Algı yahut ‘yersen’cilik

Öylesine akıl dışı bir zaman diliminden geçiyoruz ki, bazen ‘tarih bilincinden beslenmek’ diye tutturuşumuza hayıflanıyorum… Bilgiyi bu denli kutsuyor oluşumuza hayıflanıyorum… Bir şiir yahut yazı içinde geçireceğimiz bir tek sözcüğü yanlış kullanırım endişesiyle sayfalarca okumalar yapmamıza hayıflanıyorum… Çünkü karşımızda öylesine bir yapı var ki, ne bilgi, ne tarih bilinci, ne görgü… Hiç birinden haberli değiller, haberli olsalar da umurlarında değil. Onlar söylediklerinin doğruluğuyla ilgilenmiyorlar, daha çok söylüyor olmanın şehvetiyle ilgililer sanki… Şaşakalıyor insan!

Son yıllarda yeni bir moda var, Batı-dış dünyalardaki post-modern algısının başımıza sardığı bir bela belki de; bir kültürel hatta tarihsel olaya ilişkin söylenenlerin doğru yahut yanlış oluşunun önemsenmemesi… Evet, doğru okudunuz tam da böyle! Algı yahut yersen, tarihçiliği diye de özetlenebilir…

Yayınlanmış kimi kitaplar, gazete haberleri, köşe yazıları, kimi televizyonlara kurulmuş abilerin, ablaların ciddiyetle anlattıklarındaki altı bomboş ve saptırılmış sözler, Ahmed Arif’i yeniden dillendiriyor; “dört yanımız puşt zulası…

Bilgiyi bilinçle saptırmak ‘geçerli akçe’ artık… “Tarih Kitabı” adı altında öyle çok ve tuhaf kitap yayınlanıyor ki son zamanlarda, oralardaki bilgilerin saptırılmış olduğunu anlamak için bırakın derin tarih eğitimini, ortaokul ve lise bilgisinden kalan kulak dolgunluğu ve üstün körü bir okumayla bile, o kitapların içini çürütmek mümkün!

Peki neden yayınlıyorlar öyleyse o kitapları? Yahut kimi “büyük Türk büyükleri” neden doğru olmayan bilgileri sürekli pompalıyorlar topluma? Bu sorunun tek karşılığını yukarıda söyledim; “algı yahut yersen”cilik! Yalanı öyle büyük söylüyorlar ki, insanlarda “bu kadar da büyük yalan olmaz ki, acaba söylediklerinde doğruluk payı mı var?” kuşkusu yaratıyorlar ve asıl amaç da bu zaten!

Sözgelimi Murat Bardakçı yeni bir kitap sürdü piyasaya; Bir Devlet Operasyonu: 19 Mayıs. Kitabın hareket noktası; Mustafa Kemal, Samsun’a Osmanlı devletinin izniyle gitti ve Milli Mücadele bir Osmanlı Devleti Operasyonudur.” Peki gerçek böyle midir?

