• BIST 107.901
  • Altın 151,680
  • Dolar 3,6982
  • Euro 4,3411
  • İstanbul 21 °C
  • Ankara 19 °C
  • İzmir 25 °C
  • Adana 28 °C
  • Antalya 24 °C

Taşlar yerine otururken karşı taraf ve bizim taraf

Ender HELVACIOĞLU

Karşı tarafta (iktidar katlarında) taşlar yerine oturuyor; hele Erdoğan’ın Trump ile görüşmesinden sonra… Bu durumda bizim taraftaki taşların da yerine oturması beklenir.

Erdoğan-AKP iktidarının, küresel sermayenin, ABD’nin, AB’nin ve Türkiye büyük burjuvazisinin desteğini yitirdiği, bir kesim cami cemaatinin (siyasal İslamcılar, tarikatlar) dışında bir desteğinin kalmadığı ve tarihinin en güçsüz döneminden geçtiği değerlendirmesinin gerçeği yansıttığını düşünmüyorum.

Eğer gerçek böyle olsaydı, AKP, Türkiye gibi bir ülkede üç gün bile iktidarda kalamazdı. İktidarının devamını rejimi değiştirme kararlılığı ve inadına bağlamak da pek açıklayıcı olmuyor. AKP karşıtları olarak sayılan güçler bu kararlılık ve inattan yoksunlar mı? Kaldı ki, politik arenada kararlılığın ve inadın tek bir kaynağı vardır: Güç!

Neyse, bazı olgulara göz atarak tartışalım.

***

Birinci yanlış, AKP-Erdoğan’ın sadece “bir kesim cami cemaati” tarafından desteklendiğinin sanılmasıdır.

Cami cemaati dediğimiz kimdir?: Muhafazakârlık derecelerine göre sıradan halkımız. AKP’nin, bu toplamın merkez sağcı ve sıradan muhafazakâr kesimlerinin değil, sadece sistem karşıtı siyasal İslamcı tabanın, tarikatların desteğini alabildiği söyleniyor. Yani Erdoğan, toplumun taş çatlasa yüzde 10-15’ini kapsayabilecek bir tabanın desteğiyle yedi düvele başarıyla meydan okumuş oluyor.

Oysa gerçeğin böyle olmadığını AKP’nin aldığı oy oranından da biliyoruz.

AKP-Erdoğan iktidarını destekleyen güç odaklarını sayalım:

1) Türk devleti: AKP sadece devlet tarafından desteklenmiyor, bizzat (önemli ölçüde) devleti ele geçirmiştir de. Emniyet, ordu, yargı, parlamento, eğitim organları vb. gibi devlet kurumları esas olarak AKP’li kadrolar tarafından yönetilmekte ve yönlendirilmektedir. İktidar karşıtı toplumsal hareketler karşılarında cami cemaatini değil, polisi, jandarmayı ve yargıyı buluyorlar.

Türk devletinin AKP’li olmayan (giderek darlaşmış) ulusalcı kesimlerinin de Erdoğan’ı destekledikleri, daha doğrusu -bugün için- Erdoğan’la yol alınması gerektiğini düşündükleri görülüyor. Bunu anlamak için AKP’li olmayan (ama farklı pozisyonlarla da olsa devlet refleksini temsil eden) üç ismin kritik anlardaki tutumlarına bakılabilir: Bahçeli, Baykal ve Perinçek.

Ergenekon-Balyoz sanıklarının bir anlaşma sonucu salıverildikleri de artık sır değil. Bu bir devlet anlaşması: Erdoğan kalacak, FETÖ ve PKK’nın üzerine gidilecek, ulusalcılar çıkacak ama Erdoğan karşıtlığını bırakacaklar. Örneğin Perinçek, “Erdoğan bizim mevziimize geldi, Türkiye’nin dinamiklerine (siz onu Türk devleti olarak anlayın) teslim oldu” derken, gerçeği -kendi penceresinden- ifade etmekteydi.

Kısacası Türk devletinin AKP’ci ve ulusalcı kanatları -bugün için- Erdoğan iktidarının devamı noktasında uzlaşmışlardır. Bu, oldukça ciddi bir güç. CIA destekli FETÖ darbe girişimini boşa düşürecek (“kontrollü patlatma” da denilebilir) çapta bir güç!

2) Türkiye’nin büyük burjuvazisi: AKP 15 yıl içinde kendisine bağlı bir büyük burjuva kesim yarattı. AKP’nin sunduğu legal-illegal olanaklarla hızla palazlandılar ve kaderleri mevcut iktidarın devamına bağlı. Bu kesim AKP-Erdoğan iktidarını tartışmasız destekliyor.

