• BIST 106.862
  • Altın 145,039
  • Dolar 3,5263
  • Euro 4,1266
  • İstanbul 24 °C
  • Ankara 17 °C
  • İzmir 25 °C
  • Adana 27 °C
  • Antalya 24 °C

Yazılamamış bir roman: Kırmızı Saçlı Kadın

Yazılamamış bir roman: Kırmızı Saçlı Kadın
Vitrindeki Yazar: “Ödüllü, O Halde İyidir!” Düşüncesi ve Yarışçı Zihniyetin Belirlediği Edebiyat

Kırmızı Saçlı Kadın’ı büyük bir sıkıntıyla bitirdim. Romanı bitirdiğimde fark ettiğim en önemli şey şuydu. Orhan Pamuk’u bir yazar olarak yetersiz kılan, sadece bakış açısı ya da dili yanlış kullanması değil. Bence bundan daha kötüsü anlatmak istediği hiçbir meseleyi derinleştirememesi. Ciddi bir “bilgisizliği” ve “içselleştirme sorunu” var.

Özgün Ergen

Türkiye kültür ikliminde en büyük çirkinlik ve kötülükler bile bize “olumsallıklar” olarak sunuluyor. Söz edilen yazar, ödüller alan bir kişiyse üstelik, bu “olumsal sunum”un dozu daha da artıyor. Eleştirmenlerin bir yazarı sırf ödüllü diye onayladıkları, güzellemeler yazdıkları bir ülkede, halktan ne bekleyebilirsiniz, nebeklenebilir? “Ödüllü, o halde iyidir,” mi diyecektir? Yarışın, rekabetin, başarı sıralamalarının her şeyden daha önemli olduğu bir eğitim sisteminden, kapitalist düzenden geçen okur, koşulsuz kabullenme eğiliminde. Arka planında, nelerin olup bittiğinden habersiz.Ben kendi derslerimde, okullarda yaptığım Yaratıcı drama ve Tiyatro derslerimde ilk olarak bu rekabet ortamını, yarışçı düzeni kırmaya çalışıyorum. Ama küçücük çocuklarda bile ödül-ceza sisteminin, kapitalizmin yıkıcı izlerini görüyorum ve bunu yıkmak, böyle bir sistemi benimsemiş yetişkinlerin dünyasında hayli zorlaşıyor.

Orhan Pamuk,tam da bize bu iklim tarafından sunulmuş bir edebiyatçı. O da Nobel Ödülü’nü kendisine verenlerefazlaca inanmış görünüyor. “Ödül aldım, o halde iyiyim!” mi diyor? Ödülü verenler kimlerdir peki? Edebiyatın “elek ustaları” taşeronları, baronları, değil mi ki iş başındadır, değerli, değersiz onların kalıbına uymayan herkes bu sistemde elenmeye mahkûmdur. Çünkü her yarışın mutlaka bir “kazananı” olmalıdır. Yarışın kuralı budur. Kazanan bir kişi ya da kişiler olduğuna göre, diğer ayrıntılar önemsizdir. Öyleyse kazanmak gerekir. Kazanmanın “tek geçerli” doğru görüldüğü yerde “doğrular”ın hiçbir önemi kalmayacaktır. Böyle bir düzende önemli olan satın alınmaktır, satmak ve satın alınmak… Önemli olan budur.

Vitrin Gibi Yazar

Böyle yazarları metropollerin kimi caddelerine, sokaklarındaki vitrinlere benzetiyorum. Kentlerin devasa vitrinleri vardır. Bu vitrinlerle kaplı caddeleri, sokakları… Vitrinler göz alıcıdır. Öyle göz alıcıdır ki arka planda olanın çarpıklığı göze batmaz. Kimse arka planda gecekonduların akmayan suyuyla, çamurlu sokaklarıyla, bakımsız halleriyle, yoksulluk gerçeğiyle ilgilenmek, yüzleşmek istemez. Oysa aynı çarpıklık bakımlı görünen vitrinleri de, göz alıcı sokakları da kapsamaktadır. Oradan da kapitalizm olanca dehşetiyle kendisini göstermektedir. Gözalıcı sokakların ışıltısına kapılan insanların bu dehşeti fark etmemesi kaçınılmaz.

