• BIST 105.964
  • Altın 163,195
  • Dolar 3,9325
  • Euro 4,6364
  • İstanbul 13 °C
  • Ankara 1 °C
  • İzmir 5 °C
  • Adana 8 °C
  • Antalya 11 °C

Türkiye’de Akademi: Çürümüş ve Kokuşmuşluğun Hikayesi

Türkiye’de Akademi: Çürümüş ve Kokuşmuşluğun Hikayesi
Akademik kariyerimin başlangıç evresinin ilk 5 senesinde gözlemlediğim nokta şu ki; hele ki sosyal bilimler alanındaysanız, bir kliğin veya birilerinin adamı olmadığınız müddetçe size akademide ‘ekmek de yok, su da’!

Çağlar Ezikoğlu

İki haber önüme düştü son iki günde. İlkinde, Ege Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği Bölümü internet sitesinde bu sabah 09.00 civarında duyurular bölümünde yayımlanan yazıda "Topluma Hizmet Uygulamaları" dersinden kalan öğrencilerin 100 TL bağış karşılığında 100 puan notu ile geçebileceklerini duyurdu. İkincisinde ise, Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler doktora başvurularında yaşandı. Doktora programı için başvuruda bulunan ve Akademik Personel Seçme Sınavı (ALES) puanı 92, Genel Ağırlıklı Not Ortalaması (GANO) 98 olan bir öğrenciye mülakat sonucu olarak 100 üzerinden 5 puan verildiği ortaya çıktı.

Bu iki haberden sonra aslında iyiden iyiye hem akademideki kendi serüvenimin bir bilançosunu yaptım hem de Türkiye’de akademinin yıllar içerisinde nasıl bir çürümüş ve kokuşmuşluğa esir düştüğünü hatırladım. Aslında bu çürümüş ve kokuşmuşluk, siyasi iktidarın son dönemde akademisyenler üzerine kurduğu tahakküm, işten çıkarma veya tutuklamalar ile ortaya çıkmadı. Bu sürecin daha da köklü bir geçmişi var, Türkiye’nin üzerine çöken kurumsal hukuksuzluğun ilk başladığı yıllara dönmek lazım.

ANGAYE OLACAKSIN, YOKSA EKMEK YOK!
Akademiye olan sevdamın başlangıcı aslında akademi ile siyasi iktidar veya güç odakları arasındaki çatışmanın ilk kaotik evresine geliyor. AKP-Fethullah Gülen Cemaati ortaklığında kurulan Ergenekon ve Balyoz kumpaslarının en önemli ayaklarından birisiydi Türkiye’deki akademik camia. Atatürkçü, ilerici laik rektörler ve profesörler bir bir tutuklanıyor, yine üniversite kadrolarındaki ilerici akademisyenler, AKP eliyle akademinin ve YÖK’ün idaresini alan Fethullahçı çete tarafından tasfiye ediliyordu. İşte böyle bir ortamda, bu mesleğe ilk adımımı atmak için çabaladım. Tabi malum çetenin akademisyen alımlarının büyük çoğunluğu kontrol ettiği bir ortamda, siyasi iktidar destekli Fethullahçı torpil sisteminin devletin bütün iliklerine kadar hissedildiği bir durumda, benim Türkiye sınırları içerisinde akademisyen olma hayallerim elbette hayalden ibaret kalmıştı. Sonrasında ise mülakat yani torpil sisteminin var olmadığı ve Cumhuriyet’in kurucusu Atatürk’ün 1929 yılında çıkardığı ‘Ecnebi Memleketlere Gönderilecek Talebe Hakkında Kanun’ ile yurtdışında akademik kariyerime devam edebilme imkanı buldum. Atatürk’ün yurtdışına giden ilk kafileye ‘sizleri bir kıvılcım olarak yolluyorum, alev olarak geri dönmelisiniz’ sözü her ne kadar temel şiarım olsa da, gerçekte Fethullahçı çetenin işgali altındaki akademiye Türkiye sathında giriş iznimiz olmadığı için mecburi bir sürgündü bu. ‘Angaje olmadan, birilerinin yandaşı olmadan bu ülkede bilimin içinde de yer alamazsın, akademiye de giremezsin’ ilkesini görmüştüm ilk defa.

Bu süre zarfında Fethullahçı akademisyenler ilmek ilmek akademide kadrolaşırken, aynı zamanda AKP’nin bir diğer ortağı olan ‘Yetmez Ama Evet’çi liberaller akademide baş tacı edilmeye başlandı. Tabi dönemin ruhuna uygun bir şekilde süre giden çözüm süreci ile bu liberal ve Fethullahçı akademisyenlerin Akil Adamlığa terfisini de izledik.