Türkiye’nin klasik büyük burjuvazisinin de -bazı mesafelere karşın- Erdoğan iktidarı ile şimdilik fazla bir sorunu yok. Bunu ellerindeki medya organlarının çizgisinden de anlayabiliriz. Burjuva dünyasında destek, gönül değil mide kanalıyla olur ve mevcut koşullarda klasik büyük burjuvazimizin midesini AKP iktidarından daha fazla dolduracak bir seçenek oluşmuş değil. Dolayısıyla Reis’in bazı aşırılıkları ve dış dünyaya boş efelenmeleri (ki bunlar cemaatin desteği için işlevlidir) kulak ardı edilerek ve zamanla törpülenerek Erdoğan-AKP iktidarının devamından yanalar. Karşılıklı ayarlarla “mantık evliliği” sürdürülüyor.

3) Küresel sermaye ve emperyalistler: ABD ve AB’nin Erdoğan iktidarına yaklaşımı da Türkiye büyük burjuvazinin yaklaşımına benzer. Doğal olarak bu ilişkide karşılıklı ayar yok; ayarı veren emperyalist odaklar. Fakat Erdoğan’ın hâlâ “ayar verilebilirlik” sınırları içinde kaldığı ve daha “işlevsel” bir seçeneğin bulunamadığı anlaşılıyor. Bence darbe girişiminin başarısızlığında da bunun rolü büyük.

Erdoğan’ın da zaten dış politikadaki bütün çabası hâlâ “en işlevsel kişi” olduğunun gösterilmesi. ABD yönetimi ile yapılan güncel tartışmanın “YPG yerine bizi tercih edin” çerçevesinde kalmasından da bu anlaşılabilir. Arada bir yaptığı sözde şantajlar da daha işlevsel bir seçeneğin yokluğu ile açıklanabilir. Kaldı ki, emperyalistlerin Türkiye’nin başında, önceki suçları belgeli, dolayısıyla her türlü şantaja açık bir iktidarın bulunmasını yeğledikleri bellidir.

Toparlarsak: AKP-Erdoğan iktidarı, Türk devletinin, Türkiye büyük burjuvazisinin ve başta ABD olmak üzere emperyalist odakların desteğini -başta seçeneksizlik olmak üzere- şu veya bu nedenle hâlâ arkasında bulabilmektedir. Ayakta kalabilmesinin (inadının ve kararlılığının da) esas nedeni budur. “Cami cemaati” denilen halk desteğinin de -giderek erimekle birlikte- hâlâ toplumun yüzde 40-45’ini (sanıldığı gibi sadece radikal İslamcı kesimleri değil) kapsadığını unutmayalım. Zaten “seçeneksizlik” ve “işlevsellik” olgularının temelinde de bu halk desteği yatıyor.

Bunun kırılgan bir destek olduğu ortada. Ama kırılması için bir “kırıcı”nın olması gerekir.

***

İkinci yanlış, AKP karşıtlığının bir “aritmetik toplam” olarak düşünülmesinden kaynaklanıyor. Böyle yaklaşıldığında ABD’den sosyalistlere kadar son derece geniş bir “cephe”nin AKP’nin karşısında mevzilendiği gibi bir yanılsama ortaya çıkıyor.

Oysa öyle değil. AKP-Erdoğan karşıtı olarak sayılanların birbirleriyle olan çelişkileri AKP ile olan çelişkilerinden daha derin olabiliyor.

Örneğin, AKP iktidarının sosyalizme açılma potansiyeli de taşıyan (bu ciddi bir siyasi önderlik anlamına gelir) bir halk hareketi ile devrilmesinin, küresel sermaye, emperyalistler ve Türkiye büyük burjuvazisi tarafından onaylanması herhalde düşünülemez. Böyle bir durumda onların yeri bellidir.

Benzer şekilde, AKP iktidarının bir emperyalist müdahale ile devrilmesini de bu ülkenin yurtsever, cumhuriyetçi, emekçi halkının ve -bir kısım işbirlikçi-liberal “solcu” dışında- anti-emperyalist sosyalistlerinin içlerine sindirmesi olanaksızdır. Öyle olsaydı FETÖ darbe girişimi bütün Haziran kitlesi tarafından desteklenir ve milyonlar sokaklara dökülürdü. Emin olun, böyle bir emperyalist müdahale, cami cemaatinden Haziran kitlesine topyekûn Türkiye halkını karşısında bulacaktır.

Kısacası, AKP karşıtlığının, bırakın homojen bir yapıda olmasını, birbirine zıt pozisyonlar barındırdığını bilmek gerekir. Bu anlaşılmazsa çok yanlış politikalara ve olumsuz konumlara zemin hazırlanabilir. Emperyalizmi denkleme katmayan ve mücadeleyi sadece “demokrasi” sorunsalına indirgeyen bir AKP-Erdoğan karşıtlığının Türkiye emekçileri içinde kök salmasına, Türkiye halkını sınıfsal bir zeminde birleştirebilmesine ve dolayısıyla AKP iktidarına karşı devrimci bir muhalefet geliştirebilmesine olanak yoktur.

