri’’ konuşuyorlar....
Halil İnalcık, Kemal Tahir, Şevket Süreyya Aydemir, Doğan Avcıoğlu , Atilla İlhan, Doğan Avcıoğlu, bir masanının  etrafında, Türkiye’nin geleceğini  tartışıyorlar. Karamsar değiller, Türkiye’nin güzel geleceğine olan inançlarını yitirmemişler.
Aydınlık yüzlü romancıları  Orhan Kemal, Fakir Baykurt ve Dursun Akçam; Türtk romanının geleceğini konuşuyorlar... Battal Pehlivan söylenenleri not alıyor.         
Uğur Mumcu ve Cüneyt Arcayürek, Bülent Ecevit’i aralarına almışlar, sıkıştırıyorlar. Ecevit’in yüzü, gözü sıkıntıdan tikler içinde. 
Tarık Akan,  uçsuz bucaksız salondakilere yeniden göz attı, şaşkınlığını gizleyemedi:
’’ Bu kadar çok muyuz burada, ne çok ölmüşüz!’’dedi.
Peki, ama burası neresiydi? Neredeydiler şu anda?
Burası, ne sizin cennetinizdi; ne de cehenneminiz...
Gök yüzünde bir yerlerde, ışıklar içinde, yıldızların arasındaydılar...
(1),(2): Şeyh Bedrettin Destanı- Nazim Hikmet
[email protected]

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : +90 212 963 1051 (pbx)