ABC Kritik | Prof. Dr. Kadir Cangızbay | ''Tarih  hatalarla  açıklanmaz*''

ABC Kritik | Prof. Dr. Kadir Cangızbay | ''Tarih  hatalarla  açıklanmaz*''

Carl Schmitt, Hitler’in hukukçularından biri. “Egemen, istisna durumuna karar verendir” diyor. ‘İstisna durumu’, yani mer’i hukukun, geçerli yasaların rafa kaldırılması.
Schmitt’in bu tespiti Türkiye’nin son 10 yılını doğru tahlil etmek açısından çok  önemli. Habur girişleri, çadır mahkemeleri, tam tamına bir istisna; ama istisnanın havuç veçhesi; yani, “yaratılanı severiz yaratandan ötürü “. 

“Yaratılanı severiz yaratandan ötürü”, aslında “öyle bir tokat atarız ki sana, aynı yaradana sığınıp” vize çıkartma, yani egemenin sopasını meşrulaştırma ayağından başka bir şey değil. Habur girişlerinde, bu üçkağıdı tersten işletiyorlar: Önce tokadı atıp, sonra da “bu yaradanın tokadıydı” ya getiriyorlar.

Şöyle ki, 2009 Mart yerel seçimlerinde kürt ağırlıklı partiler 99 belediyede muzaffer oluyor ve de AKP hemen bir gözaltı, tutuklama ve hapse atma seferberliği başlatıyor: Belediye meclislerine seçilmiş veya seçimlerde aktif görev almış olanlar başta olmak üzere on bine yakın insan gözaltına alındı, tutuklandı, hapse atıldı.

Mesaj açıktı: AKP’nin eteği altına sığınmadan, size, değil siyaset yapıp yönetime katılmak, gündelik hayatınızı sürdürmenize bile izin vermeyiz.

Hemen ardından Abdullah Gül’ün sesi çıkar gibi oldu: “Yakında çok güzel şeyler olacak” mealinde bir mırıldanma ve de birkaç ay sonra Habur tiyatrosu başlatıldı. Şu nokta çok önemli ki, HDPlilere bir gün öncesine kadar hiç haber vermeden yapıldı!

Başta ‘sol liberal’ler, bunu barışa doğru bir adım diye alkışladılar: Bir ‘istisna durumu’ olarak, kendisine karar verip uygulatanın egemenliğini kurma yönünde tasarlanmış bir manevraydı.

Ancak  ‘istisna durumu’ nun daha da büyüğü sıradaydı: Çözüm / Barış / Açılım süreci. 

Barış / Çözüm diyerek muktedirin egemenliğini daha da meşrulaştıracak yeni bir istisna durumu ihdas ediliyordu. Başlatılan tiyatronun ne hukuksal temeli vardı, ne de hukuksal çerçevesi. Dahası, gerek Meclis’in, gerekse muhalefetin bu sürece katkı sunmak için bile olsa müdahil olmalarına kesinlikle izin verilmedi. Maksat barış değil, tek adamın egemenliğiydi.

Onlarca canlı, ‘akil insan’ ilân edildi ve “beni kim seçti”, dolayısıyla “ben kimim” diye sormadı.

Maksat tabiî ki bir ‘istisna durumu’ yaratmaktı, ama burada istisnanın da istisnası vardı: Devletlerin muhatabı yine devletler olurdu ama burada devlet kendisine muhatap olarak kendi vatandaşlarından oluşmuş bir örgütü alıyordu; daha doğrusu, terorist başı ilan edip ağırlaştırılmış müebbed hapse mahkum ettiği Öcalan’ı: İmralı süreci böyle başladı. Bu da Meclis’i ama özellikle HDP’yi kendi tabanı nezdinde, genel bağlamda da legal siyaseti itibarsızlaştırmak üzere.             

Bu arada bazı HDPliler güle oynaya bu oyuna katıldılar. Bazıları ise, ‘bebek katili terörist başı’nın birdenbire ‘siyaset bilgesi’ konumuna yükseltilmesinin altındaki hinliği sezdiler, hatta bildiler; ancak tabandan gelebilecek tepkilerden endişelenerek pek bir ses çıkartmadılar. 

