darbeicindedarbegif.gif

Çok Okunanlar

'Başkanlık Sistemi sona erdi'

Dolar ve Euro niye düştü? Piyasalar o ihtimali satın aldı iddiası...

3 kuruş para için hayvanlara eziyet: Kendi dışkılarında yaşamaya zorluyorlar

New York Times'tan kritik iddia: ABD THY'ye yaptırım uygulayacak

Katar'dan gelecek 15 milyar doların gideceği adres belli oldu

Ahmet Ümit’in Gecikmiş Elveda’sı-3 Roman kılığında bir itiraf tutanağı

B. Sadık Albayrak

Elveda Güzel Vatanım’da roman kişileri yok dedim, bir kurgu da göremiyoruz. 1926, Atatürk’e İzmir Suikastı Girişimi Davası’nda, suikastçılarla birlikte, olayla ilgisi bulunmayan önemli İttihatçılar’dan bazıları da idam edilmiştir. Partinin önemli adamlarından Kara Kemal, saklandığı yerde yakalanmamak için intihar etmiştir. Bu idamların yolaçtığı korku ile Pera Palas oteline saklanan İttihat ve Terakki fedaisi Şehsuvar Sami, yirmi yıl önceki sevgilisi Ester’e mektuplar biçiminde bir itirafname yazmaktadır. İtirafname’de Sami’nin yirmi yıllık İttihat ve Terakki geçmişi ortaya dökülmektedir.

Cumhuriyet döneminde, 1926 sonbaharında Pera Palas otelinde itirafların yazımı sürerken, Sami’nin korkusunu besleyecek birkaç olay eklenmiştir. Eski günlerden İttihatçı arkadaşları Sami’yi arar bulurlar. O, Cezmi Binbaşı’yı ziyarete gider, ikinci gidişinde cesedini bulur. Mehmet Esad, Cumhuriyet’in istihbarat servisinin bir adamı görünümünde onunla ilişki kurar. Kitabın sonunda ise, Esad’ın İngilizlere casusluk yapan bir hain olduğu, eski fedai arkadaşı Fuad’ın ise devletin adamı olduğu anlaşılır.

Ahmet Ümit’in Elveda’sını kurgu açısından incelediğimizde, yukarda özetlemeye çalıştığım kaba bir olay örgüsünü buluyoruz. Anlatıcının, Ester’e yirmi yıllık geçmişiyle ilgili itiraflarında ise, yazarın bu kadarcık bile kurgu çabası yok; Ahmet Ümit, önüne 1908-1926 kronolojisi koymuş ve bu kronolojinin neredeyse her olayında payı bulunan bir Şehsuvar Sami kişisi icat etmiş. Manastır’da Şemsi Paşa’ya suikast mı yapılacak, bu Şehsuvar Sami yedek suikastçıdır. Şemsi Paşa’nın yerine görevlendirilen Müşir Osman Paşa dağa mı kaldırılacak, Resneli Niyazi’ye Cemiyet’in bu kararını bildiren mektubu Şehsuvar Sami götürür. 31 Mart’ı bastırmak için Selanik’ten gelen Hareket Ordusu, Taksim Topçu Kışlasını ele geçirirken Sami de savaşanlardan biridir. Abdülhamit Selanik’e sürgüne gönderilirken, trendeki muhafız odur. Babıali Baskını’nda yoluna çıkanları, Harbiye Nazırı Çerkes Nâzım Paşa’yı gözünü kırpmadan öldürten Enver Paşa ile Talat Paşa’nın yanındadır.

Kronoloji, kurguyu yapmış ve Ahmet Ümit, bu kronolojiyi ete kemiğe büründüren bir Şehsuvar Sami ile mucizeler yaratmıştır. Şehsuvar Sami, Hint düşünüşünden esinle söylersek, kronoloji tanrısının Avatar’ıdır. Elveda, kronoloji tanrısının yol göstericiliğinde ne roman ne de tarih yazılamayacağının somut bir örneğidir. Roman ve tarih, kronolojinin aşıldığı, yaşamın canlı diyalektiğinin duyulduğu yerdedir.

İtirafçının itirafları

İttihat ve Terakki fedaisi Şehsuvar Sami’nin bu uzun monoloğu, bitmez tükenmez itiraflarından oluşuyor. Roman kişisi yok, kurgu yok, elveda ve itiraf var. Demek ki 12 Eylül günlerindeyiz; itirafların çok satar roman yapıldığı, Elveda Proletarya’nın yeni sol teori sanıldığı dönemdir.

