Çok Okunanlar

Yıldırım istifa etmeden torpilini yaptı

Abdest alırken hayatının şokunu yaşadı!

Küba ordusundan Venezuela'ya destek açıklaması

Gezici'nin anketine göre Türkiye'nin en güvenilir isimleri

İKV Başkanı: Devletin piyasaya 100 milyar TL borcu var

ABC Forum | Doğan Göçmen | Nazım Hikmet'in 'Büyük İnsanlık' şiirine felsefi bakış

Doğan Göçmen yazdı...

Bu kısa yazının amacı, Nazım Hikmet’in “Büyük İnsanlık” şiirinde kullanılan “insanlık” ve “umut” kavramlarına dair felsefi bir anlam kazanmaktır. Şiirin her şeyiyle şiir olarak değerlendirilmesi ancak bundan sonra bir başka yazının konusu edilebilir. Bu nedenle burada güdülen amaç belirtilen çerçevede son derece mütevazıdır. Şiirde kurgulanan mantıksal bölümlerine ve bu bölümleri oluşturan mısralara teker teker bakmadan önce şiiri bir bütün olarak okuyup hatırlayalım.

Büyük İnsanlık

Büyük insanlık gemide güverte yolcusu
tirende üçüncü mevki
şosede yayan
büyük insanlık.

Büyük insanlık sekizinde işe gider
yirmisinde evlenir
kırkında ölür
büyük insanlık.

Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter
pirinç de öyle
şeker de öyle
kumaş da öyle
kitap da öyle
büyük insanlıktan başka herkese yeter.

Büyük insanlığın toprağında gölge yok
sokağında fener
penceresinde cam

ama umudu var büyük insanlığın
umutsuz yaşanmıyor.

Şimdi şiire daha yakından bakabiliriz. Belirttiğim gibi bu kısa yazıda amacım, şiirde kullanılan “insanlık” ve “umut” kavramlarını felsefi olarak kavrama çabasıyla sınırlıdır.

Şiirin son dizesi, gördüğümüz gibi “umutsuz yaşanmıyor” sözleriyle bitiyor. Şiiri baştan okuyunca bu sözlerde insanlığın içinde bulunduğu durumun eleştirisinin yanında istenmeyen bir kabul olduğuna dair bir kanaat ediniyoruz. İnsanlık her bakımdan kötü bir haldedir. Elbette Nazım bu duruma razı değildir. Tersine insanlığın içinde bulunduğu bu kötü ve çekilmez durumdan çıkmasını istemektedir ve bunun gerçekleşmesi için kendisi de büyük çaba harcamaktadır. Fakat bunu bu şiirinde yalnızca “umutsuz yaşanmıyor” sözleriyle dile getirmektedir. Ne kendisinin ne de hemen her bakımdan kötü durumda olan insanlığın bu durumdan çıkmak için herhangi bir mücadelesinden bahsetmektedir. Bu, şiirde kullanılan “umutsuz yaşanmıyor” sözlerine eleştirel olmanın yanında duruma dair istenmeyen, şu an durumu kabullenmekten başka çaremiz yoktur anlamında bir kabul anlamı vermektedir.