***

Genel perspektiflere ilişkin birkaç noktaya vurgu yaparak yazımızı sonlandıralım:

- Türkiye toplumunun etnik, mezhepsel veya ilerici-gerici / dindar-laik / modern-geleneksel eksenlere göre bölünmüşlüğünü veri kabul ederek oluşturulan “sol” stratejiler ölü doğar. Bu bölünmüşlüklerden iktidara, hâkim sınıflara ve emperyalistlere bolca ekmek çıkar (zaten ülkeyi yıllardır böyle yönetiyorlar), ama bize çıkmaz.

Referandum sonucunu Türkiye’nin üçe bölündüğü (Evetçiler, Hayırcılar ve Kürtler) biçiminde okuyan ve buradan strateji üreten, örneğin üçü ikiye indirgemeyi (hayırcılar ile Kürtlerin evetçilere karşı ittifakı) öneren yaklaşımlar hatalı olduğu kadar olanaksızdır da. Ne yapacağız “evet” oyu veren emekçileri, yoksulları, bu toplumun en kimsesizlerini; düşman mı belleyeceğiz?

Sosyalistlerin sınıfsal temelli bir strateji üretmekten ve sebatla emekçi halkı kazanmaya çalışmaktan başka çareleri yok. Kaldı ki, son on yılın büyük kitle hareketleri (Cumhuriyet mitingleri, Haziran direnişi ve Referandum) incelendiğinde, hareketin giderek sınıfsal temele oturmaya başladığı görülebilir. Biz bu tarlayı süreceğiz; ürünümüzü buradan alacağız.  

- Emekçi halkı kazanmaya yönelik bir strateji, programının başköşesine anti-emperyalizmi ve vatanseverliği yazmak zorundadır. Ülkemizde ve bölgemizde emperyalist projelerde rol alan, medet uman odaklarla ve örgütlerle araya kalın bir sınır çekilmelidir.

- Popülist değil ama, emek eksenli bir halkçı çizgi sebatla izlenmelidir. Bizim Tanrımız emekçi halktır! Devlet içindeki çeşitli odaklar arasındaki çelişkilerden hareketle oluşturulan stratejiler defalarca kanıtlandığı gibi başarısızlığa mahkûmdur. Ne denli büyük bir halk gücü yaratılırsa, hakim sınıflar ve devlet içindeki çelişkilerden de o denli yararlanılabilir. O güç yoksa, şu veya bu odağın piyonu olunur ancak.

- Son olarak: Bütün yazdıklarımız, bu stratejileri aşamalarıyla birlikte ustalıkla tespit edip hayata geçirecek, bu yolla emekçileri örgütleyecek bir öncü politik odak olmadan suya yazılmış sayılır, lakırdı olmaktan öteye geçemez. Günün en acil meselesi budur.

Emekçi halka (sadece sosyalistlere değil) bir adres göstermek zorundayız. CHP mi, HDP mi, herhangi bir TKP bileşeni mi, ÖDP mi, Haziran hareketi mi, HKP mi, VP mi? Yoksa hiçbiri mi, yeni bir politik oluşum mu? Örgütlü-örgütsüz bütün sosyalistler, hepimiz, bu soruya gerçekçi ve ikna edici bir yanıt üretmekle yükümlüyüz.

Bu soruyu es geçtiğimizde, yazar-çizer oluruz, bilimci-sanatçı oluruz, dergi-kitap çıkarırız, panel-konferans dolaşırız, eylem-eylem koştururuz, belki bir tabelamız da bulunur, 1 Mayıs’larda görücüye çıkarız, hatta -kuramsal anlamda- sosyalist de sayılırız, ama devrimci olamayız.

Genç sosyalist arkadaşlar, bu sorunun yakıcılığını hissedemeyebilirler; mutlu olmak için mevcut konumlarını yeterli görebilirler; ne tür fırsatların neden kaçtığını idrak edemeyebilirler. Sosyalist bloğun çöküşüne doğdular, yoğun bir neo-liberal dalga altında büyüdüler ve neredeyse tüm ergenlik ve gençlik dönemlerini AKP iktidarı altında geçirdiler.

Fakat bizim gibi 50’lerini hatta 60’larını süren, birçok badire atlatan dolayısıyla ciddi deneyim sahibi olan ve mevcut sosyalist-toplumcu oluşumların çoğunu yönlendiren kuşak (tabii hâlâ devrim arayışını sürdürenleri kastediyorum), Türkiye’nin 50 yıldır böyle bir adresten yoksun olduğunu ve bu yoksunluğun alışılageldik yöntemlerle giderilemediğini çok iyi biliyor. Bu alçak düzenin daha da alçaklaşarak sürmesinin başta gelen nedeninin bu olduğunu da biliyor.

Bir devrim borcumuz yok; devrimler nesnel olaylardır. Ama bizim kuşağın bu adresi yaratmak gibi bir borcu ve sorumluluğu var. 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Yazarın Diğer Yazıları
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)