Ahmet Ümit, romanın ufkunu bir itirafçının düzeyine indirmiştir; buradan başlıyor ve okuru da bu çizgiye indirmeye çalışıyor. Roman, kapana kısılmış korkusu içinde bir insanın, bu duruma gelmesine yol açan olaylardan duyduğu pişmanlık ve yaptıklarının itiraf edilmesiyle başlıyor. Şehsuvar Sami, “artık saklayacak sır kalmadı. Ne sır, ne cemiyet ne de korunması gereken dava arkadaşları…' (s.21) diyerek itiraflarına haklılık kazandırmaya çalışıyor. “Hayır, kendi kusurlarımın, kendi mesuliyetimin farkındayım. İstiyorsan o itirafı da yaparım: Evet, hatalı olan benim, ne olursa olsun, karşı koyabilirdim. Haklısın, bu sevdaya sahip çıkabilirdim.' (s.49) diye devam ediyor. Elveda, itirafla başlıyor ve Şehsuvar Sami’nin geçmişini reddeden tipik bir itirafçı olmasıyla yürüyor; sonunda anlıyoruz ki, sildiği kişiliğinin yerine yeni bir Şehsuvar Sami oluşturamayan itirafçı kurtuluşu ölümde buluyor.

İtiraflarına, Ester’i bırakıp İttihat ve Terakki fedaisi olduğundan duyduğu pişmanlıkla başlayan Şehsuvar Sami giderek, bir inkılâp (devrim) pişmanı ve itirafçısı oluyor. Şunları yazıyor:

“O zamanlar hiç de yanlış gelmiyordu bu metod bana. İhtilal namlunun ucundadır, kimden duydum bu cümleyi hatırlamıyorum ama aynen katılıyordum bu düşünceye. (…) Evet, yeri gelmişken itiraf etmeliyim, (…)' (s.122)

Şimdi ise silahlı ya da silahsız, ihtilal’in yanlışlığını anlatmayı edebiyat biliyor.

İtirafçı geçmişini yıkmaya çalışan kişidir. İtirafçı aynı zamanda bütün yaptıklarından pişmandır. Pişmanlığını kanıtlayabilmek için daha çok itiraf yazıyor.

“Ulvi gayelerin peşinde koşarken hayatımdaki en önemli insanı umursamamıştım. Milletimin insanca yaşaması için çabalarken belki de kendi insanlığımı kaybetmiştim.' (s. 262)

Yüce amaçların peşinde koşanlar insanlığını kaybetmezler, daha çok insanlaşırlar. İnsanlığı bulurlar ve insanlığın değeri olurlar. Bunu görmek için, tarihte yüce amaçlar peşinde mücadele eden insanları şöyle bir göz önüne getirmek bile yeter.

İstihbaratçının dolabından çıkan roman

Karşımızda roman kılığında bir itiraf tutanağı var; demek ki, İtirafçıların İtirafları’na eğilmek zorundayız. Yalçın Küçük itirafçılar üzerine tezlerine şöyle başlıyor: “İtirafçı, korku ile, kendini kusan adamdır.' [1] Ahmet Ümit’in Elveda’sında İttihat ve Terakki fedaisi Şehsuvar Sami, 1926 İzmir Suikastı Davası’nda idam edilenleri ve yakalanmamak için intihar edenleri görünce büyük bir korkuyla itiraflarını mektuplaştırmaya girişiyor. Bunların yazıldığı kişiye gönderilen mektuplar olmadığının Ahmet Ümit de farkında ve sık sık sözde Ester’e gönderilen bu mektupların ulaşıp ulaşmayacağının belirsiz olduğunu vurgulama gereği duyuyor.

Çünkü itirafçının asıl muhatabı Ester değil, korkunun kaynağındaki iktidardır. Kitabın sonunda, mektupların bu muhataba ulaştığını anlıyoruz; itiraflar iktidarın ilgili kurumunca incelenmiş ve denetimden geçmiştir. Yazarına geri verilerek bir roman kisvesi altında topluma duyurulmasında yarar görülmüştür. Kitabın sonunda, devletin istihbarat örgütünün yetkilisi Fuad memuruna emreder: “Şimdi sen, Şehsuvar Bey’le müdüriyete git, benim dolabı aç. Orada sarı bir kutunun içinde mektuplar var. Kutuyu Şehsuvar Bey’e ver.' (s. 525) İtiraflar yeniden itirafçıya teslim edilir ve ilk olarak Fransa’da Gallimard Yayınevince yayımlandıktan sonra Türkçeye çevrilerek roman diye piyasaya sürülür. Elveda Güzel Vatanım, işte bu “görülmüştür' damgasını yemiş itiraf mektuplarından ibarettir.