Şimdi, şiirde insanlığın içinde bulunduğu her bakımdan kötü hâle ve duruma dair bir betimleme vardır. İnsanlığın içinde bulunduğu, şiirden hareketle belirtecek olursak, nedeni bilinmeyen, fakat her bakımdan kötü olan durumdan çıkış için ne yaptığına dair en ufak bir betimleme yoktur. Şiirin son sözlerinden önce bu durumdan çıkmak için insanlığın en ufak bir azminden ve mücadelesinden bahsedilmeden “umutsuz yaşanmıyor” deniyor, çünkü “büyük insanlığın umudu” vardır. Ama sadece umudu vardır. Sanki ‘umut fakirin/garibanın ekmeğidir’ dercesine: “ama umudu var büyük insanlığın” denmektedir. Burada özne olarak tanımlanan insanlık kavramı son derece soyut ve çok anlamlıdır. İşte, bu nedenle, Nazım’ın bu şiirinin sonunda ‘ummaktan başka çaremiz’ yoktur anlamında kabullenişi de içeren bir dayanmaya ve belki de direnmeye çağrı vardır. Şiir üzerine Zülfü Livaneli’nin besteleyip seslendirmesi dikkate alınarak düşünülürse, şiirde belki bir hüzün de vardır denebilir. Ama daha fazlası değil. Oysa başka birçok şiirinde çok daha mücadeleci ve sözcüğün olumlu anlamında kavgacıdır şairimiz. Örneğin “Hapiste Yatacak Olana Bazı Öğütler” adlı şiirinin sonundaki “kararmasın yeter ki/sol memenin altındaki cevahir” sözünde ifadesini bulan kavgacı direnişte olduğu gibi.

Belki de şiirin yazıldığı 1958 yılının koşullarında, İkinci Dünya Savaşı’ndan 13 yıl sonra, soğuk savaş koşullarının en sıcak olduğu günlerde, yani insanlığın kaderinin en çok öznesi olması gerekmesine rağmen bir türlü olamadığı günlerde insanlığın içinde bulunduğu durumda Nazım’ın sergilediği yaklaşımdan başka türlü bir yaklaşım mümkün değildir. Zira “büyük insanlığa” her cepheden saldırılmaktadır ve insanlık yeni bir dünya savaşın eşiğine doğru sürüklenmektedir, hatta mümkün bir atom savaşının eşiğine doğru. Fakat her durumda kabul etmek gerekir ki Nazım’ın şiirinin sonunda kullandığı umut kavramı, örneğin ‘gün doğmadan neler doğar’ anlamında nerdeyse koşulsuz olan ve büyük beklentiler içeren iyimser bir umut kavramı değildir. Büyük ve acil çareler gerektiren bir durumda daha çok çaresiz olmanın bir ifadesi gibidir. Daha yakından bakalım.

Şiir toplam olarak dört mantıksal bölümden oluşmaktadır. Bunlardan ilki bir dörtlükten oluşmaktadır ve orada farklı ulaşım araçlarında yoksulların nasıl ve nerede seyahat ettiğinden hareketle insanlığın içinde bulunduğu duruma dair farklı açılardan bir betimleme sunulur. Şiirin ikinci mantıksal bölümü de bir dörtlükten oluşmaktadır ve insanlığın yaşamında ne yapıp ettiğini, ömrünü nasıl yaşayıp geçirdiğini, yaşam denilen cenderede insanlığın başına neler geldiğini betimlenmektedir. Üçüncü mantıksal bölüm bir altılıktan oluşmaktadır ve orada insanlığın kendisini gerçekleştirmesi anlamına gelen bedensel ve zihinsel gereksinimlerinin giderilmesi için üretilen ürünlerin dağılımı bakımından insanlığın yapay bir kıtlık, yani zenginliğe rağmen mutlak bir yoksulluk içinde olduğu farklı açılardan betimlenmektedir. Ve nihayet son mantıksal bölümde –ki bu bölüm bir beşlikten oluşmaktadır, insanlığın üretim ve yaşam alanı olan mekânın durumu bakımından tam bir sefalet içinde olduğu anlatılmaktadır. Şimdi bunlara felsefi açıdan teker teker yakından bakalım ve sonunda bundan bazı felsefi bir sonuçlar çıkarmaya çalışalım.

