darbeicindedarbegif.gif

YAZARLAR

Tüm Yazıları Deniz Yıldırım

İktidar koalisyonunda çatallanmalar ve referandum

25.02.2017 10:19

Türkiyenin anayasal olarak da olağanüstü/despotik devlet biçimine geçip geçmemesinin oylanacağı referanduma 50 gün kaldı. Referandumun sonuçları kuşkusuz ki 50 gün sonra sayısal olarak ölçülecek, değerlendirmeler ve sonrasına dönük okumalar bu çerçevede yapılacak.

Diğer yandan biz sadece sayısal değil, siyasal analiz yapıyoruz ve içinde bulunduğumuz şartlar bu anlamda bir ara sonuçlar toparlamasına izin verecek düzeyde. Şimdilik elbette.

Nedir bu ara sonuçlar?

Siyasal, ideolojik ve sosyal sonuçlar kuşkusuz ki. Ve bunların ara sonuçlar olduğunu tekrar hatırlatalım. Yani iktidar koalisyonunun kendisi açısından olumsuz bu ara sonuçları gidermek için kalan 50 günde neler yapacağını, neler planladığını henüz bilmiyoruz. Biz sadece şu anki olguyla ilgilenelim.

Açalım.

10 Ağustos 2014te Erdoğanın Cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından devletin iç örgütlenmesi, hiyerarşik dizilişi giderek Saray etrafında örgütlenmeye başladı. Bir yanda Saray merkezli fiili yeni rejim zorlamaları yoğunlaştı, diğer yanda yürürlükteki anayasal düzene karşı saldırılar arttı ve bu ikisi arasındaki gerilimler (fiili devlet ile anayasal devlet) ikili devlet olarak adlandırılan durumu yarattı. Elbette birincisi lehine. Bu ikilik, Saray tarafından siyaset kurma taktiği olarak sıklıkla kullanıldı. Sistem değişti, bana uydurun şeklinde özetlenebilecek yaklaşım bunun sonucuydu. Çiftbaşlılıktan kasıtları da gerçekte bu ikilik.

Yeni devlet düzeniyle yürürlükteki anayasal düzen arasındaki mesafeyi daimi müdahalelerle Saray lehine açmaya, derinleştirmeye çalışan Erdoğan bir yandan da siyasal ittifaklarını bu çerçevede güncelledi. Siyasal anlamda iktidar bloğunu oluşturan koalisyonu çeşitlendirdi.

Nitekim özellikle 7 Haziran seçimlerinden sonra daha da belirginleşen Milliyetçi Cephe stratejisi, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından iyice genişledi. Eski rejimi tasfiye sürecinde liberallerle, Gülencilerle ve muhtelif siyasetlerle kurulan ittifaklar dağıtıldı; yeni ittifaklar milliyetçilik etrafında yeniden karıldı.

Bu yenileme sürecinde yeni iktidar koalisyonunun içinde siyasal aktör olarak Milliyetçi Sağın MHP gibi aktörleri giderek öne çıktı; harcı milliyetçilik olan bu yeni koalisyonda özellikle FETÖnün kumpas davalarıyla geçmişte hapse atılan, Ordudan uzaklaştırılan Ulusalcı kadrolar da yer buldu. Genişleyen Milliyetçi Cephe ittifakı, FETÖ, PKK ve tüm terör örgütleri karşısında Milli Birlik söylemi ve eylemi doğrultusunda yeni iktidar bloğu olarak Saray etrafında konsolide oldu. 15 Temmuz sonrasında bu yeni koalisyonun stratejisi en yüksek onay düzeyine, partileri aşan bir genişleme görüntüsüne bile ulaştı.

Tezimiz

Tezimiz şu: 15 Temmuz sonrasında Saray etrafında kurulan bu ideolojik-siyasal koalisyon daha başkanlık referandumu olmadan, anayasa değişikliği referandumunun gündeme gelmesiyle birlikte içeriden çatallanmaya başladı; dahası, bloğun krizli ve çatlaklara açık potansiyelleri ortaya çıktı. Çatallanma diyoruz; zira çatallanma şimdilik iç çelişkilerin ürünü; çatlağa dönüşmesi bu koalisyonun dışında yer alanların doğru siyasal strateji ve müdahaleleriyle mümkün olacak. Saray bu çatallanmaları giderecek hamlelere girişecektir; halkçı muhalefet ise bu çatallanmaları çatlaklara dönüştürecek doğru demokratik stratejilere odaklanmalı.

