• BIST 107.202
  • Altın 145,263
  • Dolar 3,5161
  • Euro 4,1312
  • İstanbul 28 °C
  • Ankara 28 °C
  • İzmir 30 °C
  • Adana 32 °C
  • Antalya 30 °C

'Üçüncü dünya savaşına cesaret edemezler'

Doç. Dr. İlker Belek: Kısa vadede Amerika, Avrupa Birliği, NATO, Çin, Rusya ve İran bloklarının bir üçüncü dünya savaşına cesaret edebileceklerini düşünmüyorum...

Çağdaş Gökbel/ABC Gazetesi
Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Uzmanı; Doç. Dr. İlker Belek ile bölgemizde yaşanan sıcak gelişmeleri ve yeni bir dünya savaşının gerçekleşebilme ihtimaline ne kadar yakın olduğumuzu konuştuk.  İlker Belek, toplumsal konulara ilişkin duyarlılığıyla ve sol haber portalında kaleme aldığı yazılarla siyasi gelişmelere sessiz kalmayan ender akademisyenlerden.

Dünyanın yaşadığı derin ekonomik krizlerin ve Sovyetler Birliğinin çözülmesi ile birlikte insanlığın problemlerinin katlanarak arttığına vurgu yapan Belek, bu krizden çıkabilmenin tek yolunun ekonomik alanda yapılacak olan köklü değişiklikler olduğunu söyledi.

Son yıllarda dünyadaki gelişmelere bakarak üçüncü dünya savaşının eşiğinde olduğumuz hakkındaki değerlendirmelere ilişkin düşünceleriniz nelerdir?

Bu soruyu birkaç başlığa ayırarak yanıtlamaya çalışayım. Birincisi; Sovyetler Birliğinin yıkılması sonrasında açılan dönemi, bir savaş dönemi olarak niteliyorum. Daha önceleri de bu konu hakkında pek çok yazı kaleme aldım. Bu yıkımın hemen ardından yeni bir dünya savaşının içerisinde olduğumuzu düşünüyorum. Şunu gözden kaçırmamakta fayda var. Bahsettiğim bu dünya savaşı ilk iki savaştan farklı bir karaktere sahip. Dikkat edilirse NATO’nun Yugoslavya’yı parçalaması, bu savaşın görünürdeki ilk yansımasıydı diyebiliriz. Daha sonra giderek yükselen fazlar şeklinde çatışmalı bölgeler çoğaldı. Özellikle Ortadoğu coğrafyası güvensiz bir yer haline geldi. Emperyalizm, balkanlarda ve Ortadoğu da değişmeyen bir taktiği uyguladı; etnik ve mezhepsel çatışmaları körükleyerek ülkeleri parçaladı ve sermaye ihracına uygun bir hale getirdi. Amerika da yaşanan 11 Eylül terör saldırıları Ortadoğu’ya müdahale için bir bahane olarak sunuldu ve başarılı oldu. Afganistan bu müdahalelerden sonra hala toparlanabilmiş değil keza Irak halen güvenli bir ülke olmaktan çok uzak. Bu bölgelerdeki istikrarsızlık, yoksulluk ve açlığı beraberinde getirdi. İktisadi bunalımlar ve siyasi belirsizlik aşırı dinci terör guruplarının etkinliğini hızla arttırdı. Tabi bu gurupların etkinliğinin artmasında Amerika’nın ve Avrupa’nın payı görmezden gelinemez. Özellikle Sovyetler Birliğinin Afganistan’daki gücünü kırabilmek için Amerika’nın eliyle Talibanın ve El Kaide’nin kurulduğunu biliyoruz.

