• BIST 107.202
  • Altın 145,263
  • Dolar 3,5161
  • Euro 4,1312
  • İstanbul 27 °C
  • Ankara 24 °C
  • İzmir 32 °C
  • Adana 28 °C
  • Antalya 28 °C

Ya cehalet ve dinci dikta ya aydınlanma ve özgürlük!

Merdan YANARDAĞ

Suriye’de esir alınan iki Türk askerinin, IŞİD adlı dinci terör örgütü tarafından diri diri yakılarak, ikisinin de başlarından vurularak vahşice öldürülme görüntülerinin yer aldığı video kaydı, sergilediği ilkelliğin yanı sıra, Türkiye’nin itibarı ve onurunu da ağır bir şekilde yaraladı.

Bir dönem AKP iktidarının desteklediği, bu partiden dışişleri bakanlığı ve başbakanlık yapan Ahmet Davutoğlu tarafından “öfkeli Sünni gençler” diye nitelendirilen Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) adlı mezhepçi terör örgütünün nasıl bir ortaçağ barbarlığını temsil ettiğini hep birlikte gördük.

Görüntülerin doğruluğunun kesinleşmesiyle, gerici medya ve sanal ortamdaki (sosyal medya) trollerin gerçeği gizleme çabası da çöktü. Yakılan iki kişiden birinin asker değil, IŞİD’e katılan ve sonradan pişman olan –ki örgüt tarafından ajanlıkla suçlanıyor- Konyalı bir İslamcı militan olduğu yönündeki iddia ise olayın özünü, vahşi bir dinci cinayet ile karşı karşıya olduğumuz gerçeğini değiştirmiyor.

Ayrıca bu iddianın kendisi, yakılan iki kişiden birinin Türk askeri olduğunu da doğruluyor. Iğdırlı olan askerin ailesi hala devletten resmi bir açıklama bekliyor. Savaş hukuku kurallarının bile çiğnendiğini ortaya koyan bu video, hala internet ortamında dolaşıyor.

Bu akıl almaz vahşeti gerçekleştirenler arasında Türkiye’den giden cihatçılar da bulunuyor. Cinayet mahallinde henüz alevler sönmeden kameraya Türkçe konuşarak Ankara'yı tehdit eden kişinin Hasan Aydın adlı Adanalı eski bir Hizbullah militanı olduğu belirtiliyor.

Sadece bu tablo bile, AKP gericiliğinin Türkiye’yi nasıl bir felakete ve Ortaçağ bataklığına sürüklediğini göstermeye yetiyor. Bu sonuç, yalnız radikal ve siyasallaşmış İslam’ın iflasını değil, aynı zamanda AKP’nin en parlak modelini oluşturduğu belirtilen ‘Ilımlı İslamcılığın’ da tükenişi anlamına geliyor.

Bilindiği gibi, 5 yıl süren kanlı boğazlaşmanın ardından, küresel gericilik ve emperyalizmle birlikte, Erdoğan-AKP iktidarı da Suriye savaşını kaybetti. Gericilik, Halep zaferiyle birlikte ağır ve kesin bir yenilgiye uğradı. Nitekim 20 Aralık tarihinde Rusya, İran ve Türkiye arasında imzalanan Moskova Deklarasyonu bu yenilginin AKP iktidarınca kabul edildiğinin belgesi niteliğinde. Türkiye, bu Deklarasyonun daha ilk maddesinde yer alan şekliyle, “Seküler Suriye devletini ve rejimini" tanıdığını, bu ülkenin "toprak bütünlüğüne saygı göstereceğini” ilan etti.

Sonuçta, bölge jeopolitiği ve güç dengeleri köklü bir değişime uğradı. 

AKP SAĞ VE MUHAFAZAKAR BİR PARTİ OLMADI

AKP ve siyasal / radikal İslamcı hareket arasındaki ilişki her zaman tartışma konusu oldu. Tayyip Erdoğan ve AKP yöneticileri başlangıçta İslamcı bir parti oldukları yönündeki eleştirileri kesin bir dille reddetti. Parti sözcüleri ısrarla "muhafazakar demokrat" bir hareket olduklarını iddia etti.

Ancak AKP, hiçbir zaman sistem içi ve rejimin temel niteliklerini sorgulamayan sağ, merkez sağ ya da muhafazakâr bir parti olmadı. AKP, merkez sağ ve muhafazakar seçmenleri de kapsamaya çalışan islamcı bir partiydi ve hep öyle kaldı. Çünkü, AKP’nin rejime, cumhuriyete, bu cumhuriyetin temsil ve ima ettiği bütün değerlere ve ilkelere köklü bir itirazı vardı. Ancak bu itirazını hiçbir zaman açıkça ortaya koymadı. Bütün islamcı hereketler gibi bu itirazını belli dolayımlar üzerinden, iki yüzlü ve sinsi bir siyaset tarzıyla ifade etti.