İNSANLIK KENDİ KENDİSİNİ HAKİR GÖRMEKTEDİR 

Şairin vermiş olduğu mantıksal sırayı takiben şiirin ilk mantıksal bölümü ile başlayalım. İşaret ettiğim gibi, şiir bir bütün olarak farklı açılardan bir insanlık hali betimlemesidir. Şiirin ilk mantısal bölümünde insanlığın seyahat etme, gitme gelme ve ulaşım bakımından kötü bir durumda olduğuna dair bir tablo sunulmaktadır. Betimleme ilerledikçe insanlık hali daha da kötü bir hal almaktadır. Bu durumu yapan da yaratan da yine insanlığın kendisidir. Dolayısıyla betimleme aslında insanlığın kendi kendisini hakir gördüğüne dairdir. Şöyle ki:

Büyük insanlık gemide güverte yolcusu 
tirende üçüncü mevki

şosede yayan
büyük insanlık.

gerekmektedir –ki insanlık hiç de soyut birşey değildir, tersine, her bir insanının kendisinde kendisini taşıyan olarak var olan ve herkesle paylaştığı kendi özniteliğidir insanlık. Böylece giden ve gelen veya kısacası eyleyen herkes insanlığı amaç edinebilir ve insanlığı amaç edinebildiği oranda da dünyadaki tüm ereklerin arasında kendisini amaç edinebilsin. Fakat insanlık, yani insanı insan yapan her ne ise o, ne yazık ki en arkadan veya dikey hiyerarşide olduğu gibi yatay hiyerarşide en geriden gelmektedir. Dolayısıyla insanlık en çok önemsenmesi gerekirken en az önemsenmektedir. Bunu insanlığa yapan da yine insanlığın kendisidir.

Şosede yayan olmak ne demektir? Bu kavramın ne anlama geldiğini tam olarak bilmek için kanımca şosede gerçekten en az bir kez yaya olmuş olmak gerekir. Şose sözcüğü Türkçeye Fransızca chaussée sözcüğünden uyarlanmıştır.  Şoseler köylerde ve kasabalarda zift ve asfalt kullanılmadan yapılan bir tür yoldur. Toprak yollara göre daha dayanıklıdır ve çakıl taş kullanıldığı için çamurlanmanın göreli olarak daha az olduğu bir yoldur şose. Asfalt yola nazaran daha ekonomik bir yol yapma türüdür bu. Nazım’ın şiiri yazdığı yıllarda şose aynı zamanda köyler, köyler ve kasabalar, kasabalar ve kentler arasında da yapılmaktadır. Nazım, “insanlık şosede yayan” derken, bununla aslında sadece araçlarla gidilen ve gidilmesi gereken yolda her bir insanın ortak taşıyıcısı olan insanın özniteliğinin araçsız ve yaya kalmış olmasını kastetmektedir. İnsanlık hali, insanlığın yaratmış olduğu diğer tüm ilişkilerde olduğu gibi bu ilişkisinde de şosede yaya gitmek demek, şosede yaya gidenler çok iyi bilir bunu, bir nevi tersine gitmek, ileri değil, geri gitmek gibi gelir insana. Bu psikolojik nedenle de şosede yürümek, ‘normal’ yaya yürümekten çok daha yorucudur. Ayrıca şosenin yapımında kullanılan çakıl taşlar, 1950’li yıllarda giyilen ayakkabıları düşünün, zamanla insanın ayaklarına batmaya başlar ve sonunda ayaklar su toplar. Böylece insanlık yaşam denilen ırmakta ilerlerken veya yaşam denilen ‘uzun ince bir yolda’ yürürken rahat etmesi ve zevkle ve şevkle yürüyüp hedefine ulaşması gerekirken yorgun argın düşer, eziyet çeker, yürümekten, yaşamaktan bıkar usanır. Bu anlamda şosede yayadır insanlık.

Şimdi, bu dörtlükte kullanılan tüm metaforlara toplu bir bakış atalım. Bu dörtlükte aynı durumu betimlemek için kullanılan metaforlar toplumsal statü betimlemesi bakımından farklı anlamlar içermektedirler. Örneğin “gemide güverte yolcusu” ve “trende üçüncü mevki” kavramları gerçek hayatta da toplumun yoksul ve daha az imtiyazları olan kesimlerini temsil ederken, yani doğrudan toplumsal eşitsizlik sorununu dile getirirken, “şosede yayan” kavramı daha çok bütün bir insanlığın ilerleyişine ilişkin bir durum betimlemesi sunmaktadır. İmtiyazlı azınlıktan farklı olarak