“Sürekli hale gelen iktisadi krizler ve Arap baharının da etkisiyle paylaşım savaşları hızlanıyor”

Dünya ekonomisi 2008’den beri aşamadığı bir krizin içerisinde debeleniyor. Merkezden başlayan bir iktisadi krizden söz ediyoruz. Kapitalizm; 1970’li yılların ortalarından itibaren beş yılda bir sürekli olarak iktisadi krizlerle boğuşur hale geldi. Bu durumu sistemin doğal bir sonucu olarak algılamalıyız. Çünkü; mevcut iktisadi yapı krizler ve kaos olmadan ayakta kalamaz. Bu ekonomik krizlerin birde toplumsal ve siyasal yansıması var. Dünya halkları açısından acı sonuçları olan yansımalar bunlar. Mevcut bu krizler dünyadaki hammadde paylaşımını ve siyasi hegemonya arayışlarını yeniden gündeme getiriyor. 2010’yılında başlayan Arap baharını da bu perspektiften değerlendirmek gerekmektedir. Tunus’ta başlayan sırasıyla; Mısır, Libya ve son olarak Suriye’ye uzanan bir dönüşümden, bizzat Amerika eliyle maniple edilmiş bir müdahaleden bahsediyoruz. Kuzey Afrika’nın ve Ortadoğu’nun paylaşımı mücadelesi var karşımızda. Bugün mevcut bu politikaların daha derin sorunlara yol açtığını Suriye örneğinde açıkça görüyoruz. Ben bu müdahaleleri: Amerika’nın ‘Post Sovyetik’ yönetimlere sahip ülkelere karşı yürüttüğü bir yeniden düzenleme savaşı olarak nitelendiriyorum. Sürekli hale gelen iktisadi krizlerle paylaşım savaşları hızlanıyor. Tekelci kapitalizm sermayesini ihraç etmek zorunda özetle; Lenin’in Emperyalizm dediği olgu ile birebir karşı karşıyayız. Amerika’nın mevcut sermaye birikimi bu sonucu doğuruyor. Ancak Rusya’nın henüz böyle bir sermaye birikimi yok. Ekonomisi %70 oranında doğalgaz ve petrole bağımlı. Öte taraftan Çin ise tam tersi bir konumda, ekonomisi giderek büyüyor ve büyümeye de devam edecek gibi görünüyor. Mevcut bu durum ve rekabet siyasi gerilimleri arttıracaktır. Suriye cephesinde ise artık Rusya’nın kabul edemeyeceği noktaya gelindi. Ukrayna da ve Ortadoğu da hakimiyet alanı giderek daralan Rusya’nın bölgeye askeri müdahalesi kaçınılmazdı. Tabi Esad’ın öngörülenden uzun bir süre direniş göstermesi de arkasında olan güçleri cesaretlendirdi. Kısacası Rusya’nın Akdeniz’e silahlarıyla inmesi Batı ülkelerini endişelendirdi. Şahsen tüm bu gerginliğe rağmen kısa vadede emperyalist ülkeleri doğrudan karşı karşıya getirecek, klasik manada bir üçüncü dünya savaşı ihtimalini zayıf buluyorum. Emperyalist ülkeler Ortadoğuya askeri yığınak yapmayı sürdüreceklerdir, ancak doğrudan kendileri savaşmak yerine savaşı taşeronları aracılığıyla sürdüreceklerdir. 2. Emperyalist savaş sonrasında devreye sokulan global ölçekli siyasi mekanizmalar ve aynı dönem içinde batılı ülkelerde yaratılan tüketim kültürü, batılı halkları doğrudan karşı karşıya gelişlere ikna etmek konusunda zorluklar yaratan faktörler olarak beliriyor. İslam terörü gerekçesiyle yaratılacak savaş ortamı ise batılı halkların ancak kendilerinden uzaktaki bir coğrafyada taşeronlar üzerinden gerçekleştirilecek savaşa desteğini sağlayabilir. 

Papanın "üçüncü dünya savaşının içerisindeyiz" söylemine nasıl yaklaşmalıyız?

