• Siyasi tarihimizde seçim adaleti ve güvenliği açısından ilk kara leke 1946 yılında yaşanmıştı.<>

    *Seçim kanununun seçim güvenliğini sağlamadaki yetersizliği

    *Devlet organlarının CHP’nin parti çalışanları gibi faaliyet göstermesi,

    *DP adaylarının propaganda ve konuşmalarının resmi makamlarca engellenmesi,

    *Seçim mazbatalarının dahi değiştirildiği iddiaları,

    *Seçim kesin sonuçlarının bir türlü doğru dürüst açıklanamaması,

    * Açık oy, gizli tasnif uygulamasına dönüşen 1946 seçimleri idi…

    Mareşal Fevzi Çakmak, seçimlerin sıhhatine yönelik kaygılarını valiye yaptığı müracaat ve verdiği beyanatta şöyle ifade etmiştir:

    “Seçimin ismetine dokunulmamasını bir vatandaş ve aday sıfatıyla isterim.[1]

    DP Genel Başkanı Celal Bayar ise 25 Temmuz 1946’da şöyle diyordu:

     Seçmenlerin verdiği reylerin kaydına mahsus olan ve her sandığın seçim neticesini gösteren mazbatalar birçok yerlerde boş olarak seçim heyetlerine imza ettirilmiştir. Bu suretle muhalif ve müstakil milletvekili namzetlerinin talihi, merkezin emrine tabi olan vali ve kaymakamların elinde oyuncak olmuştur. Bazı yerlerde resmi ve yarı resmi ağızlardan yapılan kötü propagandalarda isnat ve iftiraları faillerin düşkün seviyesine bırakıyorum. Vatandaşlar siyasi kanaatlerinden dolayı birçok yerlerde bilhassa köylerde tecavüze uğramışlar, tehdit edilmişler, dövülmüşler, yaralanmışlar ve hapsedilmişlerdir.[2]

    Sonuç olarak seçimin resmi galibi Halk Partisi, gerçek galibi ise Demokrat Partisi olmuş, Ahmet Emin Yalman’ın ifadesiyle seçimi DP kazanmamış, CHP kaybetmiştir.

    Ne var ki; bu kötü deneyimden ders çıkaran CHP, cumhurbaşkanı rahmetli İnönü’nün parti genel başkanlığını iç tüzük değişikliğiyle bırakması ile başlattığı süreçle, devlet, parti devleti olmaktan çıkarılmış, ülke çok partili demokratik sisteme geçmiştir.1950 seçimlerini çoğunlukçu seçim sisteminin de etkisi ile DP açık ara farkla kazanmış, rahmetli İnönü “Bu yenilgi en büyük zaferimdir…” diyerek devlet adamlığına demokrat sıfatını da eklemişti.

    Bu dönemeçten sonra inkıtalara rağmen Türkiye demokrasisini geliştirmiş, 2000’li yılların ortalarına kadar, özellikle “adam gibi seçim yapan” bir ülke olarak demokratik ülkeler liginde onurlu yerini almıştı.

    Ancak, 2000’li yılların ortalarından itibaren, sanki tarih tekerrür etmeye seçim adalet ve güvenliği açısından alarm zilleri çalmaya başladı.

    2009 yerel seçiminde AKP yüzde 39’a inerek hiç beklemediği bir gerileme yaşadı. Bunun en önemli sebebi, 2008 ekonomik krizinin ceplere dokunmuş olmasıydı.

    2010 anayasa referandumunun rüzgarıyla yapılan 2011 genel seçimi, AKP’yi yüzde 42’ye taşıdı. 2014 yerel seçiminde de yüzde 45.5 alarak yola devam etti.

    AKP’nin, Erdoğan cumhurbaşkanı seçildikten sonra girdiği ilk seçim olan 7 Haziran 2015 genel seçimi ise bir hüsran oldu. 40.9’a inen AKP tek başına iktidar olmaya yetecek sayıda sandalye kazanamadı.

    Sonrasında ise siyasî atraksiyonlarla bir koalisyon hükümeti kurulmasına geçit ve fırsat verilmeyip 1 Kasım’da yeni bir seçim dayatıldı. Ve birden düğmeye basılmışçasına tırmandırılan terör olaylarının gölgesinde gidilen bu seçimle AKP iktidarının yüzde 49’u aşan bir oyla devamı sağlandı.

