unnamed-010.gif

darbeicindedarbegif.gif

YAZARLAR

Tüm Yazıları Haluk Şahin

Türkiye markası nasıl kurtulur?

15.10.2016 09:50

Türkiye markasının yerlerde süründüğü bir dönem yaşıyoruz.  Bu, siyasal görüşümüz ne olursa olsun, hepimizi ilgilendiriyor.  Çünkü, henüz tanıştığımız insanlar  bizi ilkin üzerimizdeki marka damgasına göre değerlendiriyor, ona göre tepki veriyorlar.   

Doğu komşumuz İrannın Şiraz, Yezd ve İsfahan kentlerini kapsayan  bir kültür turundan yeni döndüm.  İran halkının tarihsel zenginliklerinden ve insani niteliklerinden çok etkilendim. Arkalarında büyük bir uygarlık geçmişi var derken neyin kastedildiğini artık daha iyi anlıyorum.

40 yıla yakın bir süredir dünyaya  kapalı kalan İran biraz da döviz ihtiyacı yüzünden dünyaya açılmaya başlıyor. İran uzun yıllar kötü bir marka olarak kaldı. Bugün bile İran deyince bir çok kişinin yüreği hopluyor.  İnsanların aklına dinsel bağnazlık, hapishaneler, idamlar ve kadınlar üzerindeki baskılar geliyor. 

Bizim grupta bulunan bir Avrupalı kadın İrana gideceğini söylediğinde kızının Anne sen deli misin! dediğini,  yaşlı annesine ise yüreğine iner diye söylemeye cesaret edemediğini anlattı.  

İşte böyle algılanan İrannın Şirazında önemli bir türbeyi ziyarete gittik. Kafiledeki erkeklere rehberlik yapan ve İngilizce konuşan genç İranlı bizim İstanbuldan geldiğimizi duyunca adeta dehşete kapıldı ve  korkulu bakışlarla Orada güvenlik durumu nasıl? diye sordu.

Bu durumun  içerdiği ironi beni çok düşündürdü: Muharrem ayının ilk haftası içinde Batılı bir grup turistle birlikte bir Şii mabedine gidiyorduk. Normalde bizim dizlerimizin titremesi gerekirken, İranlı genç, bizim ülkemizdeki güvenlik durumu hakkındaki endişesini dışa vuruyordu!

                                                          ***

Türkiye markasının artık bir refleks gibi uyandırdığı bu endişeyi Temmuz sonunda ABDye gittiğimizde de hissetmiştim.  İnsanlar bizim Türkiyeden geldiğimizi duyunca adeta üzülüyor hatta bize acıyordu.

Avrupada da durumun böyle olduğunu duyuyor, okuyorum.  Türkiye dendiği anda artık akla dünyanın en muhteşem şehri İstanbul, mavi denizler ve parlak güneş değil, bombalar, silahlar, hapishaneler geliyor.  

Türkiye markası yerlerde sürünüyor derken bunu kastediyorum.

Bu durumun sorumluları hakkında ne düşünürsek düşünelim markanın bozulmasından hepimiz etkileniyoruz.  Turizmin feci durumu ortada.  Ege ve Akdeniz kıyılarında  ev almış yabancıların çoğu evlerini satışa çıkartmışler.  Uluslarası konferanslar başka yerlere yöneliyor.  Türkiye en haklı konuları bile başkalarına anlatmakta zorluk çekiyor.

Bu durum yabancı medyanın ülkeye bakışını etkilediği gibi, dış politikasınu uygulamasını da zorlaştırıyor. Yani, ulusal bir sorun söz konusu.

                                                      ***

Evet, sorun ciddi ve ağır maliyetli. Ama ben, gereken adımlar atılmazsa, durumun daha da bozulmasından korkuyorum.

Kaygılarım yeni değil: Ergenekon ve Balyoz tutuklamalarının başladığı dönemden beri, ülkemizde uluslarası hukuki normlar gözardı edilir, keyfi ve ootokratik bir yönetim kurulursa Türkiyenin bir parya devlet (pariah state) haline gelebileceği uyarısında bulunuyorum.

Parya devletler,  uluslararası camianın en alt sınıfından sayılırlar; saygın uluslar onlarla ilişki kurmak istemezler, kamusal kimlik sahibi aydınlar ve yazarlar orayı ziyaret etmezler;  devlet adamları o devletin yöneticileri ile aynı fotoğrafa girmemek için kaçarlar. 

Bir zamanlar Güney Afrika öyleydi; bazı ülkeler için bugün İsrail öyle.   

Bozuk markalar için bir de bitik ülke (failed state) kategorisi var.  Bunlar devlet olmanın temel gereklerini yerine getiemez duruma düşmüş ülkeler.  Asayişi sağlamak, maaşları ödemek, göçleri önlemek gibi. Bu kategoride,  çoğunluğu Afrikada olmak üzere, çok sayıda devlet var.  Bize yakınlıkları nedeniyle Somali ile Pakistanı   anabiliriz.  Maalesef Türkiyenin bu öbeğe aday olduğuna ilişkin bir kaç yorum okudum.

Ama bence en tehlikelisi hatta korkuncu kabadayı devlet (rogue state) kategorisine sokulmak.  Böyle devletler,  uluslararası hukuku tanımadıkları için, barışa tehdit olarak algılanıyorlar ve her türlü yaptırıma müstahak görülüyorlar. 

İran yakın tarihlere kadar bu kategoride idi. Şimdi de Kuzey Kore bu bağlamda anılıyor. Türkiyeyi bu kategoride algılayan ya da algılatmak isteyenlere de son zamanlarda daha çok rastlıyorum. Bir kaç ay önce İngilizlerin The Independent Gazetesinde tam da bunu söyleyen bir yazı çıkmıştı. 

Tabii ki, Türkiyenin bu üç kategoriden herhangi birine konduğunu görmek yüreğimi dağlıyor:

Biz, Türkiyeyi çağdaş uygarlık ortamının seçkin ve saygın bir üyesi yapmayı hedef sayan  ve bunun yolunun  yurtta barış cihanda barış ilkesinden geçtiğine inanan bir kuşaktanız!

Bir zamanlar yabancı gazetelerde çıkan bir kötü fotoğraf  bile bizi isyan ettirirdi; şimdi uluslararası siyasetin en aşağılaycı kategorilerine müstahak görülmek içimizi karanlık kederlerle dolduruyor.  

Olamaz, razı değiliz!

Komplo teorileri ve  yabancı düşmanlığı ile vakit kaybetmeyelim. Marka onarımı için reçete belli: Tam demokrasi, hukukun üstünlüğü, saydamlık, toplumsal adalet ve yaratıcılık!   Daha fazla vakit kaybetmeden! Çok geç olmadan!

Politika

Eğitim