“Korkudan kurtulmanın bir yolu, korku kaynağı düşüncelerden kurtulmaktır; çıkarmaktır. Korkanlar, korku kaynağını hatırlatan nesne ve olaylara çok kızıyorlar.' [2]

Elveda’da, 31 Mart gerici ayaklanmasını yapanlar için “asi' nitelemesi kullanan Şehsuvar Sami, gericileri bastırmak için savaşanları, Hareket Ordusu askerlerini ise “güruh' olarak görüyor.

“İnsanoğlunun ne kadar vahşi, ne kadar acımasız, ne kadar öfke dolu bur mahluk olduğunu ilk kez o gün öğrendim. Hayır, olanların teferruatına girmeyeceğim. Hayır, saklayacak bir şeyim olduğu için değil, ki saklayacak çok şeyim var. Kendimi o günahkârlardan ayırmıyorum, ben de oradaydım. Sana yalan söylemeyeceğim, ben de intikam için tabancasına, süngüsüne, tüfeğine sarılan o aklını kaybetmiş güruhun içindeydim…' (s.192)

Şehsuvar Sami bu cümleleri çok sayıda ölüm pahasına, İstanbul’u şeriatçı 31 Martçılardan geri alan Hareket Ordusu savaşçıları için yazıyor. Şeriat isteriz diyerek ayaklananlardan söz ederken ise “isyancı', “asi' sözcüklerini seçmektedir. Özenle toplumsal karşılığı bulunan devrimci-karşıdevrimci, gerici-ilerici kavramlarını kullanmamaya, toplumsal saflaşmayı belirsizleştirmeye ve neredeyse her iki tarafı nitelik olarak birbirinden farksız güçler olarak göstermeye çalışmaktadır.

31 Mart’ta 12 Eylül’ün “kardeş kavgasını' görmek

Ahmet Ümit, 12 Eylül’ü yapanların çok sık yineledikleri “kardeş kavgası' yalanını bu tarihsel savaşımın açıklaması yapmaktadır:

“Şehir ahalisi çoktan uyanmış, herkes yürekleri ağzında bu iç harbin, bu kardeş muharebesinin nasıl neticeleneceğini merak ediyordu. (...) Yerlerde parçalanmış asker cesetleri, kardeşlerinin kurşunlarıyla can vermiş gencecik ölüler.' (s.189-192)

Ahmet Ümit, “Şeriat hükümleri olduğu gibi uygulanacak' [3] talebiyle ayaklanan ve önüne çıkan ilerici subayları ve mebusları linç eden karşıdevrimcileri “kardeş' olarak yazmaktadır. Bunu önlemek isteyen devrimciler ise “güruhtur', “eli kanlı katildir.' Pişman itirafçı şunları da not ediyor:

“Sadece vatanı kurtarmakla kalmayacak bütün dünyayı değiştirecektim, üstelik seninle beraber… Oysa şimdi paramparça oluyordu inandığım ne varsa.' (s.303)

1926 İzmir Suikastı Davası’nın verdiği idamların korkusu her şeyi silmektedir.

Elveda’nın köhne dili

Ahmet Ümit, Elveda’nın sonuna bir romanda olması beklenmeyecek üç ek koymuştur: Sözlük, kronoloji ve kaynakça. Elveda’nın kurgusu kronolojiden ibaret olduğu için olmalı, sondaki kronoloji de bir buçuk sayfalık bir kurgudan ibarettir. Ahmet Ümit’in kronolojisinde yer alan olayların niye yer aldığı, almayanların niye yoksayıldığı tamamen kurgusaldır.

