Çok Okunanlar

Metropoll anketi: AKP'de oy kaybı, kriz kaygısı ve enflasyon

Atatürk'e hakaretten tutuklanan gericiye siyasi partiden ziyaret!

TBMM'yi karıştıran sağlık teklifinde 'geri adım attılar'

Bir konkordato ilanı da Türkiye'nin en büyük hayvan işletmesinden

Yandaşların 'Atatürk' yalanı bitmiyor... Gerçek saniyeler içinde ortaya çıktı!

Prof. Dr. Nejla Kurul | Her ağaç tek başına ve ayakta mı ölür?

Prof. Dr. Nejla Kurul yazdı...

Türkiye’nin geleceği ve ürkütücü bir distopya, sıklıkla yan yana anılır oldu. Bu ikilinin bir arada kullanılışının doğurduğu çeşitli duygular var. Bunlardan ikisi, korku ve iç daralması. Korku, bilinemeyenin, üzerine çok da düşünülmeyenin, aşkın olanın yol açtığı bir duygu. İç daralması ise, yaşamımızı ve varlığımızı değişime uğratma tehlikesi karşısında kendi tepkilerimize güvenemediğimiz zaman hissediliyor.

Korku dışımızdaki dünyadan kaynaklanırken, iç daralması kendimizin yapabileceklerine ilişkin tedirginlikten ortaya çıkıyor. Bugünün siyasal ikliminde hemen herkes az ya da çok bu iki duyguyu da yaşıyor.

Siyasal baskı, toplumsal bedeni güvensizlik ve korku içinde sarsıyor ve bir iç daralması bedeni kendi içine doğru kapatıyor. Eğilen baş yukarıya, siyasal olana doğru umutsuzca bakıyor. Altında düş kırıklığı, güvensizlik, öfke ve nefret duygularının saklandığı derin bir sessizlik hüküm sürüyor. Bu fotoğraf Edvard Munch’un tablosunu, kan donduran çığlığı ve fal taşı gibi açılmış gözleri anımsatıyor adeta.

Siyasal olan, tüm gövdesiyle toplumsal olanın üzerine çökünce vicdaniliğin dışına çıkan bir “Kötülük” olağanlaşıyor. Gençlerin, işçilerin, kadınların, yeni düşüncelerin, yeni arayışların, kısaca eleştirinin üstü örten zalim bir anlayış derinleşiyor. Polisle dolu kent merkezleri ve askerileşmiş kent çeperleri ile toplumsal beden adeta dondurulmak isteniyor.

Pazar yerinde fiyatlar, Munch’ın tablosundaki gibi, gözleri fal taşı gibi açılmasına yol açıyor. Eğitim hizmeti çökmüş, sağlık şirketleşmiş, vergi daireleri pazar alanlarına dönüşmüş durumda. Bir anonim şirketin işçilerine dönüşmüş ve her ay bir cumhurbaşkanlığı kararnamesi içinde adlarının yer alabileceğini sezen kamu çalışanlarının bedenleri kaskatı kesiliyor. Mahkeme, barış bildirgesini imzalamış akademisyenlere “oluk oluk kan akıtacağız, kanlarınızda duş aşacağız” diyen çete liderlerini aklayan kararlar aldıkça gözler fal taşı gibi açılıyor. Kayıp kız çocuklarının ölü bedenlerine ulaşıldıkça, ağır ihmal nedeniyle raydan çıkan trenin pencerelerinden dışarı fırlayan yolcuların cenaze törenlerindeki yası gördükçe, gencecik kadınların bedenleri yirminci kattan aşağıya atılıp, yıldırım hızıyla zemine çakıldıkça, gözler fal taşı gibi açılıyor. Sıradan bir mezuniyet töreninde taşınan masum bir pankart nelere kadir bu ülkede!

Toplumsal çığlık, insanın varoluşsal/toplumsal acılarını yansıtır. Yaşanmasa da olabilecek ama oldurulan; doğal olmayan, yapay koşullardan kaynaklanan acılar. İddianameleri yazılmadan aylarca, hatta yıllarca cezaevlerinde tutulan insanlar, yapay suçlardan yargılanan, işten atıldığına dair şahsına yazılmış bir belge dahi olmadan öylece “Godot’u bekleyen”, pasaportlarına engel konulduğu için yıllarca seyahat özgürlüğü ellerinden alınan, siyasal hakları engellenen, örgütlenme haklarına el konulmuş, grev hakları engellenmiş, yargıya gidemeyen, yargıya güvenmeyen yüz binlerce insan…

Yoksulluk, en derin özgürlük kaybı olan yoksulluk!

Cezaevinden yeni bir çığlık duyduk, bir öncekini çağrıştıran. Her iki çığlık da içine kapanmış Türkiye toplumunun mahzeninden, cezaevi hücresinden ve koridorlarından geliyor. “Demirtaş, ‘Biz dik durduk, eğilmedik. O yüzden buradayım. Vasiyetimdir, eğer cezaevinde ölürsem cenazemi dik çıkarın” diyordu. Enis Berberoğlu ise, “Biliyorum ki her ne kadar ormanda yaşasa da her ağaç tek başına ve ayakta ölür” diyor. Sözlerin ortak paydasını isyan, cezaevinde ölüm ve direnç oluşturuyor. Her iki sözde de ölüm betimlenirken cezaevindeki direncin yetmezliği ortaya konuluyor ve özgürlük talebi dışarıya, bize doğru taşıyor.

