• Günlerdir İzmir’den uzakta, karlar altındayım. Bir yanım çocukluğum, bir yanım sevinç, bir yanım keder… Geniş, derin, masmavi bir göğün altında, nereye dönsem gördüğüm iki Ağrı’nın içimde hiç dinmemiş kırk yıllık sızısı… Çünkü bu topraklardaki ağrı/acı bırakın kırk yılı, bin yıllardır hiç dinmemiş gibi görünüyor.

    Yeryüzünde “kadim topraklar” denilen bir yer varsa eğer, böyle adlandırılmayı en çok da Ağrı Dağı’nın eteklerindeki bu yerler, yani “Sürmeneli Çukuru” hak ediyor olmalı…

    Burası Babek’in bin iki yüz yıl önceki toprakları aynı zamanda. İçinde bu toprakların da yer aldığı geniş bir coğrafyada çekilen acılara son vermek için Babek, isyan sancağını açmıştı ve yirmi üç yıl (814-837) boyunca Arap/Abbasi ordusu atlarının nalları altında inleyen bu toprakları özgürlüğün serin çağıltılı sularıyla sulamıştı. Şimdi işte burada, bu topraklarda çekilen her acıyı en derinimde duymaktayım ki acı da bu toprakların öz kardeşi yazık ki!

    BİR GÜN ÜÇ ÜLKE

    Geçen yıl ilki gerçekleşmişti, projenin adı; “Bir Gün, Üç Ülke, Üç Öğün” daha çok bir kültür gezisi niteliği taşıyor. Tuğşad Ata Türkmen, Coşkun Oluz ve Hüseyin Atam projenin öncüsü… Beni davet ettiklerinde elbette heyecanlandım, çünkü bu kadim topraklar benim de doğduğum fakat onlarca yıldır ihmal ettiğim ama hep özlediğim topraklardı. Şimdi burada olmanın heyecanındayım! Rotamız şöyle; 20 Mart sabahı saat yedide Iğdır’da kahvaltı yapacağız, öğlen yemeği Nahcıvan’da yenecek ve akşam da Tebriz’de olacağız. Ertesi gün Tebriz’de “Şairler Mezarlığını” ziyaret edecek, ömrünün büyük bölümünü Tebriz’de yaşamış, burada âşık olmuş, burada gömülmüş büyük şair Şehriyar’ın anıt mezar ve müzesinde şiirler okuyup, Iğdır’a döneceğiz. Ama şimdi biraz Iğdır’dan söz etmeliyim.

    IĞDIR’DA OLMAK, IĞDIR’DAN BAKMAK

    Iğdır’ın dünyaya armağan ettiği, büyük şairimiz Ataol Behramoğlu Paris’te sürgündeyken yazdığı bir şiirinde; “Türkiye üzgün yurdum, güzel yurdum” diyor ya, Iğdır Havaalanı’na indikten itibaren dilimde hep bu şiirden türettiğim “Iğdır üzgün memleketim, güzel memleketim” sözü dolaştı, ta ki sevgili Mehmet Kum’u görünceye değin. Dr. Mehmet Kum; burada yaşayan, pek güzel öyküler yazan, iki öykü kitabı yayınlanmış, Son Ezidi adlı romanı yayına hazır halde bekleyen bir yazar. Kerpiçten okulların yoksul çocukları bir kitap fazla okusun için; dişini tırnağına takıp onlara kitap, ayakkabı, giysi, sevgi olmaya neredeyse ömrünü adamış, mütevazı, duyarlı bir hekim, bir aydın ve bir kardeş olarak karşımdaydı şimdi… Şu masmavi Iğdır göğünün altında buluşmak gerçekten de ne güzeldi! Ağrı Dağları’nın dehşetli görkemi içinizi titretir, kendinizi beyaz bir masal ülkesinde sanırsınız burada.