Haklı olarak tarihçiler bu “aşarı/yorum”a sert tepki gösterdiler. Sözgelimi Milli Mücadele konusunda pek çok çalışmaya imza atan Sinan Meydan’ın açıklaması çarpıcıydı; “Atatürk’ü Anadolu’ya devletin (Osmanlı Hükûmeti) gönderdiği doğru. Bu yeni bir tez de değil. Atatürk’ün kendisi Nutuk’ta zaten bunu ifade ediyor. Burada sorulması gereken soru şudur: ‘O zamanki Damat Ferit Hükûmeti Mustafa Kemal Paşa’yı niye Samsun’a gönderdi?” Bu soruya cevap verdiğinizde her şey ortaya çıkar. İngilizlerin isteğiyle Anadolu’da çıkan karışıklıkları önlemek için gönderilmiştir Mustafa Kemal Paşa. Anadolu’nun değişik yerlerinde özellikle Doğu Anadolu’da başlayan ayaklanmalardan, küçük siyasal oluşumlardan İngilizler rahatsızdı. Vahdettin’e ve Sadrazam Damat Paşa’ya diyorlar ki: “Anadolu’daki bu karışıklıkları bir an önce önlemelisiniz, aksi halde Mondros’un 7. maddesine dayanarak işgalleri genişletiriz.” Mustafa Kemal’in Anadolu’ya gönderilme süreci böyle başlıyor. Mustafa Kemal’i Anadolu’ya gönderenlerin amacı, İngilizlerin isteği doğrultusunda Anadolu’da başlayan Türk direnişini önlemek, Türklerin elindeki silahları toplamak, dağıtılmamış orduları dağıtmak. Mustafa Kemal’e verilen görev belgesinde de bunlar yazılı. Devlet, Mustafa Kemal’i ‘git Milli Mücadeleyi başlat’ diye göndermedi Anadolu’ya, tam tersi başlamakta olan milli direnişi önlemesi için gönderdi. Nitekim Mustafa Kemal Anadolu’ya geçip kendisine verilen görevin tam tersini yaparak, direniş başlatınca; 8 Haziran’da geri çağrıldı. Saray, verilen görevin dışına çıktı diye Mustafa Kemal’i idama mahkûm etti. Dolayısıyla Mustafa Kemal saraya karşı da bir savaş verdi o dönemde. Saray, başından itibaren Milli Mücadele’yi yok etmek için elinden geleni yaptı. Anadolu’da 20’den fazla isyan çıkardılar. Anzavur Ayaklanması’nı padişah tertipledi. Gerçek budur. Bu gerçeğin ötesinde tezler ileri sürmenin tarihsel gerçeklerle uzaktan yakından ilişkisi yoktur. Burada bir algı yönetimi yapılıyor. İhanet fetvaları, padişahın imzaladığı idam fetvası, saray operasyonu bunlardır. Vahdettin’in ihaneti Meclis tarafından onaylanmıştır, biz sonradan uydurmadık. Şimdi “Yeni Türkiye” ye yeni tarih yazarken Vahdettin’de aklanmaya çalışılıyor ama padişah aklanmaz. İngiliz arşivleri, bizim arşivlerimiz Vahdettin’in ihanet belgeleriyle doludur. Aklayamazsınız Kara Sultan’ı. Ama Yeni Türkiye dedikleri yapıya yeni bir tarih uydururken hainleri kahraman yapıyorlar. Bir taraftan Mustafa Kemal’in etkisini azaltmaya çalışırken, öbür taraftan Milli Mücadele’nin hainlerini kahraman yapmaya çalışıyorlar. Resim budur. Bunu iktidarın yapması anlaşılabilir fakat tarihçilerin bu yönde daha dikkatli olması gerekir.

Saray’ında yapılan 10 Kasım Atatürk’ü anma etkinlikleri kapsamında konuşan ve sanırım Murat Bardakçı’nın bu ‘yersen’ kitabına gönderme yapan ‘büyük Türk büyüğü de şöyle söyledi; “Gazi Mustafa Kemal Samsun’a bir Osmanlı subayı olarak çıkmış, Ankara’daki Meclis’i yine Osmanlı adına faaliyete geçirmiştir. Cumhuriyetin inşası da Osmanlı’dan devralınan mevcut idari sistem çerçevesinde gerçekleşmiştir.Tarihimiz bizim yörüngemizdir. Yörüngeden çıkan bir gök cismi yok olmaya mahkumsa toplumlar da öyledir. Bugüne kadar milletimizi kadim tarih yörüngesinden çıkarmaya kimse muvaffak olamadı…”Hatta aynı konuşmasında; “Harf devrimiyle birlikte bir gecede toplumun cahil bıraktırıldığını…” “Osmanlı’da okuma yazma oranının çok yüksek olduğunu…” ve “Osmanlı’nın ileri silah fabrikaları olduğunu…” da söyledi.

Konuşmanın bütünü baştan aşağı yanlışlarla dolu, bu bir yana, konuşmayı yaparken söylediklerinin doğruluğuyla hiç mi hiç ilgilenmiyor, hadi kendisinin zamanı olmuyor diyelim; ya etrafındaki danışmanlar, tarihçiler… diye düşündünüz değil mi? İşte öyle değil; bilinçle bir algı yönetimi yapıyorlar, burada doğrunun bir önemi yoktur artık, işleyen tek kural ve gerçek var; yersen