• BIST 89.270
  • Altın 146,921
  • Dolar 3,6543
  • Euro 3,9297
  • İstanbul 12 °C
  • Ankara 3 °C
  • İzmir 11 °C
  • Adana 17 °C
  • Antalya 15 °C

Yurtsever, neyi sever?

Ender HELVACIOĞLU

Yurtsever, adı üzerinde yurdunu sever. Peki, “yurt” nedir?

Dağ taş, dere tepe, orman deniz, çiçek böcek midir yurt? Bunlardan her yerde var. “Yurtsever” sözcüğündeki “yurt”, coğrafi veya doğal bir kavram değildir. Tarihsel ve sosyolojik bir kavramdır.

Feodal çağda, bugün anladığımız anlamda “yurt” kavramı gelişmemişti. Aristokratlar için “yurt”, fethedilen ve haraç alınan toprak parçasıydı. Köylüler (serfler, marabalar) için ise “yurt”, yaşanılan ve üretim yapılan yer olmanın ötesinde bir anlam taşımıyordu. Köylünün yurdu (dolayısıyla ufku da), köyü ve yakın çevresinden ibaretti.

Modern anlamda “yurt” kavramı Avrupa’da demokratik devrimlerle ortaya çıktı. Burjuvazi için hakim olduğu kapitalist pazarın sınırları anlamına geliyordu. Demokratik devrim ilerledikçe ve eskiden derebeyinin serfleri konumundaki köylüler giderek proleterleşip emekleriyle bu kapitalist pazara dahil edildikçe, onlar da bu yurdun bir parçası, yani “yurttaş” oldular. Yurttaşların tümüne birden de “ulus” dendi.

Feodal ilişkileri tasfiye eden devrimci burjuvazi yurtseverdi; varlık şartı olan pazarını rakiplerine karşı büyük bir kıskançlıkla korumaktaydı. Küçük köyünden (yani eski yurdundan) kopup sanayi bölgelerine doluşan proleterler için ise emeklerini Fransız, Alman veya İngiliz burjuvalarına satmak arasında fazla bir fark bulunmuyordu. Proleterler burjuva devlet tarafından icat edilen milliyetçi ideoloji ile bir arada tutuldular.

Aristokrat sınıfları tasfiye ettikten sonra gerici ve sömürücü yüzü giderek açığa çıkan ve kendi pazarını koruma uğruna milliyetçi ideoloji ile halkları birbirine kırdıran burjuvaziye karşı Marx ve 19. yüzyılın Avrupalı sosyalistleri, çeşitli milliyetlerden işçi sınıfları arasında sınıf kardeşliğini ön plana çıkaran bir strateji izlediler. Marx ve Engels’in Komünist Parti Manifestosu’nda sarf ettikleri “işçinin vatanı yoktur” sözü bu stratejinin ürünüydü.

Sosyalistler, halkları birbirine kırdıran gerici burjuva milliyetçiliğinin karşısına “enternasyonalizm” ve “sınıf kardeşliği” bayrağı ile çıktılar. İşçinin vatanı tüm Avrupa’ydı. Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında da, başta Lenin ve Bolşevikler olmak üzere, Kautsky ve yandaşlarının dışındaki tüm sosyalistler, emperyalist burjuvalarını desteklemeye ve paylaşım savaşına karşı çıktılar, gerici savaşı iç savaşa çevirme stratejisi izlediler; kendi emperyalist burjuvazilerini hedef aldılar. Bu strateji başarılı oldu ve Ekim Devrimi gerçekleşti.

Buraya kadar anlattığımız “yurt” kavramının Avrupa’daki serüveni.

“Yurt” kavramının Ezilen Dünya’daki öyküsü ise Avrupa’dan farklıdır. Ezilen Dünya’da “yurt” kavramı ve “yurtseverlik” bilinci, Avrupalı sömürgecilere ve esas olarak emperyalist saldırıya karşı direniş içinde ortaya çıktı.

Eskiden büyük feodal imparatorluklar altında bir arada yaşayan halklar, emperyalist saldırı ile bu imparatorluklar yıkılmaya başladığında, kendi yurtlarını bu saldırıya göğüs gererek oluşturdular.