İzleyebildiğim kadarıyla; Papa da dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşanan çatışmalara ilişkin belli hassasiyetler oluşmuş durumda. Başlarken de söylemiştim, Sovyetler Birliğinin çöküşü sonrasında, dünya devletlerin yerel ölçeklerde karşı karşıya geldiği çatışmalı bir dönemin içerisine girdi. Tabi papanın meseleyi bu şekilde değerlendirdiğini düşünmüyorum. Papanın bu çıkışını yeniden bir rol kapma çabası olarak değerlendiriyorum. Batı ülkelerinde halklar ekonomik doğrudan kapitalizme bağlı sorunlar nedeniyle moral değerler açısından anlam yitimi içindeler. Bu koşullarda popüler din toplumun geneli açısından anlam dünyası oluşturma özelliğini yitiriyor. Papa, açıklamalarını bu boşluğu hissederek ve Hristiyanlığı insanlığın vicdanı konumuna işaret etmek bakımından yapmıştır.

 "Bill Gates ve Ali Koç’un yaptığı değerlendirmeler sorunları manipüle etmekten ibaret”

Son zamanlarda uluslararası sermayenin önde gelen isimlerinin kapitalizm aleyhinde açıklamalar yaptığını görüyoruz.  Buradan hareketle sistemin dini, siyasi ve iktisadi aktörlerinin global yapının bir çıkmazda olduğunun farkında olduklarını belirten itiraflarla ya da bilinçli söylemlerle karşı karşıyayız. Özellikle G-20 zirvesinde Recep Tayyip Erdoğan’ın sermayedarlara ilişkin sözleri dikkate değerdi. Yoksullukları ve eşitsizlikleri gidermek için fedakarlıkta bulunun dedi Erdoğan ve konuşmasını dini motiflerle sonlandırdı. Ali Koç sistemden şikayet etti, Bill Gates sorunun çözümünü sosyalizm olarak nitelendirdi vs. Bu açıklamalar sorunları manipüle etmekten ibaret. Dünya geri dönülemez bir yol ayrımına girmiş bulunmakta. O nedenle kendilerini halklara mesaj vermekle yükümlü olarak görüyorlar. İşsizlik, yoksulluk ve açlık devam ettikçe aşırılıklar da artacaktır. İslami köktendinciliği yükseliyor, ancak öte taraftan Hristiyan köktenciliği de yükselişe geçmiş durumda. Amerika da eğitimi tümüyle reddeden ve çocuklarını okula göndermek istemeyen mormonlar ve evangelist ekoller var. Dinci aşırılık yükseldikçe, bu duruma tepki olarak Ortadoğu da dahil olmak üzere, ateist düşüncelere sahip insanların sayılarında da artış yaşanıyor. Papa gibi dini bir liderin endişelerinin ve yaptığı açıklamaların bu iki olgunun kendisinde yarattığı yıkıcı etkiyle alakalı olduğunu düşünüyorum.

Avrupa’da ve son olarak Latin Amerika’da yükselen sağın, tüm bu yaşanan gelişmelerle ilişkisi nedir?

Mevcut bu soruna ilişkin değerlendirmeyi ikiye ayırmakta fayda var. Öncelikle Latin Amerika ülkelerinin sorunlarını Avrupa’nın yaşadığı sorunlardan ayrı değerlendiriyorum. Latin Amerika coğrafyası; ABD’nin arka bahçesi olarak nitelendirildiğinden, dünyanın diğer bölgelerine göre daha çok acı çekmiş olan coğrafyalardan. Amerikan hegemonyasının istemediği halkçı iktidarlar cunta rejimleriyle devrilmiş ve siyaset bu şekilde biçimlendirilmeye çalışılmıştır. Aynı refleksin yansımasını Türkiye’de 1980 askeri darbesinde görüyoruz. Bu hamleleri,emeği ucuzlatmak ve sömürüyü meşrulaştırmak için yapılan darbeler olarak nitelendiriyorum. Tabi, antikomünist propaganda makinesinin ve medyanın işlevi bu olaylarda da kritik rol oynamıştır. Kısacası, Latin Amerika halkları tüm bu tarihsel birikimiyle değerlendirildiğinde doksanların sonunda yükselen sol dalgayı daha net anlayabiliriz. Ekvador ve Kolombiya’yı bir kenara bırakırsak Arjantin, Brezilya, Bolivya ve Venezüella da farklı tonlarda sol partilerin iktidara geldiğini görüyoruz.

