• BIST 108.953
  • Altın 144,354
  • Dolar 3,4810
  • Euro 4,1079
  • İstanbul 18 °C
  • Ankara 14 °C
  • İzmir 22 °C
  • Adana 23 °C
  • Antalya 25 °C

Türkiye'nin tarihi hangi tarihte başlar?

Haluk ŞAHİN

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’nin tarihinin 19 Mayıs 1919’da başlamadığı anlamına gelen sözleri tepki ve tartışma yarattı. Bu sözler,  kutlanmayan 23 Nisan ve hortlatılan Kut’ül Amare zeferi teranesiyle birleştirilnce bir bağlama da oturdu. Dendi ki, bakın, Erdoğan Atatürk’ü sevmiyor, silmek istiyor, Osmanlı’yı seviyor, geri getirmek istiyor...

Şaşılacak  bir şey yok aslında.  O ekibin laik Cumhuriyeti hasım olarak gören bir anlayışı temsil ettiklerini biliyoruz.  Artık takiyyeye filan gerek kalmadı. Açıkça söylüyorlar, yaptıklarından da biliyoruz.

Ancak iki şeyi anlamadıkları anlaşılıyor:

Birincisi, Atatürk’ü silmek için seçtikleri yöntem yanlış. Tam tersine,  Atatürk’ün mesajını haklı çıkartıyor, onu güncelleştiriyor, adeta ona yeniden can veriyor.

Türkiye onun koyduğu hedefe ulaşmış, yani “çağdaş uygarlık düzeyi”ne erişmiş olsaydı Atatürk çoktan gündelik yaşamdan çekilmiş, tarih kitaplarının sayfalarında unutulmaya  başlamış olurdu. Bilimi başlıca rehber sayan, laik, demokratik, kalkınmış, sosyal adaleti sağlamış bir ülkede  Atatürk’ün mesajı, nostaljik törenler dışında, kimseyi heyecanlandırmazdı.

Oysa yönetimdeki kadro yaptıklarıyla, özendikleriyle, söyledikleriyle her gün Atatürk’e can suyu veriyor. Bilimin yerine hurafeyi koydukça, kadını toplumsal hayattan kopardıkça, Ortadoğu kabileleriyle  garip ilişkilere girdikçe, insanlar “Vay anasını, şu Atatürk ne kadar ileri görüşlüymüş!” diyorlar.

Şu açık ve net: Ortadoğu coğrafyası ve İslam alemi Atatürk’ün hala çok gerisinde. O hala onların çoğu için ulaşılmaz görünüyor. Bu gözlem gittikçe Ortadoğululaşan Türkiye için de geçerli hale geliyor.

Anlamadıkları ikinci şey şu:  Osmanlı’nın cesedinden  kendilerine cüppe olacak bir altın post çıkartmaları mümkün değil. Osmanlı’yı emperyalizm parçaladı ama, o zaten kendisini yenileyemeyerek, parçalanacak kıvama gelmişti. 

20. Yüzyıl’ın başlarında Osmanlı’nın Müslüman nüfusuna ilişkin istatistiklere bir bakın, ne görürsünüz? Şunları görürsünüz: Cehalet, yoksulluk, hastalık, perişanlık, bağnazlık, garibanlık...

Cumhuriyet Türkiyesinin hengi  malzeme ile yola çıktığını unutanlar bu ülkenin niçin çok özel olduğunu anlayamıyorlar.

                                                                      ***

Bu ülkenin tarihini hangi tarihten başlatacağımız hep tartışma konusu olmuştur.  Farklı bakış açılarına göre farklı başlangıçlar mümkün.

Ümmetçi için tarih,  Hazreti Muhammed’in doğduğu ya da Hicret ettiği tarihte başlayabilir. Türkçü için başlangıç Türklerin dağı eritip Ergenekon’dan çıktığı tarihtir. Milliyetçi biri, bu ülkeninin tarihinin 1071’de Malazgirt savaşı ile başladığını iddia edebilir. Türkiye’nin tarihini 19 Mayıs 1919’da başladığını söyleyenler olduğı gibi, bir köşe yazarımız bu tarihin Atatürk’ün doğum yılı olan 1881 olduğunu  öne sürmüştür.

Ancak bunların hiç biri bu toprakların tarihinin derinliklerini kapsamaz.  Bu ülkede yaşananları ve  yaşayanları açıklamaya da yetmez.

Bu topraklar binlerce yıldır bahar yağmurlar gibi göç almış, sel altında kalmıştır. Gelenler yerlilerle kaynaşmış,  değişmiş, değiştirmiştir. Bu ülke bir harmandır.

Yalnız Troya’da üstüste dokuz kent bulundu. Kocamış Anadolu kaç katmanlıdır?

                                                     ***

Bizim Neo- Osmanlıcıların tarih anlayışı fetih üzerine kurulu: “Bilek ve iman gücümüzlealdık, bizim oldu, bizden öce kim var idiyse umrumuzda değil.  Onları hatırlamak zorunda bile değiliz.”

Böyle bir anlayışın ne kadar çağdışı, sınırlayıcı ve yıkıcı olabileceğini biliyoruz.

Son zamanlarda laiklikle ilgili sözleri dolayısı ile gündeme gelen İslamcı Meclis Başkanı İsmail Kahraman Refahyol’un Kültür Bakanı olduğu dönemde Anadolu’da İslam önce kalıntıların kazılarla çıkartılmasına muhalefet etmişti. Fetihten öncesi yoktu onun için.

Bu anlayışın şimdi burada yaşayanları  istilacı yaptığının, günün birinde birilerinin “Peki arkadaş, sen ne arıyorsun burada?” sorusuna muhatap olabileceğinin farkında değildi.

Atatürk bunu biidiği için, bu topraklarda İslamiyet öncesinde yaşamış halkların, örneğin Sümerler ile Etilerin aslında Türk olduğunu kanıtlamaya çalışmıştı. Bu konu tartışmalı olsa da, Anadolu’nun tüm geçmişiyle bizi ilgilendirdiğini, BİZİM OLDUĞUNU, ilan etmişti. Nereden gelmiş olursak olalım, burası bizimdi, biz buralıydık. Bu topraklara fetih için gelmiş kavimlerin torunları olmanın çok ötesindeydik artık. Yerlileşmiştik. Sabahattin Eyüboğlu’nun dediği gibi “Fetheden de biziz artık, fethedilen de.”

Türkiye’yi gerçekten ve derinlemesine sevebilmek için böylesine sentezci bir tarih anlayışı gerekiyor.

Böyle bakınca, bu ülkenin tarihi yaratılışla başlıyor! Katman katman günümüze kadar geliyor. Buna Osmanlı da dahil, 19 Mayıs da

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Yazarın Diğer Yazıları
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)