• BIST 106.825
  • Altın 146,298
  • Dolar 3,5198
  • Euro 4,1306
  • İstanbul 27 °C
  • Ankara 19 °C
  • İzmir 26 °C
  • Adana 29 °C
  • Antalya 27 °C

Yeni Türkiye Sineması var mı, yok mu?

Yeni Türkiye Sineması var mı, yok mu?
“Yeni Türk sineması sinematek entel-züppeliğinin bir mirasıdır.”

Ali Rıza ÖZKAN
Edebiyatımızın çeşnicibaşı B. Sadık Albayrak, ara sıra sinemaya da el atar, en azından sinemanın teorik çerçevesine çomak sokmuşluğu bilinir. Nitekim, 10 Ekim 2015’de, İleri haber sitesinde, Zeki Demirkubuz’un ‘Bulantı’ filminden hareketle, “Yeni Türkiye Sineması” kavramı etrafında, tipik özellikleri olarak “kendini merkeze koyan bireyciliği, bencilliği, iktidardaki sınıfa yaranmacılığı, aşağıdaki sınıfa aşağılayıcılığı” öne çıkaran bir sinematografik mitoloji üretildiğini iddia ediyordu.

Albayrak aslında, hem “yeni” ile sistem ideologları tarafından “düzenlenen kavramı” reddediyor, hem de bu üretilmiş kavramın çatısına sığınarak ( ya da kavramı istismar ederek) yapılan filmleri: “Her gün kıyılarımıza mülteci ölülerinin vurduğu koşullarda, Cizre’nin günlerce hapishaneye çevrildiği bir ülkede, bir eli yağda bir eli balda, insanlık potansiyelini heder eden bir zavallının ölüm sancılarını, hiçbir toplumsal ilişki ve bağ kurma zahmetine girmeden alacakaranlıkta sergileyen bir yönetmeni neden hoş görelim?”

Demirkubuz ve diğerleri…

Türk sinemasında “yeni” konusuna döneceğiz, ama şurada kısa bir yolculuk yapmak zorunlu oldu. Çünkü, B. Sadık Albayrak çok basit bir soru soruyor. Ama, Albayrak’ın basit sorusunun yakıcılığını yadsıyan kimi eleştirmen, filmin çekim aşamasında yönetmenin sıklıkla referansı olarak gösterdiği Albert Camus bağlantısını, yapımcı firmanın gösterime bir hafta kala tekzip ettiğinden habersiz bile olabilir ve ‘Bulantı’ için şu yorumu dahi yapabilir:  “Tolstoy’dan Dostoyevski’ye, Peter Handke’den Michael Haneke’ye açılan geniş bir çağrışım alanı yaratan ve karşılaştığı kimi eleştirileri okuyunca “Bir sanat yapıtını anlamak, çaba harcamayı ve birikimi gerektirir” yaklaşımından ötürü Karl Marx’a saygımı daha da artıran film!”

Demirkubuz’a yönelik şimdiye kadar duyduğum en “rafine” bu şah-yalaka tespiti bir yana bırakırsak, isim benzerliği dışında hiçbir noktada örtüşmeyen Dostoyevski’nin ‘Yeraltı’ romanı ile kendi filmi arasında kurmaya çalışırken yönetmenin çuvalladığı bağ, tam da B. Sadık Albayrak’ın “küçük burjuva” sıfatı ile çerçevelediği ruhsal ve birikimsel ortamı ifade ediyor! ‘Yeraltı’ filmi gösterime girdiğinde yazılan cafcaflı övgü yazılarından anlaşıldı ki, Dostoyevski’ye “meta değeri” üzerinden yaklaşan yönetmen ile romanı okumadığı aşikâr yönetmen-sever yazar birbirleriyle “tencere-kapak” ilişkisi yaşamaktadır! Böylesi bir “düzen”in içinde, elbette yönetmen de dâhil, herkes sadece “meta değeri” üzerinden işlem görecektir.

Tam bu noktada, kısa bir süre önce yitirdiğimiz Marksist eleştirmen, çevirmen Veysel Atayman’ın 9 Aralık 2015’de yazılıp, gene B. Sadık Albayrak tarafından, 27 Şubat 2016’da İleri haber sitesinde yayınlanan mektubuna değinmek gerekiyor. 90’ların başında tanıştığım ve birikimi, hoşgörüsü ve Marksist ciddiyeti ile her zaman kendime sıcak bulduğum Atayman “çerçevenin” tarifini can alıcı bir tespitle yapıyor: “Yeni Türk sineması sinematek entel-züppeliğinin bir mirasıdır.” İşte o kadar!

Yeni Türkiye Sineması mı dediniz?

Dikkatli okuyucu, şu ana kadar neden Zahit Atam’ın konuya dâhil olmadığını sorgulayacaktır. Biz de, hatırlı okuyucularımızın dikkatli uyarılarını önemseyerek, sevgili Atam’ı sahneye alalım. Çünkü, bugün ülkemizde birileri “Yeni Türkiye Sineması”ndan söz ediyorsa, bunda en büyük pay, bizzat kendisinindir. Hakkını teslim edelim.