Bilindiği üzere Yargıtay, Berberoğlu’nun ‘yargılamayı durdurma” talebini reddetti. Berberoğlu, dün sabah avukatı aracılığı ile yaptığı açıklamada pazartesi sabahından itibaren ailesiyle, avukatlarıyla ve milletvekilleriyle açık ve kapalı görüşe çıkmama, mahkemelerde savunma hakkını kullanmama ve dışarıyla haberleşmeyi kesme kararı aldığını duyurdu.

“… Her ağaç tek başına ve ayakta ölür” derken kiminle konuşuyor Berberoğlu? İktidara ve muhalefete, herkese sesleniyor sanırım ama dikkatle incelendiğinde gerçekte seslendiği kesimin emek ve demokrasi güçleri, yaşam uğraşısı veren halkın vicdanı olduğu anlaşılıyor. Zira cümle çok kırılgan. Dünya şairi Nazım Hikmet’in sözünü yapı bozuma uğratıyor, yaşam yerine ölüm kavramını seçiyor, orman yerine ağaç vurgulanıyor. Söz, distopik bir anlamla içerikleniyor. Ne demişti Şair, Davet adlı şiirinin son dizelerinde? “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim…”. Bu bir davet! Nereye? Ortak İyi’ye!

Cezaevinde olup yargıya güvenini yitirmiş, suçsuz olduğuna inanan binlerce insan gibi Enis Berberoğlu, durumu kabullenmeyişini iki yol içinde ifade ediyor. Birincisi, açlık grevi diğeri ise kendini diğer insanlardan tecrit etme. Korku aşılmış bir duygu! Derin bir iç daralmasından doğan hiçlik bertaraf edilmiş ve yeni bir varoluş biçimine tutunulmuş. İki yol da tutuklu bedenin politik tercihi. İkinci yol tercihi ve ona eşlik eden söz, dışarıya dönük güçlü bir mecazı içeriyor. Bu söz “ne yapmalı” konusunda distopik bir manifestoya işaret ediyor.

Topluma ve muhalefete diyor ki “sen içine kapanırsan ben de kapanırım, sen unutursan ben de unuturum, aramızdaki ilişki diyalektik!” Özellikle İyi’nin peşinde olup, onu bir türlü tanımlayamayan, bir türlü yan yana gelemeyen, birbiri ile konuşmayan, hükmetme siyasetinin esiri olmuş, aralarında ses geçirmeyen ve çok yüksek duvarların olduğu muhalefeti acıtması beklenen bir çığlık bu! İçeriğin sözü aştığı, acıtan bir içerik bu!

Ne var ki hiçliği besleyen her ortam, yeni “varlık” biçimlerinin doğuşunu da müjdeliyor. Aciz, yaralı, kurban insanları ve kırılgan hayatları Kötülük‘lere karşı korumaya dayalı bir insan hakları perspektifinin yetmediği görülüyor. “Kimi kime şikâyet edeceksiniz ki?” diyoruz ya sık sık! Kötü’yü betimlemek zorundayız. Ne var ki ortaya bir “İyi” koymadan “Kötü” apaçık bir şey olarak görülemiyor. Başka seçenek mi var diyoruz ya boş boş. İşte, biliyoruz ki İyi’ye ihtiyacımız var. Siyasal iktidar Kötü olanı savunurken ‘Daha Kötü’ senaryolar üretmede başarılı. Bu nedenle Daha Kötü’ye göre Kötü’ye katlanırız diyoruz ya zaman zaman!

Kötü’nün karşısına, bir İyi koymamız gerekiyor ve bu İyi, birilerimiz için değil, hepimiz için İyi olmak zorunda. Bu ortak İyi herkesi kapsamak, özdeşimleri kırmak, farklılık gettolarını aşmak, tek tek özgün insanlardan oluşan bir topluluk olmayı tasarlamak zorunda. Bizi kendimizi bulmaya yönelten bir bakış açısı bu olmalı; bu bakış açısı da en geniş bağlamda anti-kapitalist olmalı!

İlgili Haberler

ABC Kritik

'Yaptırım' mı?,  'Kitle İmha S­ilahı' mı? 

ABC Kritik

ABC Kritik | Çağlar Ezikoğlu | Bir PKK-FETÖ-AKP işbirliği: Andımızın kaldırılması

ABC Kritik

ABC Kritik | Prof. Dr. Coşkun Özdemir | Bilim, Bilim, Yine Bilim ve Aydınlanma!

ABC Kritik

ABC Kritik | Çağlar Ezikoğlu | Çatladıkapı ülkesinin çadır mahkemeleri

ABC Kritik

ABC Kritik | Prof. Dr. Coşkun Özdemir | Krizler kıskacındaki Türkiye

ABC Kritik

ABC Kritik | Berk Yüksel | Echo ve Narcissus

ABC Kritik

ABC Kritik | Çağlar Ezikoğlu | Sol Muhalefetin Acıziyeti

ABC Kritik

ABC Kritik | Çağlar Ezikoğlu | Krizle geldiler ama krizle gitmeyecekler

ABC Kritik

ABC Kritik | Prof. Dr. Coşkun Özdemir | Televizyondaki açık oturum konuşmaları

ABC Kritik

ABC Kritik | Nejla Kurul | Karma eğitimi savunmak gerek

ABC Kritik

ABC Kritik | Prof Dr. Coşkun Özdemir | Türkiye ne halde?

ABC Kritik

ABC Kritik | Çağlar Ezikoğlu | Müstemleke geldiniz müstemleke gidiyorsunuz: McKinsey'in Türkiye serüveni