    Iğdır; Batı’dan bakarken ki algının tersine, ilk bakışta şaşılacak derecede düzenli ve temiz bir kent izlenimi veriyor. Son derece modern giysiler içindeki insanları, evleri, caddeleri, bir Batı kentinden çok da geri değil, buna şaşırmadım dersem yalan olur! Fakat ülkedeki “muhafazakârlaşma” rüzgârı Iğdır’ın bu modern, kentli görünümünü, diplerde etkilemiş gibi… Eskiden var olan şehir kulübü ve kadınlı/erkekli gidilebilen içkili restoranlar ne yazık ki tarih olmuş. Kent de içki içilen mekânlar sanki kriminalize edilerek hayatın dışına itilmiş… O güzelim Vali Yolu Caddesi’nde iş çıkışı bir kadeh bir şey içmek, ne güzel olur oysa! Bunun nedeni masmavi gökyüzünden, tertemiz güneşi ile havasından sarhoş olan insanlarının bir kadeh şaraba, bir biraya, bir bardak rakıya ihtiyaç duymama hali midir bilemem? Ama kentin aydınlık insanları bunu da derinliğine düşünmeli!

    Kentin aydınlık insanları demişken, burada yaşayan güzel insanların bir kaçından ve Coşkun Oluz’dan söz etmeliyim. Bir kentin bunaltısına sıkışmış kocaman bir yürek, kentin (Mehmet Kum’un deyimiyle) “Bilge Atası.” Coşkudan ve görsel sanattan oluşmuş bir kentli. Yaşadığı her alanı sanatın yurduna dönüştüren bir güzel adam, bir yurtsever! Iğdır’ın büyük kasabalarından Melekli’de yaşıyor. Gücü yettiğince bu yerde sanat etkinlikleri ve kültürel organizasyonlar yapıyor. Zaten Melekli girişinden itibaren şaşılacak derecede heykellerle bezeli bir kasaba. 19 Mart’taki Nevruz Ateşi kutlama organizasyonu ise sıra dışı ve etkileyici…

    Sonra Murat Arslantürk. Aydınlık düşünceleri yüzünü daha da aydınlık hale getiren genç bir iş insanı. Iğdır’da her şey biraz daha iyi olsun için bütün gücüyle savaşıyor, düşünüyor, çalışıyor. Iğdır’dan ayrıldığımda birkaç aylıktı, şimdi kırk yedi yaşında ve dört güzel erkek çocuğu babası!

    Ve Iğdır’ın benim de doğduğum ilçesi Aralık için pek çok zorluğu, tehlikeyi, kimi zaman baskıları göğüsleyen iki güzel insanı; Oruç Akpulat ve Selçuk Aytekin. Biri Aralık Belediyesi Başkan Yardımcısı, diğeri Aralık Devlet Hastanesi Müdürü. Bu isimsiz kahramanları ve yukarıda andıklarımı yalnızca bu yazıyı okuyan sizler değil, bütün ülke tanısın isterdim. Kentleri, mekânları güzelleştiren insandır sözü, burada bir gerçekliğe dönüşüyor çünkü!

    Sonra Iğdır Üniversitesi yöneticileri ile çocukluk arkadaşım, bu üniversitesinde doçent Ahmet Metin Kumlay; uzun yıllar Amerika’da yaşamış, mastırını burada yapmış ve memleket özlemiyle doğduğu topraklara geri dönmüş. Parlak bir akıl, engin bir hoş görünün sahibi. Sanki öğrendiği son sözcüğü bile öğrencilerine öğretmek için yaşıyor. Ezberindeki şiirler ve okuyuşu ise bambaşka bir tat… Sonra Iğdır’ın genç belediye başkanı Murat Yikit; zarif, başarılı, çalışkan…

    Ne güzel bir şiir ikindisinin içinden geçirdiler bizleri. Iğdırlı şair kardeşim Fatma Aras ve İzmir’den kadın şairlerle birlikte, şiirler söyledik ve yankılandı bu uç kentimizin bir öğlenden sonrasına ve oradan da Tebriz’e doğru akıp gitti bir şiir nehri olarak…

    Not: Önümüzdeki hafta, Nahcivan ve Tebriz yolculuğu…