Ezilen Dünya’daki “yurtlar”, en başta kapitalist pazarlar olarak değil, emperyalist sömürüden şu veya bu düzeyde kurtarılmış bölgeler olarak ortaya çıktı. Daha sonra kapitalist veya sosyalist yol tercih edildi.

Kısacası bizim gibi ülkelerde “yurt” kavramı, her şeyden önce, “emperyalizmden kurtarılmış toprak parçası” demektir.

Hemen anlaşılabileceği gibi, “Amerikan yurtseverliği” ile “Türkiye yurtseverliği” birbirine taban tabana zıttır. İlki “emperyalist severlik” anlamına gelirken, ikincisi “anti-emperyalizm” anlamına gelir.

Ancak ABD “Marslılar” tarafından işgal edilirse bu iki yurtseverlik kavramı birbirine yaklaşabilir. O durumda dahi önce Marslıların niteliklerine bir bakar ona göre karar veririz!

Şaka bir yana, Türkiye gibi ülkelerde “yurtsever” olmak eşittir “anti-emperyalist” olmaktır. Yurdunu seviyorsan emperyalistleri sevmeyeceksin. Yurtseverliğin birinci kıstası budur.

Son günlerde herkes “Türkiye! Türkiye!” diye çığırıyor. Çığıranların samimiyetlerini anlamak için onları ilk olarak bu kıstasa vurmak gerekir.

***

Gelelim ikinci kıstasa…

Yurt, “yurttaş”lardan oluşur. Yurdunu sevmek, o yurdu paylaşan insanları (yurttaşları) sevmek anlamına gelir.

Fakat “yurttaş” hısım, akraba, arkadaş, hemşeri vs. değildir. “Yurttaş” da, tıpkı “yurt” gibi tarihsel ve sosyolojik bir kavramdır.

Yurttaş, “özgür birey” demektir ve -dünyanın her tarafında, evrensel olarak- ortaçağ ilişkilerine karşı mücadele içinde (demokratik ve ulusal-demokratik devrim süreçlerinde) gelişmiş ve oluşmuş bir kavramdır.

Eski ilişkiler, eski dar aidiyetler (feodal, hatta daha da ilkel kalıntılar) demokratik devrimlerle tasfiye edilir ve ortak bir piyasa yaratılır. “Yurttaşlar topluluğu”, kul, serf, maraba, yanaşma, mürit vb. olmaktan kurtulmuş, emeğini piyasaya sürme özgürlüğüne kavuşmuş bireylerden oluşur.

Bu bireyler artık tanrının kulu, hükümdarın tebaası, şu beyin serfi, bu ağanın marabası, o paşanın cariyesi/kölesi, şu tarikatın veya cemaatin müridi, şu aşiretin veya etnik topluluğun üyesi değildirler. Ortak bir piyasanın (yani vatanın, yani ulusun) emeklerini satarak geçinen “özgür” bireyleridirler.

Bu yeni toplumu (yurttaşlar topluluğunu) bir arada tutan harç da laikliktir. Yurt, laiklik temelinde oluşur. Laiklik yoksa yurtseverlik de yoktur; tarikatseverlik vardır, aşiretseverlik vardır, kulluk, müritlik vardır.

(Bu arada bir parantez açarak, laikliğin de sosyolojik anlamda feodal ilişkilerin kökten tasfiyesi, felsefi anlamda kulluk ideolojisinin ve dinsel düşüncenin eleştirilerek bilimsel düşüncenin toplumsallaştırılması demek olduğunu belirtelim. Yoksa dinlere özgürlük, inançlara eşit uzaklık, tarikatlara/cemaatlere saygı falan değil…)

Anlaşılabileceği gibi, bir cemaat şefinden emir alıp kendi halkına kurşun sıkanlar, yurttaşlarının üzerine tank sürenler ne kadar yurtsever olabilirlerse, ortalıkta sarıklarla, şalvarlarla, palalarla gezip tekbir getiren bilumum tarikatçılar da ancak o kadar yurtsever olabilirler. Onlar tarikatlarını ve şeyhlerini severler, yurtlarını ve yurttaşlarını değil.