Sonra ne mi oldu? Öküz öldü, ortaklık bozuldu ve AKP ile Fethullahçı-liberal çete arasında büyük bir çıkar çatışması başladı. İnsan haliyle bir an da olsa umutlanıverdi, kim bilir belki de siyasi iktidar kadrolaşma konusunda yaptığı bu tarihi hatayı fark edecek ve akademide tamamen liyakat ilkesine göre hareket edecekti. Umut fakirin ekmeği ya, bizimkisi de hayal işte. Fethullahçı çetenin yerini farklı klikler alacaktı. Önce aynı zamanda akademisyen olan müstafi Başbakan Davutoğlu’nun SETA ekibi yerleşti. Bu öylesi bir ekipti, Türk Dış Politikası’ndan tutun da Türkiye’nin diğer bütün alanlardaki önemli politika araçları akademik düzlemde bu ekip tarafından idare ediliyordu. Haliyle Türkiye’de akademinin yönetim ve idaresi de artık bu ekipteydi. Ama angaje olma, yandaş olma zorunluluğu aynen devam ediyordu. Bu gözler yurtdışında katıldığım panellerde, ‘bir önceki slaytınıza dönebilir misiniz, fotoğrafını çekeceğim’ diyerek fişleme yapan veya yaptığını zanneden SETA’cıları gördü defalarca.

Sonra bir baktık ki buradaki öküzü de kaybettik, ortaklık yeniden bozuldu ve AKP’nin kontrolü tamamen Erdoğan’ın eline geçti. Bu sefer hiç umutlanmadık neticede akademiyi ele geçirmek için pençelerini açan ‘Reisçi’ bir klik bekliyordu. Ama bu sefer bu nepotizmin yanına aynı zamanda vasatlık eklenecekti Türkiye’deki akademiye. Bu vahametin en basit örneği iki kelime ile her akşam önemli televizyonların tartışma programlarında kahvehane ağzı ile karşınıza çıkıyor: Selman Öğüt. İstanbul’da özel bir üniversitede hukuk okumuş, doktorasını da Marmara Üniversitesi’nde tamamlamış. İngilizce hiçbir akademik çalışması mevcut değil, uluslararası hiçbir konferansta bildirisi yok. Türkçe ise 2 kitabı ve ilişki içerisinde olduğu ağırlıkla özel üniversitelerin hukuk dergilerinde çıkan 6 makalesi var. Uluslararası indekslerde taranan herhangi bir akademik dergide makalesine ulaşmak mümkün değil. Fakat her akşam televizyonlarda, saygın akademisyen titri ile.

5 senedir yurtdışında yaptıklarımın bilançosu aklıma geldi demiştim ya. Alanımda tanınan 10’larca uluslararası konferans bildirisi ve makaleden, 100’e yakın farklı milletlerden oluşan öğrencilerimle ders tecrübelerime, dergi editörlüğünden uluslararası alanda organize ettiğim çalışma gruplarına bir çalışma portföyüm var. Lakin bu çalışmanın karşılığını maddi ve manevi olarak alabilme meselesinde yine aynı noktaya geliyoruz. Siyasi iktidarın özellikle Avrupa başta olmak üzere dış dünya ile bağını her geçen gün daha da fazla kopartması ile, dünyadaki ülkelerde Türkiye üzerine yapılan bütün çalışmalar şu anda Fethullahçı-Liberal-Kürtçü çetenin onayından geçmek zorunda. Sürekli olarak aynı konular çerçevesinde ilerleyen bu süreçte, akademik kariyerinize yurtdışında devam etmek için finansal kaynak veya bursları bulabilmek adına bu çetenin yörüngesine girmek zorundasınız. Hele ki bu çete tarafından benim gibi ‘Ergenekoncu pis bir Kemalist’ olarak görülüyorsanız, geçmiş olsun! Bütün kapılar yüzünüze kapatılacak, burs başvurularınız istisnasız reddedilecektir. Peki ya yurtiçi? Orada da yandaş olun diyecekler hatta çok daha ileri gidip doğrudan ‘Selman’ olun diyecekler. Çok az daha şanslıysanız, Davutoğlu’nun SETA’cı ekibine katılıp Şehir Üniversitesi’nde onun müridi olup stratejik derinliğin içine girebilirsiniz. En azından vasatlık katsayısı biraz daha azalacaktır.

Akademik kariyerimin başlangıç evresinin ilk 5 senesinde gözlemlediğim nokta şu ki; hele ki sosyal bilimler alanındaysanız, bir kliğin veya birilerinin adamı olmadığınız müddetçe size akademide ‘ekmek de yok, su da’! Kendi adıma artık akademik anlamda üretmenin maddi-manevi hiçbir getirisinin olmadığı ve artık tek kriter olan yapılan işten zevk almanın da tamamen bittiği ortamda, akademi ile olan gönül bağımı sonlandırıp, akademi ile olan ilişkimi minimum seviyeye çekeceğim. Bundan sonrası mecburiyetlerden doğan sorumluluklarla sınırlı kalacak bu alanda. Lakin daha acı verici olan, Türkiye’de akademinin girmiş olduğu çürümüşlük ve kokuşmuşluğun artık geri dönülemez bir noktaya ulaşmış olmasıdır…

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Diğer Haberler
      123456
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)