İyi yazmanın değil, reklamın, daha çok reklamın geçerli olduğu çağımızda “çok satanlar” ifadesi bakanın gözünü kör eder. Sonra körleşme kaçınılmaz hale gelir. Okur, çok satanlara şöyle bir bakar, “bu yazar ne yazmış olabilir” diye şöyle bir aklından geçirir. Starlaştırmaya, kahramanlaştırmaya meraklı bir toplumuz zaten hali hazırda. Böyle bir sistemde düşünmek, “elek ustaları” eliyle değersizleştirilir. E, o zaman ne olacaktır? Nobel ödülü almış bir yazardan daha alkışlanmaya değer kim olabilir diye düşünmek bizi tam olarak nereye götürür? Yarışçı bir kafanın son durağı, bir anlığına önde olana boyun eğmektir. Ve en tehlikelisi bence budur. Çünkü “en önde olma” bir yanılsamadır ve yarın yarışta “en geriye” düşmeyeceğinizin hiçbir garantisi yoktur.

İtaatkârlık Timsali Orhan Pamuk

Orhan Pamuk tam da bu akıl tutulmasından, yarışçı ve itaatkâr sistemden beslendi, besleniyor. Düzenli olarak yazmaktadır. 2014 yılındaKafamda Bir Tuhaflık’ı yayımladıktan sonra, Şubat 2016’da Kırmızı Saçlı Kadın’ı yayımladı. Bir de yine 2015 yılında yayımladığı Resimli İstanbul kitapçığı var. Her yıla bir roman sığdırıyor, ne kadar güzel! Bir kesim okur için, o, “çalışkan bir adam.” “Çalışıyor ve yazıyor.” Evet çalışkan, konumunun gerektirdiği şekilde hareket ediyor. Durmadan çabalıyor, çırpınıyor…Ayrıcalıklı konumunu kaybetmemek için. Ben bunu daha çok unutulma korkusuna bağlıyorum. Kötü bir romancının, gündemde kalmak, gündemde kalmayı sürdürmek dışında bir yolu yoktur çünkü. İyi yazamadığına göre… Sürekli değişiklik gösteren gündeme tutunmak için her yolu deneyecektir nasıl olsa.

Orhan Pamuk Sıkıntısı

Kırmızı Saçlı Kadın’ı büyük bir sıkıntıyla bitirdim. Romanı bitirdiğimde fark ettiğim en önemli şey şuydu. Orhan Pamuk’u bir yazar olarak yetersiz kılan, sadece bakış açısı ya da dili yanlış kullanması değil. Bence bundan daha kötüsü anlatmak istediği hiçbir meseleyi derinleştirememesi. Ciddi bir “bilgisizliği” ve “içselleştirme sorunu” var.  Sanırım gündemi düşünmekten, içselleştirmeye, düşünmeye vakti kalmıyor. Bir iki Freud klişesi, birkaç işlenmemiş metafor yetiyor ona. Bu romanda da böyle olmuş.Karakterler yüzeysel, bulduğu metaforlar işlevsiz, planlanmamış ve yazarının içselleştiremediği olaylar birbiri ardına eklenmiş… Finalde oğulun babayı öldürmesindeki Oidipus göndermesi iğreti duruyor… Bir kurgu var ancak içselleştirilmemiş, nedensellik bağı çok zayıf… Ama roman “postmodern” olduğu için zayıflamış değil bu nedensellik, tam anlamıyla “roman” olamadığı için bu kurulamamış.