Parlamento ve legal siyaset itibarsızlaşsın ki, tek adamın egemenliği meşrulaşsın. Belirli bir örgütü devletin muhatabı olarak almak, ister istemez bu örgüt mensup veya sempatizanlarına da devletin tekelindeki bazı fonksiyonların icrasından belirli bir pay vermeyi gerektirirdi; ki, bu aynı zamanda, parlamentoyu ve özellikle de HDP’li milletvekillerini itibarsızlaştırmanın bir aracı olacaktı, tabiî tek egemenin lehine: Hükümetin “aman görmezden gelin, ellemeyin, dokunmayın" talimatıyla suç işlemelerinin önü açılan gençler için yasal, silahsız siyaset etkisiz, nafile bir çaba konumuna indirgenirken, sesini duyurup sözünü dinletmenin ancak silahlı siyasetle mümkün olacağı fikri işlenmiş oluyordu.

Bu gençler nasıl olsa fişlenecekler ve sivil/yasal siyaset yeterince etkisizleştirildiğinde kulaklarından tutulup ‘etkisiz hâl’e getirileceklerdi, birer terörist olarak.
İstisna hâlini kalıcılaştırma yolunda temel dönemeç 7 Haziran seçim sonuçlarının fiilen geçersiz kılınması olacaktır ve bu konuda en kullanışlı âlet CHP genel başkanı oldu; eğer bilinmedik  bir misyonu yoksa, iktidar tarafından kandırılıp 32 gün boyunca kendisine koalisyon teklifinde dahi bulunmayan ergin-altı İslamcı Con Ahmet Davutoğlu ile ‘istikşafî(karşılıklı keşif)’ görüşmeleri sürdürerek 1 Kasım seçimlerinin hukuksal zeminini hazırlamanın baş aktörü olmuştur.

Ancak Kılıçdaroğlu AKP’nin kandırdıklarını ne ilki ne de tekidir: Kendileri  tarafından kandırıldıklarını iddia etseler de esas kandırılanlar, tufaya getirilenler Fettullahçılardır, hem de iki defa üst üste: Önce yargıda, emniyette, eğitimde, bankacılıkta, sendikacılıkta, ticarette vb… önleri tümüyle açılmanın ötesinde iktidarın doğrudan üstlenmek istemediği gayri meşru işlere yönlendirildiler, hatta itelendiler: “Ne istediler de vermedik”. İstemeyi dahi akıllarından geçiremeyecekleri atıfetlere mazhar oldular: “Bu davanın savcısı benim” ve zırhlı ültra lüks cumhurbaşkanlığı Mercedes’i, en bilinenleri.

Her şeyi bu kadar kolay elde edince araç olmanın ötesine geçip iktidara da ortak olabiliriz diye bir hamle yaptılar ama olmadı: 17-25 Aralık.
İkinci aldatılma süreci ise bundan sonra başladı. İktidar bunların dersanelerine, okullarına, üniversitelerine, işyerlerine, fabrikalarına, mallarına, mülklerine, servetlerine el koydu ama askeriyede yükselmelerine alabildiğine yol açtı.

 Bunların başarabilecekleri en son şey darbeydi; zira darbe belirli bir yiğitlik, kelleyi koltuğa alma gerektirirdi ki her şeyi iltimas, kopyacılık, sahtekarlık  ve korunma yoluyla elde etmiş bu alçakların gösterebilecekleri en son şey yiğitlikti. 

Muktedirin de söylediği gibi tuzağa düştüler ama aileleri / yakınlarıyla birlikte milyonlarca kişinin mağdur olacağı bir tasfiye, neyle suçlandığını bile bimeden sorgusuz sualsiz, yargısız mahkûmiyetsiz; dolayısıyla, 80 milyon kişinin terorize edilip suskunluğa ve onursuzluğa zorlanacağı bir ‘istisna durumu’

Stalin, sanki hortlayıp soycak bizim buralara göç etmişti.                    

(Dr. Sabri Çaklı - İktisat profesörü)

YAZARLAR