“Venezüela’da seçimi sağın kazanması beni şaşırtmadı”

Bu iktidarlardan en çok dikkat çekeni Chavez’in önderliğini yaptığı Bolivarcı devrim hareketiydi. Beş partinin bir araya gelmesiyle oluşturulan bu hareket, Venezüela da önemli atılımlar yaptı. Petrol kuruluşlarını kamulaştırdı, eğitimde ve sağlıkta önemli reformlara gitti. Yoksulluk oranını %40’lardan %25’lere kadar geriletti. Bu ülkedeki yoksulluğu; günde bir doların altında yaşayan insan sayısı olarak değerlendirdiğinizde, durumun vahameti daha net çıkacaktır ortaya. Tüm yaşanan bu olumlu gelişmelerin yanında Chavist iktidar, sermaye sınıfı karşısında adım atmakta hep tereddüt etmiştir. Venezüela’da seçimi sağın kazanması bu bağlamda beni şaşırtmadı. Özelliklede basın özgürlüğü diye darbe çağrısı ve Amerika’nın sözcülüğünü yapan medya kuruluşlarına göz yumulması telafisi olmayan bir hataydı. Bir başka hata ise sosyalizmin tarifi konusunda yapıldı. Adına 21. Yüzyıl sosyalizmi ya da Latin Amerika sosyalizmi denen şeyin bir ara rejim tarifi olduğunu insanlar anlamakta zorlandı. Bir ülkenin kendine özgü koşulları bir yana sosyalizmin değişmeyen bir kuralı vardır. Üretim araçlarının mülkiyetine mutlak suretle el konulmalıdır. Aksi takdirde karşı devrimci güçlerin bu savaşı kazanması kaçınılmazdır. Petrole bağımlı olan Venezüela petrol fiyatlarının düşmesi ile ekonomik bir krizin içerisine girdi. Neticede Maduro iktidarında yaşanan finansal kaynak kıtlığı ve artan yolsuzluklar doksanlarda Chavez’in arkasında örgütlenen halkı sağın kucağına itti diyebiliriz. Yine de Latin Amerika özelinde umutsuz olmayı doğru bulmuyorum.

“Avrupa halkları ekmeğine göz dikmiş ve kendi gündelik çıkarları açısından mütecaviz olarak değerlendirdikleri göçmenlerden rahatsız”

Avrupa özelinde ise durum daha farklı bir perspektiften ilerliyor. Sol partilerin Sovyet iktidarı eleştirisinin adeta sosyalizmin reddine dönüşmesi, ideolojik olarak sağın elini güçlendirmiş vaziyette. Karşımızda sosyalist olmayan ama adı sosyalist olan yapılar var. Bunun en tipik örneği Fransa. Zaten son yapılan seçimlerde sağın ve milliyetçi cephenin yükselişini buna bağlıyorum. Sadece Fransa da değil; Hollanda ve İsviçre’nin kantonlarında dahi faşist partiler yükselişe geçmiş durumda. Batının savaş politikaları neticesinde ölümden ve yokluktan kaçan milyonlarca insan ise Avrupa’ya doğru akmaktadır. Elbette ki bu durum bir etkiye yol açacaktır. Avrupa’da karakterleri açısından farklı olsa da Antisemitizmin yerini göçmen karşıtlığı almış durumda. Özetle; Avrupa halkları ya da emekçi sınıfları ekmeğine göz dikmiş mütecaviz göçmenlerden rahatsız. Sağ ideolojiler bu söylemle rahatça güçlenmeye devam edecektir. Diğer yandan sol hareketler iktisadi söylemlerini liberal düzlemden çıkarmadığı müddetçe gerilemeye ve yenilmeye mahkum olacaktır diyebiliriz. Özellikle korktuğum şey Amerika’da başkanlığı cumhuriyetçilerin adayı Trump’ın kazanması ve bununla birlikte Avrupa da benzer anlayışların iktidara gelmesidir. İşte o zaman dünya daha yaşanılmaz bir hale gelebilir.