Orhan Pamuk’un Yazamadığı Roman: Belki de Yazamamak Bilinçli Bir Seçimdir

Orhan Pamuk bu kez iki mitolojik hikâyeye, bir de kuyu metaforuna yaslamış romanını. Bunlardan biri, Oidipus, diğeri ise Firdevsi’nin Şehname’sinde yer alan Rüstem ile Sührap. Cem adında, yazar olmak isterken müteahhit olan bir kişi var karşımızda. Sofokles’in Kral Oidipus’u ile Firedevsi’nin Şehname’sindekiRüstem ile Sührap hikâyesi. Biri Batı, diğeri Doğu kaynaklı iki hikâye var karşımızda. Oidipus, “kaderinden uzaklaştırılmak” için ormana bırakılmıştır. Doğduğunda bu kaderi bildiren kâhin, babasını öldüreceğini, anasıyla evleneceğini söylemiştir. Gebe olan Iocaste’nin rüyasını kâhin Teiresias’ın yorumlaması üzerine bebekken ormana atılır. Orada ölmesi beklenir ancak kendisine çizilen “kaderden” kaçamaz. Yani yine anasıyla yatacak, babasını öldürecektir. Sonunda, gerçeği görememesinden duyduğu acıyla gözlerini kör eder. Kral Oidipus’ta oğul babayı, Rüstem ve Sührap’ta ise baba oğulu öldürmüştür. Bu hikâyelerden yola çıkarak itaate ve erke bakış, “itaatin erdem” olarak görülmesi ve daha bir sürü şeyi tartışabiliriz. Fakat bunu yazar da tartışmadığı için bu yazının konusu olmadığını düşünüyorum. Bu hikâyelere ilişkin burada yapılan ayrıntılı tartışmalar, sadece ve sadece yazarın yazdığını “parlatmaya” yarayacaktır çünkü.

Orhan Pamuk bu iki hikâyeden yararlanarak, bir sorun mu ortaya koyuyor? Hayır. Bir eleştiri mi öne sürüyor? Yine hayır. Siyasi görüşleri “Marksist” olduğu içinhapse konmuş bir baba var.Bundan dolayı terk edildiği düşüncesiyle babasına kızgın Cem adında bir oğlan var.Babanın cezaevine girmesi üzerine “Hayat” adındaki eczanesi de kapanmıştır. Cem, başlangıçta annesi ve kendisinin isteği olmamasına rağmen, İstanbul’dan çıkıp Öngören’e, Mahmut Usta’nın yanında kuyuculuk yapmaya gider ve Kırmızı Saçlı Kadın’la serüveni başlar… Türkçesi bozuk cümleler, paragraflar… Hiçbir gerçeklik duygusu uyandırmadığı için basit korku filmlerini andıran olaylar… Cem’in bir süreliğine babası yerine koyduğu kuyucu Mahmut ustayı kuyuda ölüme terk etmesi, babasının da öncesinde Kırmızı Saçlı Kadın’la birlikteliği, Cem’in Mahmut Usta’dan şüphelenmesi ile yaratılmaya çalışılan gerilim hattı…Babasıyla karşılaşması, kent yaşamı ve evliliği, babasının da Kırmızı Saçlı Kadın’la yattığını öğrenmesi ve Kırmızı Saçlı Kadın’ın sonradan öğrenilen gebeliği, sonrası ise Kırmızı Saçlı Kadın’ın oğlunun, Cem’i öldürmesi… Her iki hikâyeye bağlı kalmak için zorlanmış olmalı. Tamamen tesadüfi, saçma bir tesadüfü andıracak karşılaşmalar var… Sanırım Orhan Pamuk kendisine bir “olay dizi”si yazıp onun peşine takılmış, ayrıntıları ve inandırıcılığı gereksiz bulmuş, kitabı bir an önce piyasaya sürmeye karar vermiş.

Cem’in babasının eczanesi olan “Hayat” eczanesi, hemen sonra çalışılan “Deniz” kitabevi tamamen dekor amaçlı… Neye hizmet ettiği belirsiz… Cem’in kuyuculuğu, Mahmut Usta, Kırmızı Saçlı Kadın’la karşılaşma, sonrasında müteahhitliği, evliliği, “Sührap” adlı bir şirket kurması, tesadüfler, tesadüfler zinciri…  Hiçbir ama hiçbir “nedensellik” yok… Kişiler ne karakter ne de tip olabilmişler… Sadece belirli şeyler sayıklıyor, sanki neredeyse konuşmuyorlar. Doğu ve Batı’dan iki hikâye seçmesinin hikâyeye kattığı hiçbir şey yok, çünkü burada ne Doğu ne de Batı anlatılıyor. Tamamen Orhan Pamuk’un hezeyanları bu izlediğimiz.