nicelik bakımdan da insanlığı temsil eden güvertedeki ve/veya üçüncü mevkideki yolcular, insanlığın nasıl kötü bir durumda olduğunu göstermektedir. İnsanlığın bu kendi kendisini, daha doğrusu küçük fakat imtiyazlı bir azınlığın insanlığın geride kalan ezici çoğunluğunu alçalttığı durumdan hızla, sanki asfalt yolda araçla ilerler gibi çabucak çıkıp ilerlemesi gerekmektedir. Oysa tüm insanlık şosede yayandır. Hızlı bir şekilde ilerlemek yerine çok yavaş, büyük acılar çekerek, ağır bedeller ödeyerek ve eziyetler katlanarak ilerleyebilmektedir.

EMEKÇİLER DAHA OLGUNLUK ÇAĞINA VARAMADAN GÖÇÜP GİTTİLER

İşaret ettiğim gibi, şiirinin ikinci mantıksal bölümü de bir dörtlükten oluşmaktadır. Şimdi ikinci dörtlükte insanın yaşamı boyunca ne yapıp ettiğine, hayatında geride ne tür bir eser bıraktığına bakalım. Önce söz konusu dörtlüğü okuyalım ve hatırlayalım:

Büyük insanlık sekizinde işe gider
yirmisinde evlenir
kırkında ölür
büyük insanlık.

İkinci dörtlükte birinci dörtlükte sunulan toplu veya tümel bakıştan farklı olarak bireysel veya tikel bakış hâkimdir. Fakat büyük insanlığı oluşturan teker teker bireylere dair ileri sürülen iddialar tümel veya genel iddialardır. Birinci dörtlükte “büyük insanlığa” bir kuşbakışı ile genel bir durum betimlemesi yapılırken, ikinci dörtlükte “büyük insanlığı” oluşturan bireylerin yaşamlarının uzunluğuna veya kısalığına ve yaşamlarında onlar için son derece önemli olan üç kesite işaret edilmektedir. Üç yıl sonra 1961 yılında Leipzig’de yazdığı “hoş geldin bebek” olarak bilinen ve bu adla müzikleştirilen isimsiz şiirinde sayılan türlü hastalıklar, sosyal sorunlar ve haller, kazalar, aşklar ve diğer her şey sanki hayatın belirli uğraklarında önceden belirlenip konmuş ve bebeği bekleyen, bebeğin yaşı ilerledikçe uğrayıp onlardan nasibini alacağı şeylermiş gibi sunulur. Burada yakından baktığımız “Büyük İnsanlık” şiirinde de sekizinde işe gitmek, yirmisinde evlenmek, kırkında ölmek sanki önceden veriliymiş gibi sunulur. Fakat yine de büyük insanlık veya daha doğrusu onu oluşturan bireyler, yaşamlarının bu evrelerinde eyleyen özneler olarak betimlenmektedir.

Şiirin ikinci dörtlüğünde insanlığı temsil edenler çok daha açık olarak işçiler ve emekçiler olarak belirlenmiştir. İlk dörtlükte güverte ve üçüncü mevki yolcusu daha çok halk kavramına denk gelirken, şosede yayan giden tüm insanlıktır. Fakat ikinci dörtlükte sekizinde işe gidenlerden bahsedilmektedir ki bunlar tabi ki işçilerin ve emekçilerin çocuklarıdır. Bu dörtlükte büyük insanlığı temsil edenlerin okula gittiklerinden bahsedilmemektedir. Yani işçi ve emekçi çocukları eğitim almamaktadır. O yaşlarda genellikle bir ustanın yanında, ‘eti senin kemiği benim’ ilkesine dayalı adı açıkça konmamış bir nevi bir sözleşme yapılır. Çocuk yıllarca işe gider gelir. Rahat bir on yıl çalıştıktan sonra ancak kalfa olur ve yavaş yavaş ustalaşır. Bu on yıl içinde ne dayaklar yemiştir, nice azarlar ve küfürler işitmiştir kalfalardan ve ustasından veya ustalardan. İşte, şairin yirmisinde evlenir dediği bu emekçi çocuğudur.