Sözlük ise, Elveda’nın bugünün dilinin çok gerisinde kalmış Türkçesini anlaşılır kılabilmek için konmuştur. Anlaşılan, Ahmet Ümit, Türkçenin bugüne kadar sağladığı gelişmelerin, kazandığı yeni sözlerin ve sözcüklerin çok gerisinde bir dille yazarsa, romanındaki kurgu, kişi, tip yetersizliğini gizleyebileceğini, bu köhne dille yüz yıl geriye atlayabileceğini hesaplamıştır. Tarihsel roman yazıyorum diye, o tarihin diline yaklaşmaya çalışmıştır. Ne var ki, bunu yapabildiğini söylemek mümkün değildir. Çünkü Ahmet Ümit, bugün büyük ölçüde kullanımdan düşmüş sözcükleri yerli yersiz kullanarak bu işi çözebileceğini düşünmüştür. Şehsuvar Sami, bir durum karşısında “duygulanmak' yerine “hislenirse' bizi İttihat ve Terakki çağına, 20. Yüzyılın başının Türkiye’sine götüreceğini zannetmiştir. “Yazar' yerine “müellif' demekle yüz yıl önceki dilimize dönebildiğini varsaymıştır; oysa günümüzün sözdizimi ve cümlesi içinde, bu “müellif' tuhaf kaçmaktadır.

Ahmet Ümit, Sami ile Ester arasındaki aşk ilişkisine, bu köhne dille,“münasebet' (s.76) demektedir. “Aşka' münasebet demek pek münasebetsiz kaçmaktadır. Baştan sona günümüzün gelişmiş Türkçesiyle “münasebetsiz' kullanımlar ve köhne sözcükler okuyoruz: “Nazariyatçıydı' (s.91), “şansa sahip değilim' (s.120), “kâfi sebep' (s.129), “enteresan bir konuşma cereyan etti' (s.130), “berberin ruhu üç yıl önce huzura kavuştuğu için' (s.147), “büyük bir moral kattı' (s.164), “beis görmüyorlardı' (s.174), “o kadar çok his var ki'(s.182)…

İtirafçı Şehsuvar Sami, şu türden Kenan Evren Türkçesi örnekleri de veriyor: “herkes huzurun yeniden tesis edilmesini bekliyordu.' (s.183) Ahmet Ümit’in, günümüz mantığıyla düşünüp yazarken cümlelerine eski sözcükleri tıkıştırması iğreti ve yapay bir dil ortaya çıkarıyor. Sözgelimi,“iç savaşın' yerine “iç harbin' (s.188) kavramını kullanıyor.

Devrim’den yaratılışçılığa “fıtrat'

Elveda’nın köhne dilinden örnekleri sıralamayı sürdürebiliriz: “malumatı' (s.186), “teferruatına' (s.193), “kati bir ifadeyle' (s.202), “karşı ihtilalin' (s.206), “iyi bir his taşımadığım' (s.208), “tuhaf hislere kapıldım' (s.209), “beni esir alan hissiyat' (s.217), “o vakıf bu malumatlara' (s.250), “güzel lakırdılar' (s.251) ve “fıtrat' (s.251).

“Fıtratta' durmak gerekiyor. AKP Türkiye’sinin kullanıma soktuğu bir kavramdır. İmam hatip Türkçesinden çıkıp gelmiştir. En veciz kullanımını hatırlıyoruz; kömür ocaklarında iş cinayetlerinde ölmek, “bu işin fıtratında vardır'.

Ahmet Ümit’in Şehsuvar Sami’sinin “fıtratlı' sözü şöyledir: “bunları kendimi savunmak için söylemiyorum, sadece insanın fıtratında olan zayıflığı hatırlatmak istiyorum.' (s.251) Ferit Devellioğlu, Lûgat’ında fıtrat’ı şöyle tanımlıyor: “Yaradılış, tabiat, mizaç, huy.'[4]

İnsanın devrimci mücadelesi “fıtratı' reddetmek, toplumun akılcı düzenlenişi ve eğitimle gelişmiş bir insan oluşturma iyimserliğine dayanır. Devrimci, insanın oluşumu ve gelişimini “evrim' sürecinde görür. “Fıtrat', yaratılış ise bunun karşıtıdır. İnsanı yaratıcı bir tanrının ürünü olarak, belirli kalıpların, “huy, mizaç' tabiat tutsağı, kul halinde gösterir. Türkiye dinsel ideolojinin iktidarında “evrime' karşı “yaratılışçı' düşüncelerin baskısı altına girmiştir. “Fıtrat' sözcüğü bu nedenle günlük hayata sızmıştır. Köhne sözcük, köhne düşünceleri güncel ve meşru hale getirmiştir. Ahmet Ümit, Elveda’sında “fıtrat' ile evrime ve devrime elveda derken, yaratılışçı’lığa selam göndermektedir.