Kısacası, yurtseverliğin ikinci kıstası da laikliktir.

***

Üçüncü bir kıstas daha var, özellikle bizimki gibi ülkelerde…

Avrupa’nın kapitalist yola girdiği dönemde, ezilen dünya coğrafyası ya büyük feodal imparatorluklar (Osmanlı İmparatorluğu, Rus Çarlığı, Çin İmparatorluğu vb.) ya da Avrupalı devletlerin sömürgeleri durumundaydı. Bu imparatorluklarda ve sömürgelerde çok çeşitli halklar ve etnik gruplar bir arada yaşamaktaydı. Rus Çarlığına “halklar hapishanesi” denirdi örneğin.

Bu halklar farklı içsel nedenler ve özellikle emperyalist müdahaleler yüzünden Avrupa’da yaşandığı türden bir “demokratik devimlerle uluslaşma” yoluna giremediler, daha doğrusu geciktiler. Dolayısıyla bu coğrafyalarda yukarıda sözünü ettiğimiz, emperyalizmden kurtarılan toprak parçaları biçiminde oluşan yurtlar, “ortak yurtlar/vatanlar” niteliği taşıdı.

Bunun en güzel örnekleri, Ekim Devrimi’nin hemen ertesinde ve daha sonra 2. Dünya Savaşı sırasında bütün Sovyet halklarının proleter iktidar önderliğinde ortak yurtlarını emperyalist saldırılara karşı korumaları ile Çanakkale savunmasından başlayıp Kurtuluş Savaşı ile sonlanan süreçte iki büyük bileşenin, Türkler ile Kürtlerin ortak yurtlarını birlikte savunup kurtarmalarıdır.

Bu yurtlara yönelik emperyalist saldırının en belirgin yöntemi, halklar arasındaki bu gönüllü ortaklığa kama sokmak, etnikçiliği kışkırtmak, halkları birbirine kırdırmaktır. Yani “böl, parçala, yönet” yöntemi.

Emperyalist saldırının başarıya ulaştığı ve ortaklığın yok olduğu ülkelerde, örneğin Sovyetler Birliği, Yugoslavya ve Türkiye’de neler yaşandığını hepimiz biliyoruz.

Dolayısıyla Ezilen Dünya’da, “yurt savunması ve yurtseverlik” ile “halkların eşitlik temelinde kardeşliği ve gönüllü birliği” kavramları, birbirini bütünleyen süreçler olarak oluşur ve gelişir.

Yurdumuzu koruyup kollamak istiyorsak, o yurdu birlikte kurduğumuz kardeşimizle gönüllü birlikteliğe azami özen göstermemiz gerekir; yoksa yandı gülüm keten helva… Bu gönüllü birliktelik de birbirinin haklarına karşılıklı saygı ve eşitlik temelinde korunabilir.

Kısacası, yurdunu seven kardeşini sever. Bu da yurtseverliğin üçüncü kıstasıdır. Irkçılar, etnikçiler, ilkel milliyetçiler, hangi söylemleri kullanırsa kullansınlar, yurtsever olamazlar ve dönüp dolaşıp emperyalizme hizmet ederler.

***

Saydığımız bu üç nitelik (anti-emperyalizm, laiklik ve eşitlik temelinde kardeşlik) yurtseverliğin “gerek şartlarıdır”, yani olmazsa olmazlarıdır. Bu üç niteliğe üç aşağı beş yukarı sahip olanları “yurtsever” olarak tanımlayabiliriz. Sahip olmayanlar ise, kendilerine ister İslamcı, ister milliyetçi, ister liberal, ister sosyalist desinler, yurtsever olamazlar.

Yerimiz bitti ama konu burada bitmiyor; bir de “yeter şartlar” var. Yani yurtseverliği tutarlı olarak savunabilmenin şartları…

Sadece belirtelim: Emekten yana olmak ve enternasyonalizm.

Bu ikisini başka bir yazının konusu yaparız ve çağımızda hangi sınıfların “tutarlı yurtsever” olabileceğini de irdeleriz.

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Yazarın Diğer Yazıları
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.