Türkiye’nin Rus savaş jetini düşürmesini ve bölgede yaşananları dikkate aldığınızda bizi nasıl bir gelecek bekliyor?

Bu konuda sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için AKP iktidarının bölgede üstlendiği misyona bakmakta fayda var. 2002 yılında iktidara geldiğinde; ABD açısından AKP’nin bölgeye örnek teşkil etmesi gerekiyordu. Ancak AKP belirlenen çizgide durmadı. Bence durması da mümkün değildi. Dinin siyasetle olan ilişkisi arttıkça, siyasal İslam denilen şey kaçınılmaz olarak radikalleşecektir.2007 ve 2011 seçimleri Türkiye açısından kritik seçimlerdi. Recep Tayyip Erdoğan’ın ustalık döneminin başladığı yıllar olarak ifade edebiliriz. 2011 seçimleri sonrası Suriye sorunu patlak verdi. AKP kendisine yeni fırsatlar açıldığını düşünerek savaşçı bir politika izlemeye başladı. Neticede Şam’da namaz söylemi de bu politikanın bir yansımasıdır. Üç günde düşeceği tahmin edilen Esad’ın direnişi ve Suriye halkının çabalarıyla AKP iktidarının bu planları suya düşmüştür. Neo- Osmanlıcı diye tanımlanan bu anlayış Türkiye’nin geçmiş deneyimlerini bir kenara atarak maceraya ve hatta felakete sürüklenmesinin yolunu açmıştır. İŞİD denen oluşuma sağlanan sınırsız destek ve cihatçı grupların etkin savaşabilmesi için Türkiye’nin üstlendiği rol kaygı vericidir. Ülkemiz işid’in bir üssü haline getirilmiş durumdadır. Medya marifeti ile bunu halktan etkin bir biçimde gizlemeyi başardılar.

“Rus uçağının düşürülmesi Türkiye’nin provokasyonudur”

Tüm bunlar yaşanırken Rusya’nın Suriye’ye askeri müdahalede bulunması ve ayrım yapmadan bütün cihatçı grupları bombalaması Türkiye’nin bütün planlarını alt üst etmiştir. Rusya’nın bu rolü batıda geniş yankı uyandırmıştır. ABD ve NATO Rusya müdahalesinin akabinde kara operasyonlarına karşı olduklarını açıklamışlar ve Türkiye’nin politikalarına uzak bir rota çizmeye başlamışlardır. Uçak düşürme hadisesini yaşanan bu gelişmelere karşı olarak Türkiye’nin bir provokasyonu olarak değerlendiriyorum. İktidarın bütün bu gelişmelere rağmen dış politikadarevizyona gitmemiş olması korkunç bir öngörüsüzlüktür. Halklarımızın geleceği konusunda bir değerlendirme yapmam gerekirse; ülkenin doğusunda yaşanan çatışmalı durumun geleceğimiz açısından iyi bir veri olduğuna inanmıyorum. Öte yandan AKP’nin neo-liberal politikalardan vazgeçmediği açıkça ortada. Personel rejiminde yapılacak değişim ve emek üzerindeki sömürünün artacağını ön görebiliriz. Yani savaşlardan bağımsız olarak halkların önümüzdeki dönemde yaşayacağı sosyal ve ekonomik sorunlar artacaktır.

 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)