• BIST 108.489
  • Altın 151,139
  • Dolar 3,6704
  • Euro 4,3242
  • İstanbul 18 °C
  • Ankara 12 °C
  • İzmir 17 °C
  • Adana 19 °C
  • Antalya 19 °C

Yalan-doğru diyalektiği

Ender HELVACIOĞLU

Hikmet Kıvılcımlı “barbar yalan bilmez” der. Çok dürüst olduğundan, üstün bir etik duygusuna sahip olduğundan değil, ihtiyacı olmadığı için yalan söylemez barbar. Yalanı bilmediği gibi dürüstlük kavramını da bilmez, ona da ihtiyacı yoktur çünkü.

Yalan, uygarlığın çocuğudur. Toplumun karşıt çıkarlara sahip sınıflara bölünmesiyle, sömürünün uç vermesiyle, yöneten-yönetilen, ezen-ezilen çelişkilerinin ortaya çıkmasıyla -kısacası uygarlıkla- başlamıştır yalan.

Yalan artık, yönetmek, sömürmek, ezmek için bir ihtiyaç olmuştur. Yönetici ve sömürücü hakim sınıfların, düzenlerinin sürekliliğini sağlamakta birinci araçları “zor” ise, ikincisi (belki daha da önemlisi ve etkilisi) “yalan”dır. Yalan, zorun başaramadığını da başarır.

Geniş üretici ve emekçi kitleler, mevcut düzenin sürmesi gerektiğine ikna edilmelidirler. Bu sadece “zor” ile başarılamaz. Gerçek, sadece zor ile bastırılamaz. Gerçeğin saptırılması, ters yüz edilmesi gerekir. Emekçiler kandırılmalı, gerçek olmayana inandırılmalı ve ikna edilmelidirler. “İdeoloji” kavramı bu noktada ortaya çıkar. İdeoloji, bir sınıfın çıkarının teorize edilmesidir. Bir sınıfın çıkarının, sanki bütün toplumun çıkarıymış gibi gösterilmesi çabasıdır. Buna “ideolojik hegemonya” diyoruz. Hakim sınıflar açısından bakıldığında “yalanın hegemonyası” desek de fark etmez.

Hakim sınıfların aydınları bu işin görevlileridirler. Askerler (veya daha genel olarak söylersek güvenlik güçleri) nasıl “zor”un görevlileriyseler, aydınlar da ideolojinin (yalanın, gerçeğin eğilip bükülmesinin) görevlileridirler. Aydın, ideoloji üretir. Hakim sınıfın aydını, ister istemez yalan üretir. Daha doğrusu gerçeğin bir yanının, gerçeğin tamamıymış gibi gösterilmesinin (yani gerçeğin saptırılmasının) eridir.

Bütün sömürücü düzenler aynı zamanda birer “yalan imparatorluğu”dur. “Gerçek devrimcidir” derken aynı olguya tersten vurgu yapmış oluyoruz.

***

Fakat yalana karşı mücadele kolay değil. Yönetici sınıfların binlerce yılın içinden süzülüp gelen müthiş bir birikimi, geniş bir külliyatı ve tabii “büyük ustaları” vardır bu konuda.

Kadim Çin’in tarihteki binlerce olaydan damıtılarak formüle edilmiş “36 strategem”i (savaş hileleri) anıt bir eserdir örneğin. Sun Tzu’nun MÖ 4. yüzyıldan kalma “Savaş Sanatı” ve onun yorumcuları, aynı yıllardan Hintli vezir Kautilya’nın “Arthaçastra”sı (Çıkar Sağlama Sanatı), Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün “Siyasetname”si ve tabii Machiavelli’in “Hükümdar”ı hemen akla gelenler.

Günümüzde artık bu iş son derece gelişmiş teknolojik aygıtlarla ve geniş ekiplerden oluşan kurumlarca yapılıyor. Neyin yalan neyin doğru (gerçek) olduğunu çözümlemek iyice zorlaşmıştır.

Dolayısıyla hem büyük ustaların yöntemlerini hem de günümüzün manipülasyon tekniklerini kavramaya çalışmak, yani işin kuramını edinmek faydalı olacaktır. Aslına bakılırsa “yalan ve hile kuramları”nı, “gerçeği ortaya çıkarma kuramları” olarak da okumak mümkündür. Başarılı devrimciler bunu yapmışlardır; yönetici sınıfların ustalarından, ezilen-sömürülen sınıflar adına yararlanmışlardır.

En iyi öğretmenin düşmanındır çünkü (bu da eski ustaların temel ilkelerinden biri), sana öğretmek için her yola başvurur.

