unnamed-010.gif

darbeicindedarbegif.gif

YAZARLAR

Tüm Yazıları Ender Helvacıoğlu

Aydınlanmanın iki stratejisi

14.07.2016 08:24

İnsanlığın önündeki en temel sorunlardan birinin, hakim kapitalist sistemin ezilenler kutbunda yer alan ama küreselleşme süreciyle tarihe bütün ağırlıklarıyla giren toplumların kendi ortaçağlarından kurtulma, yani aydınlanma sorunu olduğunu biliyoruz.

Ezilen dünyanın aydınlanma stratejisi ne olabilir? Bu konuda önümüzde iki model var.

Birincisi, klasik Batı yoludur. Batılı toplumlar, burjuvazileri önderliğinde aydınlandılar. Feodal düzeni, aristokrasiyi, dinsel düşünceyi, Tanrı egemenliğini, kendi ortaçağlarını burjuvazileri önderliğindeki devrimlerle yıktılar ve aştılar. 500 yıllık bu pratik, insanlığın düşünsel hazinesine büyük bir katkı yaptı ve gözbebeği gibi korunması gereken bir miras bıraktı.

Fakat bu modele ilişkin iki soru var: 1) Burjuva aydınlanması kendi anavatanında ne kadar başarılı olabildi? 2) Bu model evrensel mi, ezilen dünyada da geçerli olabilir mi? Günümüzden baktığımızda görüyoruz ki, burjuvazi önderliğindeki aydınlanma, bu iki noktada da tıkanma yaşamıştır. Neden?

Burjuvazinin temsil ettiği sistem (kapitalizm) başından itibaren; a) Sermayenin emek üzerindeki egemenliğine ve sömürüsüne, b) Kapitalist-emperyalist ezen ülkelerin, dünyanın dörtte üçünü kapsayan ezilen ülkeler üzerindeki yıkım ve talanına, tahakkümüne, sömürüsüne dayanır.

Dolayısıyla burjuva aydınlanması, burjuva laikliği, burjuva insan hakları ve özgürlüğü, toplumun egemen, yönetici, elit kesimleriyle sınırlıdır. Emekçi sınıflara ve ezilen halklara gelindiğinde ise, burjuva aydınlanması, gericiliğe, ortaçağ karanlığına, dinciliğe, despotizme, yıkıma, talana, köleliğe ve sömürüye dönüşür. Emekçiler ve ezilen halklar, burjuvazinin istediği ve sınırladığı kadar aydınlanabilirler, ötesi yasaktır.

Burjuvazinin ideologları, burjuva aydınlanmasının bu güdüklüğünü perdelemeye çalışır. Onlara göre, aydınlanma aklın egemenliği demektir ama, bu aklı burjuvazi ve onun devleti temsil etmektedir. Böylece aklın egemenliği, burjuva sınıfının ve onun devletinin egemenliğine dönüştürülür.

Emekçiler ve ezilen halklar kendilerine dayatılan bu akıl kadar akıllı olabilirler. Emeklerini kime satacaklarına (yani kim tarafından sömürüleceklerine) karar verebilecek kadar özgür olabilirler. Mülkiyetleri ne kadarsa o kadar hak sahibidirler.

Kısacası, paran kadar aydınlanırsın, özgürleşirsin ve hak sahibi olursun. Burjuvazinin sistemi böyle işler.

Marxın aydınlanmaya yönelik tavrı, reddetmek değil, eleştirerek aşmaktı. Bilimsel devrim ve aydınlanmaya sahip çıktı, kendi kuramının kaynağı olarak gördü ve miras kabul etti.

Öte yandan, mevcut aydınlanma hareketinin burjuva karakterini ve sınırlılıklarını da tespit etti, bu hareketin keskin bir eleştirmeni oldu ve aşmaya çalıştı.