Bu anlamda AKP, sağ-muhafazakâr bir parti olmaktan çok, kökleri Tanzimat dönemine kadar giden, Abdülhamit gericiliğini içeren, Emevi teolojisi ve İmam Gazali öğretisini temel alan, Ortaçağ artığı bir karşı devrim örgütü olarak doğdu. Bu nedenle Türkiye’de ve Ortadoğu’da başta Müslüman Kardeşler ve Hamas gibi, terörü de sık sık politik mücadele aracı olarak kullanan dinci örgütler olmak üzere, siyasal İslamcı hareketlerle her zaman yasak bir ilişki içinde oldu.

AKP’nin izlediği iktidar stratejisi sürecinde uyguladığı kimi taktik (takiye) adımları, bu partinin “ılımlı” ve “müslüman demokrat” bir hareket olduğunun kanıtı şeklinde yorumlamak tam bir ahmaklıktı. Liberallerin bu konudaki derin bir bilgisizlik, dahası bilime ve aydınlanma değerlerine ihanet ederek ileri sürdükleri tez, kısa sürede yaşam tarafından dramatik şekilde yanlışlandı. Çünkü AKP, başından itibaren, ılımlı da olsa bir şeriat düzeninden ve İslam devletinden yanaydı ve hep öyle kaldı.

Liberallerin en büyük yanılgısı, AKP’nin ve siyasal islamcıların kurulu düzene yönelik itirazlarından özgürlükçü bir eleştiri çıkarmaya çalışmalarıydı. Oysa bu, eşyanın doğasına aykırıydı. Çünkü, siyasal islamcıların Cumhuriyete yönelik itirazları tarihsel olarak gerici, kategorik bakımdan ise karşı devrimciydi. İnsanlığın bütün ilerici birikimini ve tarihsel kazanımlarını ret ve inkara dayanıyordu. AKP, bu ret ve inkarın parçasıydı.

Sonuç olarak tablo ortadadır! AKP’nin yönettiği Türkiye daha demokratik bir ülke olmadı. Tersine Erdoğan’ın diktatörlük heveslerine kurban edilmek istenen, laik nitelikleri budanmış, eğitimi dinselleştirilmiş, bölgesinde ve dünyada bütün pırıltısını kaybeden, kadınları örtünmeye teşvik edilen,  baskıcı, anti-demokratik, faşizan bir Ortadoğu ülkesi olmak yolunda hızla ilerliyor.

TÜRKİYE’DE ANTİ-KOMÜNİZM ANTİ-KEMALİZMDİR

Türkiye, NATO’nun anti-komünizm histerisine, Soğuk Savaş’a, diğer bir anlatımla solun karşısına her türden dinci gericilik ve tutuculuğun çıkarılma stratejisine kurban edildi. Cumhuriyet devriminin iktidardan tasfiye ettiği gericilikle sağ kanat kemalistler ve cumhuriyetin muhafazakar unsurları uzlaştı ve devrimi feda etti.

Bu dönemin gözden kaçan ya da sol entelijensiya tarafından yeterince bilince çıkarılamayan önemli özelliği şuydu; Türkiye’deki anti-komünist siyasal hareket ve akım, aynı zamanda anti-kemalist bir karaktere sahipti. Bu özellik, hem kaynakları Osmanlı uleması ve gericiliğine uzanan bir yapıya sahipti hem de Soğuk Savaş döneminde şekillenen bir karakteristikti. Soğuk Savaş milliyetçiliği bu anlamda "milli" değildi, işbirlikçi ve CIA-NATO güdümlüydü. Bu durum, Soğuk Savaş dönemi anti-komünist hareketin hem milliyetçi hem de islamcı kanatları için geçerliydi. (*) 

Dolayısıyla, Soğuk Savaş dönemi milliyetçileri ve sağcıları da hızla Cumhuriyet devriminin tasfiye ettiği gericiliğin kontrolüne girdi. Bu anlamda Türkiye’de milliyetçilik, burjuva devrimler çağının ilerici ulus kuruculuğuna dayanan köklerinden uzaklaşarak tutucu, faşizan ve bir ucuyla faşist bir karakter kazandı. Milliyetçiliğin zamanla yüzyılın başındaki demokratik ulus kuruculuğuyla ve kemalizmin altı okundan (ilkesinden) biriyle pek ilgisi kalmadı. Aktül milliyetçilik, gericilikle iç içe geçen ve cumhuriyetin temsil ettiği değerlere düşmanlık duyan bir dokuya sahip oldu.