Artık ustalaşan kalfa eğer şansı varsa ve “sermayesini” bir araya getirebilirse kendi dükkânını veya atölyesini açar; şansı yoksa ya işyerini değiştirir ve başka bir yerde çalışmaya devam eder ya da çıraklığını yaptığı ustanın yanında kalır ve zamanla belki de dükkâna ortak edilerek emekçi hayatına devam eder. Diğer mümkün bir yol da artık yavaş yavaş açılmaya başlamış olan fabrikalardan birisine girip çalışmaktır. Bu arada üremeye de başlamıştır. İki, üç derken çocuk sayısı belki de dördü bulur. Çocuklar büyütülmüş ve soyun sürmesi garanti edilmiştir. Emekçi artık ölebilir…

Nazım burada “kırkında ölür” derken sanırım işçi ve emekçiler arasında olan yaş ortalamasına işaret etmektedir. 1990’lara kadar gelişmiş ülkelerde bile işçiler ve emekçiler arasında yaş ortalamasının 49/50 olarak belirlendiğini hatırlıyorum. Şimdi, “Kırkında ölür/büyük insanlık” deniyor. Burada ölüm ile elbette insanlığın fiziksel olarak yok olup gitmesi kastedilmemektedir. Bununla muhtemelen kastedilen insanlığı hemen her bakımdan var eden ve nicel bakımdan da insanlığın ezici çoğunluğunu temsil eden emekçileri bireylerinin ortalama olarak kırk yaşlarında öldüğüdür. Bu, burada, emekçilerin bir insanının yaşamının doğal uzunluğunu yaşayamadığı için şairin duyduğu üzüntü ve belki de öfke nedeniyle söz konusu olan şikâyetin bir anlamıdır. Bu sözlerin diğer muhtemel bir anlamı da, insanlığın ezici bir çoğunluğunun hem yaşamını doğal uzunluğunda yaşayamadığı için hem de hayatında üremeden başka bir şey yapamadığı için adsız sansız gelip giden teker teker her emekçide aynı zamanda insanlığın ölmesidir, çünkü her bir emekçiyle birlikte aynı zamanda ondaki insanlık da ölmektedir. İnsanlık ölmektedir, çünkü emekçideki insanlık gerçekleşememektedir.

BÜYÜK İNSANLIK YOKSUL VE YOKSUNDUR 

Nazım Hikmet’in burada felsefi açıdan incelediğimiz “Büyük İnsanlık” şiirinin üçüncü ve dördüncü mantıksal bölümlerini oluşturan altılığa ve beşliğe beraber bakmamız gerekecektir; çünkü bu iki mantıksal bölüm, büyük insanlığın dünyanın ve doğanın kendiliğinden sunduklarından ve toplumun yaratmış olduğu zenginlikten nasıl ne kadar yararlandığını konu edinmektedir. Şiirin bu iki mantıksal bölümde büyük insanlığın yaşamında ne yaptığı değil, hangi koşullarda çalıştığı ve nasıl yaşadığı tasvir edilmektedir. Şimdi bu son iki mantıksal bölümü tekrar okuyalım ve yakından inceleyelim.

Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter
pirinç de öyle

şeker de öyle
kumaş da öyle
kitap da öyle
büyük insanlıktan başka herkese yeter.

Büyük insanlığın toprağında gölge yok
sokağında fener
penceresinde cam
ama umudu var büyük insanlığın
umutsuz yaşanmıyor.