Marx, burjuva aydınlanmasını geçmişin (feodal/haraçlı ideolojinin) perspektifinden eleştirmedi; bu hareketi, sınıfsal karakterinden kaynaklanan sınırlılıklarından dolayı geçmişi köktenci bir biçimde aşamadığı noktasında eleştirdi ve aydınlanmayı derinleştirmenin yollarını aradı. Bu bakış açısıyla Marx, geleceğe uzanabilecek bir hat çizebildi.

Kısacası burjuva aydınlanması, Marxın da 150 yıl öncesinde tespit ettiği gibi, ne kendi anavatanında kökleşebildi ne de ezilen dünyada başarıyla uygulanabildi.

Olgular, aydınlanmanın burjuvazi önderliğindeki modelinin -iç çelişkileri dolayısıyla- tıkandığını gösteriyor. Zaten bu tıkanma günümüzde çok daha net bir biçimde gözlemlenebiliyor.

Sosyalizmin yıkıldığı, modernizmin ve aydınlanmanın küpeşteden atıldığı, neo-liberalizmin ve post-modernizmin ideolojik hegemonyasının kurulduğu, küresel burjuvazinin hakimiyetindeki dünyada, gerek Avrupanın göbeğinde gerekse ezilen dünyanın geniş alanlarında nelerin fışkırdığını görüyoruz.

***

Ezilen dünyanın aydınlanma stratejisine ilişkin ikinci model, sosyalist modernite ve emekçi aydınlanması yoludur. 20. yüzyılda özellikle Sovyetler Birliğinde ve Çinde uygulanan yol, yani Marxın kuramı ışığında oluşturulmaya çalışılan model.

Bu yolun ciddi başarılar kazandığı, uygulandığı coğrafyaların yüz yıl öncesi ile bugünü karşılaştırıldığında görülebilir. Sosyalizm deneyleri yıkılmasına karşın, ne Rusya 1917 öncesinin Rusyasıdır ne de Çin 1949 öncesi Çini.

Bu modele ilişkin -burjuva aydınlanması yolunda söz ettiğimiz gibi- bir tıkanmadan söz edilemez; ama daha işin çok başında olunduğunu, net bir değerlendirme için çok daha köklü pratiklerin yaşanması gerektiğini söyleyebiliriz.

Aydınlanmanın burjuva yolu barutunu tüketmiş ve tıkanmıştır, artık insanlığa bir aydınlanma değil yeni bir ortaçağ önerebiliyor; emekçi yolu ise henüz çocukluk çağını yaşıyor; düşe kalka yoluna devam ediyor. Ama ezilen dünya (aslında tüm dünya) için daha kapsamlı bir aydınlanma stratejisi oluşturma sorunu günümüzde aciliyetini koruyor.

Bunu Marksist kuramın çerçevesi içinde gerçekleştirebilir miyiz? Gelecek ne gösterir bilinmez, ama çıkış noktamızın Marxın kuramı olduğu açık.

***

Yaklaşık 150 yıldır bu sorunla boğuşan yaşadığımız coğrafyanın, önde gelen bir toplumsal laboratuar olduğu söylenebilir. 20. yüzyılın en keskin aydınlanma atılımlarından birini gerçekleştirmiştir bu toplum. 

Türkiye burjuva aydınlanması (Batı modeli veya Fransız devrimi yolu da diyebiliriz) yolunu zorladı. Dolayısıyla çağımızda bu yolun artık tıkalı olduğunun en net gözüktüğü toplumlardan biriyiz.

Nasıl olamadığı noktasında engin bir birikime sahibiz. Bu deneyim, bize nasıl olabileceğine ilişkin güçlü ipuçları da sağladı.

İçinde yaşadığı kaotik coğrafya ile birlikte Türkiye toplumu, bu acılı birikimiyle, insanlığın ortaçağ karanlığından köklü bir biçimde kurtulma mücadelesinin öncü müfrezelerinden biri olmaya adaydır. Ülkemiz sosyalistleri bu bilinçle tartışacak ve hareket edecektir.

Eğitim