“Dünya ile arama uzaklık koydum. Dünya güzeldi, içim de güzel olsun istedim. İçimde bir suçluluk, bir kötülük yokmuş gibi yaparsam, yavaşyavaş kötülüğü unuturdum. Böylece hiçbir şey olmamış gibi yapmaya başladım. Hiçbir şey olmamış gibi yaparsanız ve gerçekten de hiçbir şey olmuyorsa, hiçbir şey olmaz sonunda.” (s.89)

Bu satırları, roman karakterine söyletiyor, kendisi söylemiyor gibi düşünebilirsiniz, fakat bunlar tam da Orhan Pamuk’un sözleridir. Kitap boyunca onun konuşmalarını takip ederiz. “Kuyudan su çıkmayacaktı ama ben paramı alıp dönecek, dershaneye gidecek, üniversite sınavında iyi puan alacak, yazar olacak, şu karşımdaki yıldızlar gibi hiç durmadan ışıldayan bir hayatım olacaktı.” (s.73)

12 Eylül’de cezaevine giren baba ve darbeye ilişkin tarihsel arka plan ise hiçyok. Marksist olarak tanımlanan “baba”ya ilişkin ayrıntılar şu cümlelerle geçiştiriliyor:

“Siyasi arkadaşlarının yanında babamın huzursuz olduğunu gördüğüm için dükkânda fazla kalmaz, boş sefertasını alır, soluk sokak lambalarının ve çınar ağaçlarının altından yürüyerek eve dönerdim. Evde anneme, babamın siyasete meraklı arkadaşlarından birinin dükkânda olduğunu söyleyemezdim. Çünkü annem, babamın başının yeniden belaya gireceğini ya da durup dururken gene bizi bırakıp gideceğini düşünerek endişelenir, babama ve arkadaşlarına sinirlenirdi.”(s. 9)

“Siyasi” arkadaşlar… “Siyasete meraklı” arkadaşlar… Her anlamda korkunç bir paragraf… Üniversite giriş sınavı anlatım bozukluğu konusuna örnek olabilecek bir paragraf. Fakat en kötüsü bir yazarın, bugün “sol eleştirisi” revaçta diye bunlara tutunmaya çalışmasıdır. Ve devam ediyor Pamuk.

“Hikâyemi yıllar sonra okuyan meraklılara şu bilgiyi vermeliyim: O yıllarda (tiyatro için de olsa) makyajlı, lacivert, hoş etekli ve otuz küsur yaşlarında kırmızı saçlı çekici bir kadın gece saat on buçukta bir erkeğe, “Biraz daha sokaklarda yürüyelim” derse bunun çoğu erkek için –ne yazık ki- tek bir anlamı olurdu. Tabii ben o erkeklerden değil, çocuksu aşkını saklayamayan bir liseliydim. Üstelik kadın evliydi ve burası Orta Anadolu yani Asya değil, Rumeli yani Avrupa’ydı. Ayrıca serde bir solcu siyasi ahlak vardı. Babamın ahlakı.” (s.69)

“Sana siyasetten söz eder miydi” dedi Kırmızı Saçlı Kadın.“Kim?” “Babanın siyasi arkadaşları eve gelir miydi?” “Babam zaten pek yoktu evde. Annem de babam da benim siyasete karışmamı istemediler.” “Baban seni niye solcu yapmadı?” “Ben yazar olacağım…” (s.69)

“Böyle şeyler yalnız benim babamın başından geçmemişti. O zamanlar Türkiye geriydi. İyi niyetli militan marksist-solcular, hele Anadolu’dan gelenleri çok “feodaldiler”. Örgüt içinde kız-erkek ilişkilerinden, açık açık kırıştıranlardan, sevgili hikâyelerinden hoşlanmazlardı. Örgüt yöneticileri de kıskançlıklara, kavgalara yol açacağı için böyle şeylere izin vermezlerdi. Devrimci grupta babamın aşk hikâyesi hoşgörüsüzlükle karşılanmıştı.” (s.138)

Bu satırları, Türkçeyi doğru bir şekilde öğrenmiş bir ilkokul öğrencisine okutsanız herhalde bir terslik olduğunu o bile anlardı! “Solcu siyasi ahlak” “aşkını saklayamayan bir liseli” Solcu olmayı reddeden ve gerekçe olarak yazar olacağım diyen çocuk. Cidden pes! Bu satırları, “sol eleştirisi” olarak görmek aptallıktır. Bu satırlar “sol eleştirisi” filan değil, düpedüz “uyanıklıkla” geçiştirmektir…  Nitekim bu paragrafların hemen sonrasında büyük bir uyanıklıkla “konu” kapatılıyor. Solcuları, “köylü, feodal” diye geçiştirmenin Orhan Pamuk’a rant sağlatacağı apaçıktır. Öldürülenler, acı çekenler, çekilen acıların üstünde yükselen liberaller, sol görünümlü kapitalistler sadece birer fondur. Orhan Pamuk bunların hiçbirine değinmez, değinse de eminim olayların üstünü tadını tuzunu yok edecek bir sosla bulayarak anlatmakla yetinirdi.