Şiirin son mantıksal bölümü üretim, yaşam ve yerleşim alanını ve barınağın durumunu konu edinmektedir. Bundan farklı olarak üçüncü mantıksal bölümde beslenme, giyim kuşam ve eğitim ve öğretim konu edilmektedir. Burada ekmek, pirinç ve şeker için, diğer bir deyişle en temel besin maddeleri için “büyük insanlıktan başka herkese yeter” denmektedir. Bu temel besin maddeleri büyük insanlığa yetmemektedir. Yani, diğer bir deyişle, büyük insanlık, temel besin maddeleri söz konusu olduğunda yoksun değil, ama yoksuldur. Zira en temel gıda maddelerinden, yetmese de, vardır, fakat bunlar büyük insanlığa yetmemektedir. Nazım burada insanın son derece sınırlı birkaç en temel gereksinimlerine denk gelen besin maddelerini saymaktan ötesine gitmemektedir. Örneğin et, süt, yumurta, bal ve balık, meyve ve sebze gibi, insanı basit bir şekilde fiziksel olarak hayatta tutacak gıda maddelerinin ötesinde olan ve insanın sağlıklı beslenmesine yarayan besin ve gıda maddelerinin adını bile anmamaktadır. Bu besin maddeleri söz konusu olduğunda büyük insanlık mutlak bir yoksulluk veya kesin bir yoksunluk içinde bulunmaktadır. Bu nedenle şiirin bir altılıktan oluşan üçüncü mantıksal bölümünde “büyük insanlık” kavramı, yoksullara ve yoksunlara tekabül etmemektedir denebilir.

Benzer durum giyim kuşamı temsil eden “kumaş” söz konusu olduğunda da geçerlidir. Zira “kumaş” için “büyük insanlıktan başka herkese yeter” yeter denmektedir. Burada özel günlerde ve anlarda örneğin bayramlarda ve düğünlerde giyilen ve daha ince estetik anlamı da olan giysi nesnelerinden, hele modadan vesaire hiç bahsedilmemektedir. Zira büyük insanlık bu bakımdan tamamıyla yoksundur.

Büyük insanlığın tamamıyla yoksun olduğu eğitim, öğretim ve diğer entelektüel gereksinimler söz konusu olduğunda da görülüyor. Aynı şekilde insanın eğitim, öğretim ve diğer entelektüel gereksinimlerini temsil eden kitap konusunda da yoksuldur büyük insanlık. Zira “kitap da öyle/büyük insanlıktan başka herkese yeter” denmektedir. Öyleyse büyük insanlığa eğitimden, öğretimden ve başka entelektüel gereksinimlerini gidermek için gerekli olanlar yetmemektedir. Fakat yalnızca büyük insanlığa yetmemektedir, çünkü diğer bedensel beslenme için gerekli olan temel besin maddelerinde olduğu gibi, entelektüel gereksinim ‘maddelerini’ temsil eden kitap da büyük insanlıktan başka herkese yetmektedir. Büyük insanlık, yani diğer bakımlardan yoksul ve yoksun olanlar bu bakımdan da yoksuldur. Ne var ki, burada insanın çok daha ince duygusal gereksinimlerini de ilgilendiren ve gideren sanatlardan ve bütün bir kültür ve uygarlık tarihini de konu edinen sanat tarihinden, yani şiirden, tiyatrodan, resimden, sinemadan,  müzikten, müzelerden, operadan bahsedilmemektedir. Zira büyük insanlık bunlar bakımından mutlak bir yoksulluk içinde bulunmaktadır, yani tamamıyla yoksundur.

Şimdi şiirin bir beşlikten oluşan son mantıksal bölümüne yakından bakabiliriz. Beşliğin ilk dizesinde “Büyük insanlığın toprağında gölge yok” diye belirtilmektedir. Bu dizeyi yakından çözümlemeye girişmeden önce ikinci dörtlüğün ilk mısrası olan “Büyük insanlık sekizinde işe gider” belirlemesi ile karşılaştıralım. Toprağında gölge olmayan çiftçidir, yani her bakımdan yoksul ve birçok bakımdan yoksun köylülerdir. Bu dizede büyük insanlığı yoksul köylüler temsil etmektedir. Fakat ikinci dörtlükte söz konusu olan sekizinde işe gidenler emekçilerdir. Şimdi, bu iki dizeyi beraber okuyunca, karşımıza başka bir “büyük insanlık” kavramı çıkmaktadır. Bu iki dizeyi beraber düşününce, işçilerden, emekçilerden ve çiftçilerden veya daha çok yoksul ve yoksun köylülerden oluşan bir büyük insanlık kavramını elde etmekteyiz. Böylece şiirde kullanılan büyük insanlık kavramının yeni bir boyutunu ve anlamını daha yakalamış oluyoruz. Bu, işçilerden, emekçilerden ve yoksul ve emekçi köylülerden oluşmaktadır.

