• BIST 94.213
  • Altın 144,563
  • Dolar 3,5456
  • Euro 3,8765
  • İstanbul 20 °C
  • Ankara 22 °C
  • İzmir 26 °C
  • Adana 29 °C
  • Antalya 29 °C

Zafer Aşırı Sağ’ın, Farkında Değilsiniz!

Zafer Aşırı Sağ’ın, Farkında Değilsiniz!
Aşırı sağ partiler neredeyse bütün Avrupa ülkelerinde Fransa örneğinde olduğu gibi dolaylı yoldan merkez sağ hükümetleri esareti altına almıştır.

Çağlar Ezikoğlu*

Hollanda’nın Rotterdam şehrinde yaşanan ‘Türk Bakan’ krizi ve akabinde kamuoyunu günlerdir meşgul eden gelişmeler, Türk kamuoyunun gözlerini 15 Mart’ta gerçekleştirilen Hollanda seçimlerine çevirmesini sağlamıştı. Tabi ki bu seçimlerin en çok konuşulan konusu, seçimlerin favorilerinden birisi olarak gösterilen aşırı sağ Özgürlükçü Parti (PVV) ve onun lideri olan Geert Wilders’ti. Dün gerçekleşen seçimlerin sonuçlarına göre şu an iktidarda bulunan ve son krizin başrol aktörlerinden Başbakan Rutte’nin liderliğini yürüttüğü Halkların Özgürlük ve Demokrasi Partisi 33 vekil çıkarmak suretiyle galibiyetini ilan etti. Seçimlerde patlama yapacağı iddia edilen Geert Wilders’in liderliğindeki PVV ise 20 sandalye kazanarak seçimi ikinci sırada tamamladı.

Wilders’in partisi son seçime oranla 5 fazla sandalye kazanmasına rağmen, seçim öncesi anketlerde 25 sandalye kazanması öngörüldüğü için uzmanlarca bu seçim Wilders ve aşırı sağ için büyük bir mağlubiyet olarak nitelendirildi. Aynı şekilde ülkemizin siyasetçileri ve aklı evvel uzmanları bu seçimlerde Wilders’in yükselişinin Türkiye’nin Rotterdam krizindeki duruşu sayesinde olduğunu iddia edecek kadar absürt yorumları da görüyoruz. Lakin hem Avrupa kamuoyunda hem de Türkiye’deki bu yorumlar, tarihsel süreçten incelendiğimizde olabildiğince yanlış ve yanıltıcıdır. Zira aşırı sağ ve popülizm 90’lardan itibaren başlatmış olduğu yükseliş trendini 2000’li yıllarda tam gaz devam ettirmiş, 2010’lu yıllarda ise zaferini tamamen ilan etmiştir.

Bu noktada yapılan en büyük yanlış ise, aşırı sağın yükselişini sadece seçim sonuçlarına dayanarak okuma yapmak ve analizleri bu çerçevede yapmaktır. Aşırı sağın seçim başarıları bir kriter olsa da unutulan nokta aşırı sağın seçmen kitlesi üzerindeki etkisinin diğer siyasi partileri ve iktidarı nasıl etki altına aldığıdır. Yani literatürde ‘dolaylı etki’ olarak nitelendirdiğimiz bu husus, aşırı sağın varlık gösterdiği bütün Avrupa ülkelerinde özellikle merkez sağ hükümetleri dilediğince esir alabildiği ve yönlendirebildiğini bize gösteriyor. 2015 yılında bu yükselen trendi SoL’da kaleme almış ve bu tehlikeye tarihsel çerçeveden dikkat çekmeye çalışmıştım, bu yazımdaki tarihsel dönemeçlere tekrar göz atmakta fayda olduğunu düşünüyorum.[1]

Kendileri Değil Ama Fikirleri İktidarda!

Özellikle 90’lardan itibaren Avrupa’ya doğru sayıları artan Müslüman göçmenler, göç politikalarında yeni bir aktörün de güçlenmesine yol açacaktı. Bu tehlikeli aktörün, yani aşırı sağ partilerin elbette ki tek var olma noktaları göçmen hareketlerinin artışı ile olmadı; fakat bu artışın Müslüman nüfus özelinde gerçekleşmesi bu partilerin söylemlerindeki anti-İslamcı tutum ile tabana yayılmasını sağladı. İtalya, Fransa, Avusturya, Hollanda gibi ülkelerde aşırı sağ partiler 1990’larda ilk nüvelerini siyasi hayatta göstermişti.

Bu durum aynı zamanda Avrupa’da göç politikalarını belirleyen merkez aktörlerin de tutumunu değiştirmeye başlayacaktı. Bilindiği üzere, genel olarak sol eğilimli partiler göç politikaları konusunda daha kapsayıcı ve genişlemeci politikalardan yana olurken, sağ eğilimli veya merkez sağ partiler daha sınırlayıcı politikalar uygulamaktadır. Merkez sağdaki bu partiler, özellikle 90’lardan itibaren enselerinde aşırı sağın baskısını hissetmeye başlamıştı. Merkez sağ partiler, aşırı sağ partilerin oluşturduğu seçim tehdidi sebebiyle daha asimilasyonist ve kısıtlayıcı göç politikaları izlemiştir. Aşırı sağ partilerin bu dinamiği çeşitli örnekler üzerinden de görülmektedir.