Elveda’nın dili genel olarak sıradan, kalıplara dayalı, imgesel olmayan bir dildir. Tarihsel roman yazarının eski dile sığınmasını Lukacs pek güzel eleştirir: “Her epiğin geçmişteki olayların anlatımı olduğu olgusu dilsel bakımdan hâlihazırla sıkı bir ilişki oluşturur. Zirâ bugünkü okuyucuya Kartaca’dan ve Rönesans’tan, İngiliz Ortaçağı’ndan ve İmparatorluk devri Roma’sından bahseden bugünkü anlatıcıdır. Bu, tarihsel romanın genel dilsel tarzının arkaikleştirmeyi gereksiz bir yapaylık olarak reddetmesi gerektiği sonucunu doğurur. Amaç, geçmiş bir çağı bugünkü okurun yakınına getirmektir.'[5]

Elveda ise bunun tersini yapıyor. Dünün diliyle bugünün okurunu dünün “fıtrat' zihniyetine geri götürmeye çalışıyor. Tarihi belirleyen ve bugünde katkısı olan Devrim’i, 1908’i bireyci bir ufuktan mahkûm etmeye çalışıyor. Lukacs’ın getirdiği açıklıkla bakarsak, Elveda’daki eski dil yapay ve tatsız bir gereksizlik olarak, uzun monoloğu okunmaz hale getiriyor.

Aydınlanma’nın, devrim’in ve evrim’in, Cumhuriyet’in yurttaş insanına Elveda diyoruz, yaratılışçılığın insanına, tanrının kul’una, “fıtrata' geriliyoruz, başkaldırıdan pişman ve itirafçıya merhaba diyoruz.

Elveda’nın devlet felsefesi

Elveda’nın kapağında yer alıyor, reklamlarında kullanılıyor, ortasında okuyoruz ve son cümlesidir: “Devletin derinlikleri toprağın derinliklerinden daha karanlıktır.' Bu kadar reklam ve tekrara bakınca Elveda’nın devlete ilişkin bir kitap olduğunu zannedebilirsiniz.

“Derin devlet' ve karşıtıyla düşünecek olursak “sığ' ya da “yüzeysel devlet', gerçeğe, bayağı ve bilimdışı bakışın kavramlarıdır. Devlet gerçeği, toplumsal ilişkilerin ürünü ve sonucudur, bu ilişkileri tekelinde tuttuğu zor yoluyla pekiştirir ve denetler. Devletin çok çeşitli ve karmaşık işlevlerinden bir kısmını soyutlamak ve “derin devlet' kavramı çerçevesinde bütünden kopartarak ele almak neoliberal küçük burjuva düşüncesinin bayağı bir ürünüdür. Devleti anlamayı değil, karanlıklaştırmayı, devletin sınıfsal gerçeğini örtbas etmeyi amaçlar. Çünkü devletin kendisi, egemen sınıfın baskı aygıtıdır ve bunu bürokratik, silahlı, ideolojik, kültürel araçlarıyla sağlar.

Diyebiliriz ki, devletin derini nerede biter, sığı nerede başlar bilemeyiz. O nedenle devleti bütünlüklü olarak ve tarihsel, toplumsal nitelikleriyle anlamaya çalışmalıyız. Bunu yaptığımızda yaratıcı bir ana, doğurgan toprağın derinlikleri kadar yaşam dolu bir doğa değil, insanlık tarihi boyunca, insanları köleleştirenlerin, sömürenlerin, savaşa süren, hapishanelere kapatan, işsiz, aç sefil bırakanların alçaklıklarıyla karşılaşacağız.

Devlet ve Devrim

Lenin, 1917 Şubat Devrimi ertesinde, Ekim Devrimi öncesinde yazdığı Devlet ve Devrim’de devleti şöyle özetliyor:

“Marx’a göre, devlet, bir sınıf egemenliği örgütü, bir sınıfın bir başka sınıf üzerindeki baskı örgütüdür; sınıflar arasındaki çatışmayı hafifleterek, bu baskıyı yasalaştırıp pekiştiren bir 'düzen’in kurulmasıdır.'[6]

Bu düzen egemen sınıfın sömürüsünü süreklileştirmek için ezilen sınıfın başkaldırısını önlemeye yönelik baskı aygıtlarına dayanır. Ordu, polis, bürokrasi, yargı, hapishaneler, okullar, ibadethaneler, gazete ve televizyonlar, sosyal medyalar, edebiyat ve sanat, felsefe, bilim bu baskının açık - gizli, yumuşak - sert cephelerini oluşturur.