Bu konuyu “Bilim ve Gelecek”te geniş olarak ele alacağız; burada okurların üzerinde düşüneceği birkaç fırça darbesiyle yetinelim.

***

Siyasette en etkili yalan, düz-kaba yalan söylemek değildir. Örneğin “Kabataş’taki başörtülü bacının başına gelenler”, “camide içki içtiler” gibi yalanlar bu türdendir. Usta işi değildirler ve söyleyenin düzeyini gösterirler. Ustalar böylelerini hep küçümsemiş ve aşağılamışlardır.

Siyasette en etkili yalan, doğruyu söylemektir. Ama nasıl? İşte birkaç yöntem:

“Yalanı doğrular içine sakla!” Etkili bir yöntem, bir yalanı bin bir doğru içine yedirmektir. Böylece hem yalan aktarılmış olur, hem de doğruları da çürüten virüs işlevi görür. Bir yalan bin doğru götürür.

“Doğruyu, yalanın lokomotifi yap” Bu da ilkinin aktif versiyonu. Yalanı büyütmenin yolu, doğruyu büyütüp yalanı küçültmektir. Bir noktada, mümkünse en başta, küçücük bir yalan söyle, sonra onu doğrularla büyüt. Bu becerilirse doğru yalanın motoru olur. Öklit’e gönderme yapalım: “İki yalan arasındaki en kısa yol bir doğrudur.”

Daha etkili bir yöntem, tıpkı sihirbazın el çabukluğu gibi “akıl çabukluğu”dur. Gayet mantıklı akıl yürütme basamaklarında bir noktada ustalıkla (kör gözüm parmağına değil) sıçrama yapılması. Böylece hiç yalan söylenmeden yalan söylenmiş olur.

Daha da etkili bir yöntem: “parçalanmış doğru”dur. Postmodernistlerin çok kullandığı bir yöntemdir bu. Doğrunun bütünselliğini bozup küçük doğrulara bölmek ve böylece tek tek doğruları tek tek yalanlara ve giderek bütünsel bir yalana dönüştürmek. Bu da yalan söylemeden yalan söylemenin daha ustalıklı bir yolu.

Ama günümüzde en fazla kullanılan yalan yöntemi, zamandan ve mekândan koparılarak söylenen doğrudur. Yani “mutlaklaştırılmış doğru”. “Askeri vesayet sistemi kötüdür”, “Saddam bir diktatördür”, “Esat demokrasiye karşıdır”… Yalan mı? Doğru. Ama yalanın dik âlâsı!

Emin olun, başkanlık sistemini de içeren anayasa değişikliği paketi bu tür “doğru”larla birlikte gelecektir. Göreceğiz, “yetmez ama evet” aymazlığından ne kadar ders çıkarmışız…

***

Bu hinoğluhinlerin hinlikleri bitmez. Henüz “doğru-yalan diyalektiği”ndeyiz. Daha “olgu-algı diyalektiği”ne gelmedik. Bu daha teknik olan konuya bir giriş için “Bilim ve Gelecek”in yeni sayısının kapak dosyasını incelemenizi öneririm: “Beyin, algı ve gerçeklik”. Görelim, beynimiz bize nasıl yalan söyleyebiliyor…

Bütün bu yöntemleri bileceğiz. Öyle bileceğiz ki, onları kendi silahlarıyla vurmayı da öğreneceğiz. Devrimciler “Doğrucu Davut” değildir! Yalanı yatsıya kadar ortaya çıkarmayı da, dokuz köyden kovulmamayı da becereceğiz.

Ama bizim esas üstünlüğümüz felsefemizdir. En saklı yalanı bile ortaya çıkarabilecek panzehir budur. Yine birkaç fırça darbesi:

Biz her şeyi bilmeyiz; her şeyi bilebiliriz. Bizim “bir bilen”imiz yoktur; “bilebilenlerimiz” vardır. Dinsel düşünce ile bilimsel düşünce arasındaki temel ayrımdır bu.

Biz “inançlar”ın değil, “olgular”ın, “mutlaklık”ın değil “değişim ve dönüşüm”ün avcılarıyız.

Gerçeğin (doğrunun) dostu, olgudur.

Yalana inanılır, doğru ise araştırılır ve kavranır. İnanılacak şey yalan, kavranılacak şey doğrudur. Yalan inanılabilirdir, doğru kavranabilirdir.

Yalan mutlaktır, doğru değişken. Değişmeyen yalandır, değişen doğru.

Kısacası doğru (gerçek) emek ister. Yalanı ile doğruyu ayırt etmede en güçlü kıstas emek gerektirip gerektirmediğidir.

Felsefi temel budur. Gerisi bizim ustalara kalmış…

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Yazarın Diğer Yazıları
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)