Toprağında gölge olmamak ne demektir? Her şeyden önce belirtmek gerekir ki, dünya çapında kentlerimizde, sokaklarımızda, meydanlarımızda ve sıkça karşılaştığımız gibi parklarımızda bile gölge bulunmamaktadır artık. Doğanın kâr amaçlı meta üretimi için talanı yaşamımızın her alanına nüfuz etmiştir. Toprağında gölge yoktur demek, aynı şekilde büyük insanlığı temsil eden yoksul köylünün çalışma koşullarına işaret etmektedir. Tarlada çalışma veya çalışanları görme fırsatı olanlar, tarlalarda gölge sunan ağaçların yalnızca bu bakımdan bile ne kadar yaşamsal bir işlevi olduğunu bilir. Tarlada çalışanlar; bunlara eğer ücret karşılığında başkalarının tarlasında örneğin pamuk veya fındık toplayarak çalışıyorsa, “ırgat” denir; çocukken köylerimizden insanların kamyonlarla toplanıp ırgat olarak çalıştırılmak üzere götürüldüğünü hatırlıyorum; tarlada çalışanlar tarlalarda olan ağaçların gölgesinde azıklarını ve içeceklerini depolarlar, yemeklerini yerler, sularını içerler, yorulunca ağacın gölgesinde oturup veya uyuyup dinlenirler.

Fakat eğer toprağında gölge yoksa büyük insanlığın bunları yapması mümkün olmaz. Güneşin arnacında kısaca oturup, yiyip içtikten sonra tekrar işe koyulur insanlar; çünkü oturup dinlenecekleri gölge sunan ağaçları bulunmamaktadır. Gölgesi olmayan toprağı bir üretim alanı olarak düşündüğümüzde çalışma koşullarının ne kadar barbarca düşünülüp tasarlandığını görürüz. Çalışma ve üretim alanı yalnızca çalıştırmak için tasarlanmıştır. Orada dinlenmenin, gölge oturup sohbet etmenin yeri olamaz elbette ve zaten bu istenmemektedir de. Orada ırgatın yalnızca çalışması ve sabahtan akşama kadar aralıksız üretmesi istenmektedir.

Şimdi ikinci dizeye geçebiliriz. Sokağında feneri olmayan büyük insanlık, karanlıkta kalmış ve karanlık içinde yaşıyor demektir. Bunu hem gerçek anlamda, sokakların aydınlatılmadığı anlamında alabiliriz hem de mecazi anlamda zihinsel aydınlıktan yoksunluk anlamında alabiliriz. İlk anlamda almak 1950’lilerde çok daha mümkündür. Bugün bu anlamın genel olarak uygulanması mümkün değildir belki. Zira o zamandan beri büyük gelişmeler sağlanmıştır.

Fakat büyük insanlığın “sokağında fener yoktur” belirlemesi muhakkak entelektüel anlamda, zihnin aydınlanmak için yeterince bilgiye, eğitime ve öğretime ulaşamadığı, dolayısıyla birçok bakımdan yoksun ve ilkesel olarak yoksul olduğu anlamında da alınabilir. Kitabın büyük insanlıktan başka herkese yetiyor olması, bu tezimizi güçlendirir –ki bu anlamda yoksulluğun ve yoksunluğun bugün internet çağında da farklı bir biçimde devam ettiğini pekâlâ ileri sürebiliriz. Bir defa insanlığın yalnızca dörtte biri internet olanaklarından yararlanmaktadır ve sunulan bilginin, eğitimin ve öğretimin büyük çoğunluğu hala sıkça yalnızca büyük paralar karşılığında ulaşılan bir iyi olmaya devam etmektedir.