Devrimler ise ezilen sınıfın devlet aygıtını ele geçirmek, yıkıp kendi çıkarlarına göre yeniden kurmak için kitlesel olarak eyleme geçtiği süreçlerdir. Elveda’da bir karikatürünü gördüğümüz 1908 Devrimi, Türkiye’de feodal devleti yıkmış, yerine burjuva devleti kurmaya çalışmıştır. 1908’le başlayan devrim süreci, Cumhuriyet’le 1920’lerde görece istikrarlı bir burjuva devlet ve düzen kuruluşuyla sonuçlanmıştır.

Türkiye’de yirmi yıla yayılan bu uzun burjuva demokratik devrim sürecinin bilimsel incelemesi yapılmıştır. Romanları, hikâyeleri, şiirleri yazılmıştır. Devrimler, halkların tarihsel olarak trajik, en kahraman ve yaratıcı eylemleridir. Bizim devrimimizde de bu kahramanlığı ve yaratıcılığı buluruz. 1908’in ve 1920’nin ne kadar ileri atılımlar olduğunu, bugün, Ak-diktatörlüğün Cumhuriyet’i yıktığı koşullarda daha iyi anlıyoruz.

Devrimci ile katili özdeşleştirmek

Bugünün yazarı, eğer bu devrimleri anlamaya, insani özünü ortaya koymaya, kahramanlığını ve trajedisini göstermeye çalışmak yerine, yeni-Osmanlıcıların karalamalarıyla bakıyor ve yazıyorsa, yeri onların yanındadır. Elveda, böyledir ve yeni bir “küfür romanıdır'.

12 Eylül’ün küfür romanlarını aşmıştır, yalnızca devrime ve devrimcilere değil, cumhuriyete ve aydınlanmaya da karalama yazmaktadır.

Devrimci ile katili özdeşleştirmeye çalışmaktadır.

Ahmet Ümit, Elveda’nın Ester’ine, söylettiği, “Katil mi olacaksın Şehsuvar' sözüyle gerçekdışı bir İttihat ve Terakki yazmaktadır. İttihat ve Terakki üyeliğini katillikle özdeşleştirmekte, 1908 Devrimi’ne bu düzeyden bakmaktadır.

Günümüz Türkiye’sinde devlet’i yazmak için Devlet ve Devrim okumaya da gerek yoktur. Türkiye’de devlet oldukça yüzeysel ve çırılçıplaktır. Artvin Cerattepe’de bu dünyadaki cennetlerini sermayedarın maden yıkımından korumak isteyen halkın karşısına polis, jandarma, tank çıkaran ve zehirli gazlar sıkan devlettir. Zonguldak’taki kömür ocağında, ödenmemiş ücretlerini alabilmek için, dünyanın en pasif eylemiyle, açlık grevinde madene inenlere “işgalci' diyen vali devletin teori ve pratiğidir. Özelleştirilen elektrik dağıtımında, milyonlarca tüketiciden çalınan “kayıp ve kaçak' bedelinin mahkemelerce haksız yere alındığının hükme bağlandığı koşullarda, yeni kanun çıkararak bu hırsızlığın sürmesini sağlayan devlet ortadadır.

Ortada olanı, toprağın derinliklerinde aramak; işte, bu Ahmet Ümit edebiyatı olmaktadır.

Söz Hakkı’ndan lakırdıya Ahmet Ümit

Ahmet Ümit’in Elveda’sına bu eleştiriyi yazmak ve bu sonuca ulaşmak benim açımdan çok üzücüdür. Çünkü hayatımın en güzel döneminde, devrimci bir gençlik dergisinde birlikte çalıştık. Yıl, 1988’di, Ahmet Ümit, Söz Hakkı dergisinin genel yayın yönetmeniydi, ben karikatür editörüydüm. Ahmet Ümit o yıllarda şiir ve hikâye yazıyordu. Sosyalisttik. Gençliği siyasi olarak etkilemek ve YÖK’e karşı örgütlemek için dergi çıkartıyorduk.