Bu yazıda çatallanma eksenlerini açalım; teröre, darbelere karşıtlık üzerinden kurulan yeni iktidar koalisyonu hangi düzeylerde, başkanlık referandumu zorlamasıyla birlikte çatallanmaya başladı?

Birincisi stratejisini benimsetme ve antagonizma (zıtlık) oluşturma kapasitesi düzeyinde. İktidar bloğunun (Saray artı Bahçeli) kampanyanın minderini yine terör, darbeler üzerinden kurmaya çalıştığı görülüyor. Hayırın terör ve darbe ile eşitlenmeye çalışılması bundan. Diğer taraftan buna karşı Hayır kampanyasının ana tezi, devletin tapusunun tek kişiye teslim edilmesi ve bunun doğuracağı sakıncalar üzerine kurulu. Ve şimdilik görünen; Hayırın zıtlık minderini oluşturma kapasitesi daha birleştirici ve Evetin kutuplaştırma stratejisinin önüne geçmiş durumda. Rüzgar Hayırdan yana esiyor. Bunu A. Selvi gibi iktidar kalemleri bile yazmak, ifade etmek zorunda kalıyor. İktidar koalisyonunun genişlemeci Milliyetçi Cephe stratejisi; daha şimdiden ülkenin en az yarısını terörist, darbeci gibi yaftalamalarla dışarı atıyor.

İktidar bloğunun 15 Temmuz sonrasındaki genişlemeci Milli Birlik stratejisi, daha şimdiden Evet kampanyası etrafında daraltıcı bir karakter kazandı ve psikolojik üstünlüğü HAYIR etrafında oluşan, toplumun her kesimini, her siyasal düşünceden yurttaşı kapsamaya başlayan kampanyaya kaptırmaya başladı. Bu da Saray merkezli koalisyonun Milli Birliği temsil etme iddiasının altını zayıflatıyor. Ve bu arada Erdoğanın geçmişte ben gündem oluşturamazsam nasıl Başbakan olurum? cümlesi kurduğunu hatırlayalım. Referandum süreci, Saray merkezli iktidar koalisyonunun uzun bir süre sonra yeniden (ama şimdilik) kendi gündemini, kutuplaşma minderini istediği gibi kuramadığını gösteriyor. Elindeki tüm medya, sermaye, kamu kaynağı, baskı ve yasaklama kudretine rağmen. Önemlidir. Bu düzeyde şimdilik görünen ilk çatallanmadır. Önce yeniden bunu gidermeye çalışacaktır.

Referandum sandığına daha gidilmeden görmeye başladığımız ikinci çatallanma; iktidar bloğundaki ideolojik harçla ve siyasal kadrolarla ilgili. İktidar bloğunun geçmişte liberalizm kılığına bürünerek yapmaya çalıştıklarını şimdi milliyetçilik elbisesi giyerek sürdürmek istediği açık. Bu milliyetçilik, özellikle Türk sağının hemen tüm renklerini Sarayın yeni koalisyonu etrafında toplama, kadrolarını seferber etme ve ikinci düzeyde de toplumsal desteğin düzeyini arttırma amacına yönelikti. Fakat referandum süreci daha şimdiden, bu ideolojik-siyasal koalisyonun içindeki çatallanma potansiyellerini hem derinleştirdi, hem de görünürleştirdi.

Örneğin iktidar koalisyonunun AKP dışındaki en büyük bileşeni olan MHPnin kitlesini HAYIR etrafında seferber edememesi; MHPli muhaliflerin bu referandum sayesinde etki sahasının HAYIR üzerinden genişlemeye başlaması Sarayın Milliyetçilik ile Evet arasında MHP üstünden kurmaya çalıştığı eşitliği ve yine bu ideolojik harç etrafında iktidar koalisyonunu bir arada tutma hedefini zedelemeye başladı. İktidar koalisyonu terör ve darbelere karşı aynı pozisyonu almayı sürdürürken; dikta karşısında Milliyetçilik aynı birleştirici harç vazifesini görememeye başladı. Referandum sandığından HAYIR çıkması, bu harcın daha da çatlaması ve işlevsizleşmesi, iktidar koalisyonunun hızlı dağılması ve yeni koalisyonların hem içeride hem de dışarıda kurulması gibi sonuçlara ve arayışlara kapı açabilir. Diğer yandan Saadet Partisinin, Demokrat Partinin, özellikle taşrada muhalif MHP ve BBPlilerin HAYIR açıklaması, çalışması yapmasıyla birlikte Saray etrafında kurulan Sağ Koalisyonun genelinde çatlama işaretleri oluşturmaya başladı bile. Referandum olmasa, bu kadar çabuk olmayacaktı.