Bu örneklere geçmeden önce, aşırı sağ partilerin politika belirleme süreçlerini nasıl etkilediğine dair soruyu cevaplamak gerekmektedir çünkü uzmanların göz ardı ettiği ve Hollanda seçimleri üzerinden ‘mağlup’ ilan ettiği aşırı sağ tam aksine yıllardır dolaylı olarak bütün seçimlerin galibi olarak zuhur ediyor. Daha önce söylediğimiz gibi  bu zafer doğrudan ve dolaylı olmak üzere ikiye ayrılıyor. Buna göre, aşırı sağ partiler koalisyon hükümetlerinde yer alıyorsa, bu etki doğrudan ölçülebilmektedir. Yine de bu etki sadece ulusal bazda ölçülmemektedir. Bazen, aşırı sağ partiler yerel yönetimlerde çeşitli koalisyonlar vasıtasıyla yer alabilmekte ve politikaları kontrol edebilmektedir.

Öte yandan, bu partilerin etkisi dolaylı yoldan da gerçekleşebilir ki genelde yaşanan örnekler bu hipotez üzerinden yürümektedir. Bu etki dolaylı yollardan olduğu zaman, hükümet ve diğer politika aktörleri kendi hedefleri ve politikalarında değişikliklerle bu partilerin etkisini azaltmaya çalışmaktadır. Bu tip partiler kurulduktan sonra, genel olarak siyasi partilerin ve hükümetin siyasi ajandaları ve öncelikleri doğrultusunda kolayca etkilenebilecek bir pozisyonda olup olmadığı incelenmektedir.

Bu doğrudan veya dolaylı etkiler 90’lı yıllar ve 2000’lerin başında Avrupa’da çeşitli örneklerle yaşanmıştı. Son on yıllarda, İtalya ve Hollanda aşırı sağ partilerin koalisyon ortağı olarak doğrudan etkilerini ölçebilmek için iyi birer örnektir. Bir yandan, merkez sağ ile aşırı sağ arasında göç politikalarına ilişkin ortaklığı İtalya’daki 90’ların meşhur faşizan Bossi-Fini kanunu ile görmüşken, diğer yandan aşırı sağ parti Pim Fortuyn Listesi (LPF) katı ve ırkçı politikaları sebebiyle 2000’li yılların Hollanda hükümetinde ciddi sorunlara ve kaosa yol açmıştı.

Tartışıldığı üzere, aşırı sağ partilerin rolü sadece ulusal hükümetin bir parçası olmak ile ölçülemez; bazı radikal sağ partiler yerel yönetimlerde de temsil edilebilmektedir. Fransa Ulusal Parti bunun önemli örneklerinden birisidir. Jean Marie Le Pen liderliğindeki Fransa Ulusal Partisi önce yerel seçimlerdeki başarısı, daha sonra Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki oy patlaması, dönemin Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin göçmen politikaları hususunda daha da radikalleşmesine yol açmıştı.

Günümüze gelindiğinde ise aşırı sağ partiler neredeyse bütün Avrupa ülkelerinde Fransa örneğinde olduğu gibi dolaylı yoldan merkez sağ hükümetleri esareti altına almıştır. Göçmenler konusunda daha önceden daha liberal bir tutum sergileyen Başbakan Rutte’nin, Wilders’in yükselişinden doğan tehdit karşısında özellikle göçmenler konusunda daha radikal bir noktaya gelmesinin sebebi de budur. Daha da vahim olan özellikle Hollanda özelinde, merkez solda veya sosyal demokrat çizgide yer alan partilerin bu seçimler sonucunda ciddi bir erozyona uğramasıdır. Bu erozyon aynı zamanda aşırı sağ’ın merkez siyasetini nasıl baskıladığının da açık bir örneği. Benzer bir süreci Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de görüyoruz.

Aşırı sağ Ulusal Cephe lideri Marine Le Pen karşısına çıkarılan adaylardan birisi kültürel anlamda muhafazakar olan ve göçmen kotalarının arttırılması-Fransız vatandaşlığına geçmek içini yeni asimilasyonist kriterler getirilmesi gibi vaatleri olan merkez sağ adayı François Fillon. Diğer aday ise solu daha da merkeze çekmek suretiyle popüler bir figür çizmekten öte Avrupa’nın içine düştüğü krizlere karşı herhangi bir ciddi program önermeyen ve her geçen gün sol bir popülist politika anlayışına evrilen Emmanuel Macron. Böyle bir tabloda Le Pen seçilse de seçilmese de, Fransa Cumhurbaşkanlı seçiminin tek galibinin popülizm olacağını söylemek yanlış olmaz.

Biz ülkemizde özellikle yandaş medyada Türkofobi geyiği yapa duralım, Avrupa siyaseti her geçen gün zaferini ilan eden aşırı sağ ve popülizme yenik düşmeye devam ediyor. İşte Hollanda seçimleri neticesinde bu yenilgi bir kez daha tescillendi. Neo-liberalizmin ve küreselleşmenin iflasının getirdiği kriz ortamına karşı kitlelerin umudu sol veya sosyalist hareketler yerine aşırı sağ-popülist hareketler oluyor. Ve bu değişim trendi iktidarda yer alan merkez partilerin bile bu aşırı sağ partilerin elinde bir oyuncağa dönüşmesine yol açmış. Bu hızla gidebilecek süreç, 1929 Ekonomik Buhranı sonucu Avrupa’da oluşan totaliter rejimlerin benzeri bir tabloyu görme ihtimalini de her geçen gün artırıyor…

Aberystwyth Üniversitesi, Uluslararası Siyaset Departmanı, Araştırma Görevlisi ve Doktora Adayı

[1] http://haber.sol.org.tr/blog/serbest-kursu/caglar-ezikoglu/avrupanin-bitmek-bilmeyen-kabusu-135868

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      İlgili Haberler
      Diğer Haberler
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)