Ama zaten bunun tersi mümkün mü? YaniOrhan Pamuk’tan bunun tersini bekleyebilir miyiz? Hiçbir derinliği olmayan, dili özensiz, anlattığı meselelerin hiçbirini içselleştirememiş, sığ duygusallıktan sıyrılamamış bir yazarla karşı karşıyayız. Orhan Pamuk’tan bunlara karşı çıkmasını beklemeyiz; ama yazdıklarının neden iyi roman olmadığını görmemek, buna rağmen övgülere boğmak, tam da edebiyat iktidarlarına yakışan bir tavırdır.

 

“Türkiye İyi ki Yetmişlerdeki Gibi Değil” diyen Orhan Pamuk 12 Eylül Darbesini Eleştirebilir mi?

Orhan Pamuk,romanda 12 Eylül darbesine de şöyle bir dokunmuş. 12 Eylül darbesini eleştirebilir miydi peki? Kırmızı Saçlı Kadın’da solueleştirirken öyle argümanlar kullanırdı, siyasi arka planı, karakter derinliğiyle birlikte öyle bir ortaya koyardı ki biz de ona hak verirdik. Hak vermesek bile bu romana tutarlılığı ölçüsünde iyi bir roman diyebilirdik. Tabii öyle olsaydı… Orhan Pamuk bunu yapmadı, aslında yapamazdı da. Çünkü hem yazarlık anlamında başarısız, hem de böyle bir cesaretten yoksundur. Ocak 2016’da yaptığı bir röportajda, hiç sıkılmadan bunları söyleyebilen bir “yazar”dan söz ediyoruz:

“Ne kadar berbat bir toplumda yaşıyor olursan ol bireysel mutluluğun önemli olduğunu söyleyebilme hakkına sahibim. 1970’lerde insanlar sokaklarda sinek gibi ölürdü. O daha da kötüydü diyebilirim[1].”Ne bekliyorsunuz?  Orhan Pamuk’un açıkça “yaşasın hükümet” demesini mi? Bu cümlelerin anlamı şu değil midir? “Yaşasın bireysel mutluluk, yaşasın iktidar!”Ama yine de Orhan Pamuk büyük yazardır kimilerine göre, çünkü o, “a” yazıp bıraksa, bunu deneysel bir çalışma olarak görecek akademisyenler, tanıtım yazarları vardır.

Devasa birçok vitrinin olduğu bir sokakta sadece vitrini görürsek yanılırız.  Çünkü o pahalı ışıltının gölgesinde dehşet, hırsızlık, korku, yoksulluk vardır… Bütün bir şehri o sokaktan ve sadece gördüğünüz yerden ibaret sanıp sevebilirsiniz.Ama göremediklerimiz de vardır. Edebiyatta da sadece vitrindekileri görmeyi seçebilirsiniz, ama arka plan, her türlü çıkar ilişkisi gözetilerek verilen ödüller… Yazılan yazılar… Sanata el atmış holdingler, holding yayınevleri, baronları ile doludur.

Bir yazarı iyi yazar kılan bence önemli noktalardan ikisi herkesçe görülemeyen bu arka plan üzerine düşünmesi ikincisi de kendisi ile hesaplaşabilmesidir. Bu hesaplaşma, “iktidar tarafından kandırıldım” demek gibi bir şey değil.Aslında yazarın kendi trajedisinin farkına varması anlamında bunu kullanıyorum. Orhan Pamuk, kendisiyle hesaplaşamamış bir yazardır. Kendine özgü bir yanı yoktur. Bir trajedisi yoktur. Bu yüzden, bir Dostoyevski, bir Melville, Sabahattin Ali, Orhan Kemal olamayacaktır. Bunda şaşılacak bir durum göremiyorum. Çünkü o, konumu gereği böyledir. Böyle olduğu için bugün vitrindedir ve hâlâ yazabilmektedir.

 

 

 

[1] http://www.telgrafhane.org/orhan-pamuk-1970lerde-insanlar-sokaklarda-olurdu-simdi-olen-yok/

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    İlgili Haberler
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)