Buna karşın dünya çapında düşünüldüğünde durum değişmiş koşullarda devam etmektedir. Tenekeden, naylondan, karton ve benzeri nesnelerle yapılmış kent varoşlarını düşünün! Onların ne penceresi var, ne de penceresinde camı. Ne altyapısı, ne suyu, ne okulu, gerçekleşmemiş arzulardan başka hiç birşeyi yoktur bu yoksun ve büyük insanlığın. Ama “umudu var büyük insanlığın” ve büyük insanlığın bu umudu olmasa, yani gerçekleştirmek istediği arzuları olmasa yaşaması mümkün olmayacaktır. Böylece bütün bir insanlığın umut taşıyıcısıdır “büyük insanlık” aynı zamanda, sadece kendisinin değil. Ama şiirde bu arzuların gerçekleşmesi için büyük insanlığın ne yaptığına dair tek bir söz söylenmemektedir. Dolayısıyla diğer birçok başka şiirinde olduğundan farklı olarak son derece savunmacı ve kabulleniş de içeren bir umut kavramıyla çalışmaktadır Nazım Hikmet “Büyük İnsanlık” şiirinde.

Sonuç olarak; yukarıda gösterdiğim gibi, şairimiz burada yakından incelediğimiz şiirinde açıkça belirtilen en az üç açık farklı “büyük insanlık” kavramıyla ve bir de saklı “büyük insanlık” kavramıyla çalışmaktadır. Bunlar birinci dörtlükte dile getirildiği gibi “halk”, ikinci dörtlükte tanımlandığı gibi “emekçiler” ve son beşlikte dile getirildiği gibi “yoksul” veya “emekçi köylülerdir” büyük insanlık. Saklı olan dördüncü insanlık kavramını “toprağında gölge yok” büyük insanlığın dizesi ile ve “sekizinde işe gider” büyük insanlık dizesini birleştirince elde ediyoruz. Bunlar işçi ve emekçiler ve yoksul köylülerdir. İkisi beraber büyük emekçiler sınıfını oluşturmaktadır. Umudun taşıyıcısı da, umutsuz yaşayamayan da onlardır. Büyük umudun ve büyük insanlığın kurucusu da onlar olacaktır. Nazım, bu şiirini yazdığı yıllarda başta Pablo Neruda ile beraber dünya barışını korumak için her gün eylem halindeydi. Umutsuz yaşanmıyor… Zira bir İngiliz halk deyiminde ifade edildiği gibi ancak umudu olanlar dans edebiliyor müziksiz bile…

İlgili Haberler

ABC Forum

ABC Forum | Doğan Göçmen | Nazım Hikmet'in 'Büyük İnsanlık' şiirine felsefi bakış

ABC Forum

ABC Forum | Perihan Öncü | 'Kürt düşmanlığı' ve anti-emperyalizm

ABC Forum

ABC Forum | Doğan Göçmen | Akademiya denilen 'Cadı Kazanı' ve 'Kurtlar Sofrası'

ABC Forum

ABC Forum | Mustafa İlker Gürkan | Andımız ve ulus sorunu

ABC Forum

ABC Forum | Şafak Yüca | Gelenekçi-Liberal Kalkınma Modeli: İnşaat

ABC Forum

Leyla Civil | 'Karanlık ve Mavi'

ABC Forum

Berk Yüksel yazdı...

ABC Forum

Berk Yüksel yazdı...

ABC Forum

Ali Koç başkan, peki şampiyon kim?

ABC Forum

Ali Koç FETÖ iddialarına cevap verdi

ABC Forum

Engeli nasıl aştık?

ABC Forum

Cumhurbaşkanlığı seçimleri aday kriterleri