• BIST 108.489
  • Altın 151,139
  • Dolar 3,6704
  • Euro 4,3242
  • İstanbul 17 °C
  • Ankara 16 °C
  • İzmir 20 °C
  • Adana 22 °C
  • Antalya 21 °C

Yakın dönemden ‘tarihe giriş’ fırsatları

Ender HELVACIOĞLU

Son on yıl içinde, nesnel koşullar son derece uygun olduğu halde öznel koşulların (bizim halimizin) yetersizliği yüzünden kaçan iki tarihsel fırsat anı yaşandı: “Cumhuriyet Mitingleri” ve “Haziran Ayaklanması”.

Bu konuyu tartışmalı ve gerekli dersleri çıkarmalıyız.

İki hareket de görülmemiş ölçüde geniş kitleleri kapsamıştı, milyonlar ayağa kalkmıştı ve kitlelerin hedefi de son derece netti: AKP iktidarına son vermek. Dahası çok farklı kesimler bu hedef doğrultusunda birleşmiş ve kendiliğinden geniş bir cephe ortaya çıkmıştı.

Bu iki momentte de devrimci bir odağın radikal bir çıkış yapabilmesi için nesnel koşullar hiç olmadığı kadar olgunlaşmıştı.

İkisinde de beceremedik! AKP iktidarının hâlâ sürüyor olmasında, dolayısıyla bugün yaşadığımız bütün sorunlarda bu anlamda bizim de sorumluluğumuz vardır.

Herhangi birinde AKP iktidarı yıkılsaydı ne olurdu, nasıl bir iktidar oluşurdu, ülke nereye yönelirdi, bunlar ayrı konular; o noktada da elbette çeşitli politik odaklar (çeşitli sınıfların temsilcileri) arasında bir bilek güreşi yaşanacaktı. Burada tartıştığımız konu, şartlar bu kadar olgunlaşmışken neden devrimci bir çıkışın örgütlenemediği.

Açık yüreklilikle söyleyelim: Demek ki yeterince devrimci değiliz. Bizi düzen içine çeken -ideolojik, politik, örgütsel, hatta kişisel vb.- çok fazla ayak bağımız var.

Sosyalistlerin büyük çoğunluğu Cumhuriyet Mitinglerine soğuk yaklaştı, sahiplenmedi ve katılmadı. Bunun ne kadar büyük bir aymazlık olduğunu bugün herhalde çok daha iyi görüyoruzdur.

Kendine sosyalist deyip de hareketin karşısında yer alanları geçiyorum. Bir kısmımız ise karşısında yer almamakla birlikte, “sosyalizmi hedefleyen bir hareket olmadığı” tespitiyle harekete burun kıvırdı. Sanki sosyalist devrimler “Yaşasın Sosyalizm” sloganıyla olurmuş gibi…

Tarihin en büyük sosyalist devrimi olan Ekim Devriminin kitleler bazında iki temel sloganının “Savaşa son” ve “Açlığa son” olduğu unutuldu. Fransız Devriminin sloganı da herhalde “Yaşasın Aydınlanma” değildi!

Kitleler “Yaşasın Aydınlanma” diye bağırıyorlarsa zaten Voltaire’lere, Robespierre’lere ihtiyaç yoktur. “Yaşasın Sosyalizm” diye bağırıyorlarsa ise Lenin’lere ihtiyaç yoktur. Ama -doğal olarak- böyle bağırmadıkları için Robespierre’lere ve Lenin’lere (öncülere) ihtiyaç duyulur.

Hareketi benimseyip katılanlar ise sadece katıldılar; milyonlar içinde eridiler. Bu hareketin önderliğini almak ve devrimci bir çıkış için değerlendirmek gibi bir “zorlama” yapan olmadı. Yani katılanlar da “devrimci” olamadı.

Sonuçta mevcut önderlik (devletçi ulusalcılar) hareketi sınırladı ve sattı. Bu sınırlayışın ve satışın bedelini AKP’nin karşı saldırısıyla, Ergenekon operasyonuyla da ödediler ve sonuçta gerici iktidar büyük bir badireyi atlatmış oldu.

“Haziran Ayaklanması”ndaki durumumuz da pek farklı değildi. Yine soğuk yaklaşanlar vardı, ama sosyalistlerin çoğunluğu Haziran direnişinin içinde yer aldı. Fakat kitlelerin politik öncüsü olarak değil, kitlelerin arkasından koşturarak…

Haziran Ayaklanması sırasında sosyalist bir odağın devrimci bir çıkış örgütleyebilmesi için -Cumhuriyet Mitinglerine göre- çok daha uygun koşullar vardı. AKP’nin yıkılmasına ramak kalmıştı ve daha önemlisi sosyalistler bu yıkılışın önderliğinde çok daha büyük bir rol sahibi olabilirlerdi.