    16 Nisan 2017’deki tartışmalı anayasa paketi referandumuyla da, ülkeyi tek adam rejimine götürme projesinin ilk adımı atıldı.

    Veee siyasi tarihimizin ikinci kara lekesi AGİT temsilcilerince de çok açık ve net bir biçimde vurgulandığı gibi 16 Nisan referandumunda Türkiye’nin üzerine yapıştı…

    Türkiye, 24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerine de, bu inişli çıkışlı sürecin, şaibe ve manipülasyon iddialarının doruğa vardığı bir tarihi arka planı geride bırakarak girdi, bu seçimlere ilişkin iddialar da bu güne değin artarak süregeldi…

    Şimdi ne olacak???

    *Etrafı ateş çemberi olan,

    *Uluslar arası ilişkileri iflas eden,

    *Ege Adaları ve Süleyman Şah türbesi örneklerinde olduğu gibi kendi toprak ve egemenlik haklarını koruyamayan,

    *Büyüme hızı eksiye düşmüş, reel üretimi gerileyen, tarım ve hayvancılık çöken, resmi enflasyon oranı %20’leri, mutfak enflasyonu %50’leri aşan,

    *Resmi işsizlik oranı %13,5 ile dünyanın en yüksek işsizlik oranlarından birine ulaşan,

    *Seçimler sonrası döviz paritelerindeki hızlı yükseliş beklentisi nedeniyle hızlanan döviz talebini, en azından seçime kadar, 1-2 gün daha frenlemek için uluslar arası piyasalardaki oyuncuların, swap işlemleriyle kaydi Türk Lirasıyla Türkiye’de döviz toplamalarını engellemek için, bu işlemelere ciddi sınırlamalar getiren, bunun üzerine söz konusu oyuncuların TL. edinmek için borsadaki hisse senetlerini satarak, borsası ciddi düşüşler yaşayan, yine de döviz alımlarını sürdürmeye çalıştığı ortamda Londra swap piyasasında gecelik milli parası (TL) faizi %1000’lere kadar çıkan,

    *Çökmüş bir eğitim sistemi nedeni ile dünya klasmanının en alt sıralarında yer alan bir ülke…

    Veee ülke yürütme, yasama, medya, eğitim, ekonomi, uluslar arası ilişkiler ve YSK dahil gibi ağır yaralar almış yargıyı kısaca “milletin egemenliğini” bir tek adama teslim etmiş durumda…

    Sonuç:
    <>
    Peki bu devir teslim işlemi nasıl bir dünya konjonktüründe gerçekleşiyor?

    Küresel egemenlerin Türkiye’den ülkenin bölünmesine, küçültülmesine, Kıbrıs’a, Doğu Akdeniz ve Doğu Akdeniz’e açılacak koridora varacak kadar talepleri ülkenin ekonomik gidişatına koşut olarak yükselirken…

    Peki kimden talep edilecek bütün bunlar?

    Büyük kentlerin ve toplumun en az %50’sinin kararlı biçimde karşısında olduğu zor durumdaki bir tek adamdan…

    Bu durum çoook zor günler yaşayacağımızın açık ve dramatik işareti…

    İşte bu nedenlerledir ki; 31 Mart, tutarlı, aklı başında yerel yöneticiler seçmek yanında ve de giderek bunun çok ötesinde, çok ciddi, hayati sorunları göğüslemek durumunda olan ülkeyi, her kritik dönemeçte yanıldığını, ya da durmadan aldatıldığını kabul eden bir yönetim yerine, her alan da çağın gereklerine uygun ortak aklı oluşturup, kullanabilecek, dengeli bir yönetime yolları açmanın ilk adımlarını atmak açısından tüm toplumsal kesimlere ağır bir sorumluluk yüklüyor…

    Dileriz, üç vakte kadar tüm toplumu rahatlatacak bir 1 Nisan şakasıyla karşı karşıya kalırız…

    *****

    [1] Cumhuriyet, 23 Temmuz 1946

    [2] Tuncer, H., 1946 Seçimleri, TESAV, 2008, s.74; Yeni Sabah, 25 Temmuz 1946

    <>