Üçüncüsü, ki bu özellikle devlet içi yeni koalisyonlar anlamında kritik: özellikle FETÖ karşısında Saray ile Atatürkçü, Ulusalcı subaylar, emekli askerler ve siyasetler arasında kurulan taktiksel ittifak ve tutum birliği de ilk kez Başkanlık ve rejim değişikliği dayatması sonrasında çatallanmaya başladı. Milli Birlik söylem ve stratejisinin harcı olan FETÖ karşıtlığının yerini Saray ve çevresinin Eveti savunmak için Hayırı terörle özdeş kılması almaya başladı. Bu ise özellikle Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk gibi davalarla geçmişte AKP-Gülen ittifakı aracılığıyla Ordudan tasfiye edilen ve şimdi ise FETÖnün tasfiyesi gündemiyle Saray ile koalisyona giren devlet içi iktidar bloğu bileşenleri arasındaki kısmi ayrımları görünürleştirdi. Taktikte birlik; stratejide ayrışmanın gerisine düşmeye başladı. Anayasa değişikliği Sarayın ana stratejisini gösterdikçe; taktik ittifakların iç tutunumunda zayıflama emareleri belirdi. Emekli askerlerin, generallerin birer birer HAYIR açıklaması yapması; dahası aynı çevrelerin iktidarın HAYIR = terör söyleminden duydukları rahatsızlıkla daha da sert açıklamalara yönelmesi bununla bağlantılı. Sarayın referandum stratejisi, daha şimdiden iktidar koalisyonu içinde Milliyetçi Sağ kadar Ulusalcı kadrolarla da kısmi çatallanmaları açığa çıkardı. Sadece iktidar koalisyonunun değil, devlet içi ittifakların çatallanma potansiyeli görünürleşti.

Dördüncüsü, yine ideolojik ve siyasal düzeyde bir başka çelişki ekseni küçük de olsa uç vermeye, kendisini göstermeye başladı: İslamcı olmayan sonradan gelmelerin sahiplenip kampanyasını eski kadrolara da saldırarak canhıraş yürüttüğü Saraycılık ile Siyasal İslamcı, muhafazakar geleneksel kadrolar arasında başkanlığa ve yeni ayrıcalıklı kadrolara dair kısmi taktik mesafe oluştuğu da fark edilmeye başlandı. Referandumun Siyasal İslamın uzun vadeli kazanımları açısından riskli olduğunu, daha hegemonik bir hat izlemek gerektiğini düşünenler ile siyasal pozisyonunu Reisçilik olarak belirleyip bunun dışını tasfiye edenler arasındaki çatallanma iyi kötü ilk kez bu kadar görünür hale geldi. İslamcı cenahtan gelen utangaç HAYIR yazıları, açıklamaları; anketlerde AKP tabanında bile başkanlık dayatmasına ikna olmayan ciddi bir kesimin var olduğunun görünür hale gelmesi hep bu sürecin ürünü. Dolayısıyla, referandum süreci sadece Milliyetçilik ve Ulusalcılık etrafında kurulmak istenen Saray Koalisyonunun zaaflarını göstermedi; aynı zamanda muhafazakarlar ile yeni iktidar tasarımı arasındaki mesafenin de çatlama olmasa bile çatallanma ihtimali taşıdığını gösterdi.