Bu hak teslimini her iki mânâda yaptığımı açıklamam gerekiyor. Yani, hem bir grup sinemacının etrafında yeni bir estetik yolculuk serüveni yaşandığı iddiasının sahibi olarak ve hem de… Gene, dikkatli okuyucu fark etmiştir ki, B. Sadık Albayrak, Veysel Atayman ve ben Türk Sineması’ndan söz ediyoruz. Ancak, tartışılan kavram ise “Yeni Türkiye Sineması”dır.

Türkiye bir ülke ismidir, ancak “Türk” sinemanın kimliğini belirleyen bir sıfattır. İsimler sıfata dönüşür mü, nasıl dönüşür gibi, dil bilgisi üzerine malumatfuruşluk yapıp, canınızı sıkmayayım, ancak doğrusu Türk Sineması’dır. “Türk” olanla epeyi bir süredir girişilen meydan muharebesi kıvamındaki kavga nedeniyle, pek çok aydın, çokça da kitle ne yazık ki, kelimeyi sıfat olarak kullanmaya dahi korkar oldu. Ne yazık ki, Zahit Atam da bu saldırıdan kendisine bir oto-sansür payı ayırmış. Türk’ün Türkiye yapılması mânâsında da hak Zahit Atam’ındır.

‘Yakın Plan Yeni Türkiye Sineması’ adlı hacimli eserinde Atam “Yeşilçam dönemi” olarak tanımladığı “önceki zaman” faraziyesi üzerinden, bugün sinemamızda yaşanan olguları “yeni” tanımlamasının çerçevesi olarak sunar.

Atam’a göre, yerli film oranının toplam satılan biletteki Avrupa’ya göre yüksek payı, sinema üzerinde gerçekleşen yoğun entelektüel faaliyet, yeni ve genç yönetmenlere festivallerde ödül verilmesinin meşrulaşması, yapım ve gösterimle ilgili örgütlenme tarzlarının yeni bir mecraya akması, aktif film yapan yönetmenlerin büyük çoğunluğunun 1959 ve sonraki yıllarda doğmuş olması, sinemada usta-çırak ilişkisinin kırılması ve her yönetmenin kendi göbeğini kesmeyi tercih etmesi, yeni kuşak yönetmenlerin fikir babaları için Türkiye toprağının belirleyici olmaktan çıkması ile sinema sanatımız geçmişin hiçbir döneminde olmadığı denli gerçekçilik ile barışmıştır. Atam ne yazık ki, burada da durmuyor: “Yeni Türkiye Sineması iki uzlaşmaz yaklaşımı bir araya getirmektedir: yalın gerçekçilik ve transandantalizm ( ya da aşkıncılık).”

Yukarıda Atam’dan özetlediğim çerçeve herhangi bir estetik veya nesnel tasnif için yeterli midir? Elbette değildir! Zaten, içinde gösterilen yönetmenlerin her birinin reddettiği bu gruplaşma Zahit Atam istedi diye, oluşacak değil.

Peki, kayıkçı kavgası mı izliyoruz?

Ortada bir şey yoksa, bu kaynaşma niye, diye sorarsak, yeniden yazının başına döneriz. Hem B. Sadık Albayrak’ın ve hem de Veysel Atayman’ın dikkat çektiği halktan kopuk, hatta topluma sırtını dönmüş, “sözümona” seçkinci, mazrufu dikkate almayan, ama zarfa âşık bir zümre ve sinemasından söz ediyoruz.

Ertuğrul Özkök’ün, Batı ülkelerinde herkesin giydiği Fruit of the Loom’u kendisine inanan zavallı ruhlara seçkin marka diye yutturması örneğindeki gibi, bu filmlerin de ayırt edici özelliği, “alıcı”sına kendilerini özel hissettirmesidir. Çünkü, hissetmek her şeydir! Albert Camus ya da Fyodor Dostoyevski’nin canı cehenneme! Ama, film isimlerinin benzerliği şahane!

Atayman’ın kullandığı anlamda “entelektüel züppelik” Türk sinemasında her zaman hayat buldu. Hatta, kışkırtıldı. Bugün halktan kopuk, halkın özlemlerine, umutlarına, yenilgilerine sırtını çeviren yönetmenler ana akım medya tarafından pohpohlanıyorsa, bunun nedeni, toplumsal karşılığı var olduğu içindir.

Seyircinin yapması gereken, B. Sadık Albayrak’ın sorduğu o basit sorunun cevabını aramaktır: “Toplumsal ilişki ve süreçlerin belirlediği insanlık durumlarını göstermeyen, anlayabileceğimiz, çözmek için harekete geçebileceğimiz sorunlara ışık tutmayan bir sinema ne işe yarar?”

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : +90 212 963 1051 (pbx)