Bu nedenle Soğuk Savaş döneminde Türkiye’de komünizm tehdidi gericiler tarafından dünyanın hiçbir ülkesinde olmadığı kadar abartıldı. Komünistlerin sayısının neredeyse bir avuç aydından oluşan dar çevreden ibaret olduğu yıllarda bile, söz konusu tehdidinin akıl almaz şekilde abartılmasının nedeni, Cumhuriyetin ilerici niteliklerine duyulan düşmanlıktı. Bu anlamda saldırılan şey komünizmden çok, cumhuriyetin kazanımları ve kemalizmdi. Öyle ki, Türk edebiyatını ve sanatını yaratan önde gelen aydınlar, sanatçılar, yazarlar ve gazeteciler içinde Soğuk Savaş yıllarında neredeyse hapis yatmayan tek kişi bile kalmamıştı. Bu aydınların önemli bir bölümünün ise (Rıat Ilgaz, Zekeriya Sertel, Cevat Şakir, Sebahattin Ali vb. gibi) komünizmle ilgisi yoktu. Onların ilerici ve aydınlanmacı olmaları tutuklanmaları için yetiyordu.

Çünkü Cumhuriyetin laiklik, kadın hakları, seküler kamusal düzen, akıl ve bilimin önceliği gibi ilerici kazanım ve nitelikleri sinsi bir şekilde komünizmle ilişkilendiriliyordu. Cumhuriyetin kazanımlarına ve Mustafa Kemal’e duyulan kin, komünizm üzerinden dolaylı ve iki yüzlü bir şekilde ifade ediliyordu. 

Soğuk Savaş yıllarında kurulan Komünizmle Mücadele Dernekleri ve Milli Türk Talebe Birliği gibi anti-komünist örgütlerden esas olarak laiklik, cumhuriyet ve Mustafa Kemal düşmanı bir kadro yetişmesinin nedeni de buydu.

Bugün belli bir yaşın üzerinde olan bütün İslamcı, milliyetçi-muhafazakar, dinci faşist ve laiklik düşmanlarının siciline bakın, aynı şeyi göreceksiniz; bu kesim ve kadrolar anti-komünist oldukları kadar anti-kemalist olmak gibi ortak bir özelliğe sahiptir. Özetle; Türkiye'de anti-komünizm anti-kemalisttir.

Sonuçta, anti-komünist hareket içinde yetişen ve cumhuruyetin ilerici birikimine düşman olan bu kadro, 70 yıllık sancılı bir karşı devrim sürecinin ardından bugün devleti bütünüyle ele geçirmiş görünüyor. Ülkeyi bu kadro yönetiyor.

AKP işte böyle bir tarihin ürünü ve sonucudur.

KESİN HESAPLAŞMA VE KIRILMAYA DOĞRU

Hiçbir şey bitmiş değil, kavga henüz devam ediyor. Ülke ve toplum, tarihsel gericilikle nihai bir kapışmaya, son bir hesaplaşmaya doğru akıyor. Türkiye, kaderinin yeniden çizileceği bir tarihsel eşiğe doğru sürükleniyor. Toplum ya cehalet ve dinci barbarlıktan ya da aydınlanma ve özgürlükten yana tercih yapacak. Toplum ya yeniden bir önceki çağın değerler dünyasına iade edilecek, ya da yeniden tarihsel ilerleme yatağına girerek, aydınlanma, bilim, akıl ve modernleşme yolunda yürüyecek. Bu ilkeler son çözümlemede burjuva değerlere işaret etse de solun üzerinde yükselebileceği yegane/asgari zemini oluşturuyor. Ve bu ikilemin bir orta yolu bulunmuyor.

Öyle görülüyor ki, bu süreç sancılı, çatışmalı, kırılgan ve inişli çıkışlı olacak. Sadece başkanlık dayatması bile yakın gelecekteki tablo hakkında bir fikir veriyor. Çünkü, ülkenin ve toplumun kader anının belirleneceği eşiklerden biri başkanlık ve yeni anayasanın oylanacağı bu referandumdur. Cumhuriyeti yıkan ve fakat yerine kendi rejimini henüz kuramayan siyasal İslamcılar, bu yolla nihai hedeflerine ulaşmak istiyor. O nedenle kazanmak için ellerinden geleni yapacaklar. AKP, referandumu kaybetse bile iktidarı bırakmak istemeyecek.

Böyle olacağını çok yakın geçmişten biliyoruz; 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra yaşananlar hafızalarda tazeliğini koruyor. AKP’nin 7 Haziran seçim sonuçlarını tanımadığı andan itibaren ülkenin darbelere açık hale geldiği de siyasal-tarihsel bir gerçektir. Eğer yeniden benzer bir tablo oluşursa, yani AKP kaybettiği halde sonucu kabullenmez ve iktidardan çekilmezse, bu durum daha sert bir çatışma ve daha öncekilerle karşılaştırılamayacak kadar ağır bir kriz hali demektir.

Eğer gündemde beklenmedik bir gelişme olmazsa bu konuyu bir sonraki yazımda açmaya çalışacağım.

* Bu konuda, Ertuğrul Meşe'nin yeni yayımlanan 'Komünizmle Mücadele Dernekleri' adlı kitabına (İletişim Yayınları, 2016) ve kitap hakkında kısa ama iyi bir inceleme olan Deniz Ali Gür'ün İleri Haber'de yayımlanan, 25 Aralık 2016 tarihli yazısına göz atmanızı öneririm.

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : +90 212 963 1051 (pbx)