Devrimci bir çıkış için daha ne gibi nesnel koşulların oluşması gerekiyor? Buna karşın neden zayıf kalındı, bir girişimde dahi bulunulamadı?

Sosyalistler olarak birlik olamadığımız için mi? Hayır! Eğer böyle bir iktidar girişiminde bulunacak bir odak olsaydı, hem hızla büyürdü hem de herkes onun arkasında toplanırdı ve pratikte birlik sağlanırdı. Böyle bir odak çıkmadı. 

Birlik olamadığımız için böyle bir odak çıkmadı değil; böyle bir odak çıkmadığı için birlik sağlanamadı.

Ne yazık ki, Haziran Ayaklanması sırasında da “devrimci bir kurmay” yaratılamadı. Hareketin taleplerini kavramış ve özümsemiş, bağımsız ve net bir politik hatta sahip, iktidar perspektifi olan, hedefe kilitlenmiş, gemileri yakmış, örgütlü bir öncü çekirdek; eksik olan buydu.

Böyle bir girişime aday olabilecek sosyalist örgütlenmeler de yok değildi. Bunun için seçimlerde yüzde 10 oy almak, 81 ilde örgütlü olmak gerekmiyor. Ayağa kalkmış milyonlar, pıtrak gibi biten cesur kadrolar ve fazlasıyla eylemlilik mevcuttu; hareketlenme başladığında değerli olan budur. Sonuçta -başlarda şaşkınlık içinde ve bölünmüş olan- iktidar toparlandı, karşı saldırıya geçti ve hareket geri çekildi.

Böyle bir girişim gerçekleşse ve AKP devrilse ne olurdu, iktidar kimin elinde kalırdı, nasıl bir sürece girilirdi bilinmez. Girişimi yapanlar iktidarı alamayabilirlerdi, çünkü onun için başka koşullar da gerekir. Ama en azından böyle bir çıkış, başlayacak yeni sürecin belirleyenlerinden biri olabilecek bir politik akımı yaratabilirdi.

Böyle fırsatlar çok az gelir; geldiğinde değerlendirebilmek gerekir. Tarihe giriş fırsatlarıdır bunlar.

***

Bu ikisi çok yakın tarihlerde yaşanmış, dumanı hâlâ tüten örnekler. Daha uzak tarihlerde, ama yine cumhuriyet dönemi içinde yaşanan ve ülke siyasetini belirleyen iki önemli “çıkış” vardır. Hem de koşulların oldukça olumsuz olduğu sanılırken girişilmiş, öncü kadro hareketleridirler.

Birincisi, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının “Samsun’a çıkış” ile simgelenen girişimleridir ve anti-emperyalist bir savaşın sonucunda yeni bir devletin ve vatanın kuruluşuyla sonuçlanmıştır. İkincisi ise -olumlayıp olumlamamak ayrı bir tartışma konusu- PKK’nın 1984’teki çıkışıdır ve 30 küsur yıldır ülke siyasetinin temel belirleyenlerinden olan bir hareketin doğuşunu simgeler. Bunlar “çıkış-birlik diyalektiği” açısından da incelenebilir.

Aslında, yenilgiyle sonuçlanmış olsa bile, üçüncü bir çıkış girişimi daha var: 68 gençlik liderlerinin, az sayıdaki öncü kadroyla illegal örgütler kurarak, “İkinci Kurtuluş Savaşı”, “öncü savaş”, “halk savaşı” gibi temalarla başlattıkları hareketler. Bunlar da “nesnellik-öznellik” ilişkisi açısından incelenebilir.

Sonraki yazımızda bu girişimlere göz atabiliriz.

NOT: Önceki yazımızda Osmanlı’nın kuruluşu örneğinden yola çıkarak çıkış-birlik ilişkisi ele alınmıştı. Bazı okurların uyarısını da dikkate alarak şunu vurgulayalım: Bu konularda Hikmet Kıvılcımlı’nın, özellikle “Osmanlı Tarihinin Maddesi” kitabında, son derece derin ve P. Wittek’ten çok daha geniş çözümlemeleri bulunur, tarihsel materyalist bir yaklaşımla. Mutlaka okunmalı.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)