Ve beşincisi: Sınıfsal anlamda iktidar bloğu içindeki çatlaklar şu son süreçte düşündüğümüzden daha belirgin hale geldi. Dikta zorlamasına dayanarak OHAL yetkileriyle yapılan tüm düzenlemeler bir panik görüntüsü veriyor ve sınıfsal koalisyonun krizli yapısını daha da görünür kılıyor. Referandum öncesi acil olarak tabloyu iyileştirme telaşı, bu kriz görüntüsünü daha netleştirdiği gibi, çatlakların da nereden derinleşeceğinin ipuçlarını veriyor. Şöyle:

Kamunun elinde kalan son varlıkların oluşturulan Varlık (İpotek) Fonuna devredilmesi; İşsizlik Fonundaki kaynakların istihdam teşviği için sermaye kesimine kullandırılmaya çalışılması; kısmi ÖTV, KDV indirimleriyle piyasayı canlandırma girişimleri, Güçlü Türkiye için 20 yıl vadeli konut satışının önünü açarak inşaattaki durgunluğu bitirme çalışmaları hep bu kapsamda. Aynı şekilde genel olarak Körfez, özel olarak da Katar finansmanını ve artan kaynağı belirsiz döviz girişini not edelim. Bu girişimler sermaye içi karakterde iktidar bloğundaki çatallanmaları giderme amacına hizmet etse de; sermaye adına telafi edici bu gelir yaratma hamlelerinin büyük sermaye dışı kesimlere, yani Halkın çıkarlarına karşı yürütüleceğinin ve referandumdan Evet çıkması halinde kazanılmış haklara karşı saldırıların daha da artacağının işaretleri var. Özetle bu aynı zamanda krize karşı bir olağanüstü hal başkanlığı/diktası modeli ve sermaye içi iktidar bloğunu birarada tutabilmek için Halkın kazanımlarına saldırmak zorunda olduğu daha referandum sürecinin başında ortaya çıktı. Bu blok ile bu bloktan dışlanan Halk kesimleri arasındaki çatallanmanın bir çatlağa dönüşmesinin potansiyelleri de belirginleşiyor.

Kamu varlıklarının denetimsizce, ipotekle borç almak için Varlık Fonuna aktarılması bu kapsamda. Borçlandırılan biziz, Halk. Satacak 5 gemimiz, bir kalemde alacak 75 milyon dolarımız yok. Metalde, ulaşımda, bankacılıkta grev kararlarının KHK ya da Bakanlar Kurulu kararıyla yasaklanması da bu kapsamda. İşçinin alım gücü düşer; işsizlik doludizgin artarken işçinin parasıyla sermayeye teşvik verme; halkın vergileriyle kamuyu ipotek altına sokma; emekçileri zorla BES kapsamına sokup sermaye kesimini rahatlatma arayışları bu kapsamda. Ve hafta içi Çalışma Bakanı Müezzinoğlunun da itiraf ettiği gibi, 3 milyonu aşkın kamu çalışanının güvencesini kaldırmak; taşerona kadro vereceğiz derken bütün kadroları taşeron-güvencesiz statüsüne indirmek bu kapsamda. Her türlü grevi, sendikal örgütlenmeyi yasaklamak, engellemek, bitirmek de bu kapsamda.

Türkiye, dolar milyoneri olup da ülkesini terk edenlerin sayısı sıralamasında beşinciliğe yükselirken; kalanların, emekçilerin, yoksul halkın daha da işsizliğe, açlığa, yoksulluğa, ölüme, varlıklarının yağmalanmasına mahkum edilmesine yol açacak bir rejim değişikliğinin yol ayrımında. Bu açıdan başkanlık ve OHAL süreci sadece sermaye içi koalisyonun zaaflarını değil; yağmacı sermaye kesimleriyle Halkın çıkarları arasındaki çatallanmanın derinleşme potansiyellerini de açığa vuruyor.

Öyleyse bu sosyal zıtlığı Saray merkezli Başkanlık-sermaye koalisyonu ile Halkçı bir Cumhuriyet seçeneği arasına taşıyarak daha da görünürleştirmek ve siyasallaştırmak zorunlu.

Öyleyse yoksul, emekçi halkın çocuklarının kadrosuzluğa, işsizliğe ve savaşa mahkum edildiği ortamda Mehmetçiğin Suriyede Coniye kalkan edilmesi planlarına karşı siyasal tutumları bu sosyal zıtlığa taşımak zorunlu. İkisini başaran bir siyasal strateji izlediğimizde kazanacağız: Ekmek, Hürriyet ve Barış içinde Birlikte Yaşam.

Yok başka yol.

Eğitim