Benim açımdan çok kısa sürdü. İkinci sayıdan sonra, Ahmet Ümit’le tartışarak dergiden ayrıldım. Belki de çok iyi oldu; Ahmet Ümit’in bugünlere getiren çizgisinin ipuçlarını o tartışmada bulmuştum. Ahmet Ümit, Kazım Polat arkadaşım ile hazırladığımız derginin grafik tasarımını, Zülfü Livaneli’yi kapağa çıkarabilmek için bozmuştu. Ünlü bir türkücüyü kapağa çıkartırsa Söz Hakkı’nın çok satacağını ummuştu. O yolda çok mesafe aldığını görebiliyoruz. Kitapları yüz binlerce satan, çok satarlıkta Zülfü Livaneli ile yarışan bir yerdedir. Ama “söz hakkı'ndan eser kalmamıştır.

Elveda, sözün lakırdıya dönüştüğünün uzun bir belgesidir.

Hak ise, pişmanlık ve itiraf monoloğunda silinip gitmiştir.

İttihat ve Terakki fedaisi Şehsuvar Sami’den itirafçı çıkaran tarih, Ahmet Ümit’ten de çok satar piyasa yazıcısı yapmıştır. Ancak Elveda’sı gecikmiştir. Ak-diktatoryanın çöküşe geçtiği bir zamanda çıkmıştır ve çok satılması yanıltmamalıdır. Etkisi ve ömrü, saman alevinden öteye geçmeyecektir.

Ne tuhaf bir kişisel yazgım var; uzun bir süredir Elveda’yı eleştirmek için çalışıyorum ve bu süre boyunca her gün, işe gidip gelirken, iki yanında devasa Elveda reklam panosunun asılı olduğu bir kapıdan girip çıktım. Çalıştığım işyerinin giriş katında bir kitabevi kafe var, Ahmet Ümit’i oraya imza gününe çağırdılar, panoları bunu duyurmak için astılar ve aylardır indirmediler.

b.-sadik-albayrak-elvedali-fotograf.jpg

İmza günü çoktan yapılmıştı, dayanamadım, kitabevinin müdürüne, Elveda reklamlarının neden hâlâ asılı olduğunu sordum. Ümit, “Evet işi bitti ama zaten duvarlar çok kirliydi, hiç olmazsa onu kapatıyor, o yüzden kaldırmıyorum.' dedi.

Elveda için işlev bulmakta güçlük çekmiyoruz. Ama roman ve edebiyat bulamıyoruz.

[1] Yalçın Küçük, İtirafçıların İtirafları TKP Pişmanları, Tekin Yayınevi, 1988, İstanbul, s.29.

[2]A.g.e., s.49.

[3]Ecvet Güresin, 31 Mart İsyanı, Cumhuriyet, 1998, İstanbul, s.49.

[4] Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, 2011, Ankara, s.304.

[5]Lukacs, Tarihsel Roman, çeviren İsmail Doğan, Epos Yayınları, 2010, Ankara, s.248.

[6] Lenin, Devlet ve İhtilal, çeviren Süleyman Arslan, Bilim ve Sosyalizm Yayınları,  1976, Ankara, s.12.

İlgili Haberler

ABC Kritik

Fikret Başkaya | 'Ezilen halkların aydını': Samir Amin

ABC Kritik

ABC Kritik | Prof.Dr Coşkun Özdemir | Krizler kıskacındaki Türkiye

ABC Kritik

Nejla Kurul | Kötülük çoğalıyor, İyi'yi büyütmenin zamanı

ABC Kritik

ABC Kritik | İbrahim Utku Nar | CHP için başka bir yol mümkün mü?

ABC Kritik

ABC Kritik | Prof. Dr. Nejla Kurul | Güzellik Direnişte: Flormar İşçilerinin İyilik Hikâyesi

ABC Kritik

Fikret Başkaya | Ne ile cebelleştiğini bilmek!

ABC Kritik

Mustafa İlker Gürkan | CHP ve politikaları üzerine tezler

ABC Kritik

Hürriyet Yaşar | CHP'de önderlik sorunu olmak ve yapmak ayrımı -1

ABC Kritik

Prof. Dr. Nejla Kurul | Her ağaç tek başına ve ayakta mı ölür?

ABC Kritik

ABC Kritik | Prof. Dr. Coşkun Özdemir | CEHALET

ABC Kritik

ABC Kritik | Ali Şimşek | PKD: Uzaydaki Dışlanmışlara Övgü

ABC Kritik

Aziz Nesin'de vatan haini aramak