darbeicindedarbegif.gif

YAZARLAR

Tüm Yazıları Ender Helvacıoğlu

Hayyamın torunlarına güvenelim

04.01.2018 09:44

Halk hareketleri birer toplumsal (nesnel) olgudur. Kimse, hiçbir politik odak, ne kadar güçlü olursa olsun, elinde ne kadar etkin araçlar bulunursa bulunsun, var olmayan bir zeminde kitle hareketi yaratamaz. Lavoisier kanunu toplumsal düzlemde de geçerlidir: Hiçbir şey yoktan var edilemez.

İkincisi, geniş kitleler, örgütlü gruplar gibi, ikide bir harekete geçmezler. Genellikle sorunların eyleme dökülmeden, başlarına bela çıkmadan halledilmesine eğilimlidirler. Sokaklara dökülmek ve harekete geçmek son çaredir. 1) Bıçak kemiğe dayanmadan; o da yetmez, 2) bardağı taşıracak son damla gelmeden; o da yetmez, 3) güçlü bir başarı olasılığı sezilmeden geniş kitleler harekete geçmezler.

Üçüncüsü, kitleler, günlük yaşamlarını derinden etkileyen somut sorunlar için harekete geçerler. Hareket, geliştikçe politize olabilir ama başlangıç somut sorunlar dolayısıyla olur. Ayrıca hareketin hedefi de somut ve ufkun içindedir.

Örneğin, ne kadar propaganda yapılırsa yapılsın geniş kitleler emperyalizmi yok etmek talebiyle sokaklara dökülmez. Fakat ülkeye yönelik bir emperyalist saldırı (müdahale, işgal) gerçekleşirse, kitlelerin en apolitik kesimleri bile her türlü mücadeleye katılacaklardır. Emperyalizm soyuttur, ama işgalci emperyalist güçler somut. (Aynı şey sosyalizm için de söylenebilir. Sosyalist devrimler bile sosyalizm sloganıyla olmaz.)

Dördüncüsü, Lavoisier kanununun ikinci kısmı da geçerlidir: Yani hiçbir şey yoktan var edilemediği gibi vardan da yok edilemez. Geniş halk kitleleri bir kez harekete geçti mi, birileri istiyor diye vazgeçmezler. Olan olmuştur, süreç yaşanacaktır.

Bütün bunlar halk hareketinin nesnelliğinin göstergeleridir.

***

Politik odaklar, bu nesnelliği yok sayarak değil, dikkate alarak politikalarını tespit etmelidirler. Bilimsel düşüncenin (daha doğrusu materyalist yöntemin) gereğidir; politikalar olması gerekene göre değil olana göre belirlenir.

Hareketin taleplerine, hedefine, yöntemine, kitlelerin bileşimine, hareket içinde kimlerin etkin olduğuna vb. bakılır, olası sonuçları kestirilmeye çalışılır ve ona göre tutum alınır; haklı bulunur veya bulunmaz, desteklenir veya karşı çıkılır. Her politik odak hangi sınıfların temsilcisiyse ona göre tutumunu alır.

Öte yandan politik odaklar sadece tutum açıklama mercii değildirler. Aldıkları tutuma göre hareketi etkilemeye, yönlendirmeye, bastırmaya veya genişletmeye, yavaşlatmaya veya hızlandırmaya, istemedikleri politik odakların etkileme ve yön verme çabalarını engellemeye çalışırlar. Politik mücadelenin en sıcak yaşandığı alanlardır geniş kitle hareketleri.

***

Şimdi bu yazdıklarımız ışığında İranda yaşanan halk hareketine bakalım. İranda veya İranlı değiliz, ülkemizdeki Haziran Ayaklanmasında olduğu kadar madde ile haşır neşir değiliz, bilgilerimiz kısıtlı; dolayısıyla yazdıklarımızın eksik ve yanlış olma olasılığı fazladır. Ama yine de sonuçları bizi de doğrudan etkileyebilecek bir hareketi mümkün olduğunca (fazlaca genel kalmayı baştan kabul ederek) tahlil etmek durumundayız.

Bir kere yaşanan bir halk hareketidir; milyonların sokağa döküldüğü görülüyor. Birileri tarafından kışkırtılan gruplardan ibaret değil. İçlerinde öyleleri de olabilir, ama hareketin bu boyutu çok aştığı anlaşılıyor. Demek ki nesnel bir toplumsal olgu vardır ortada.

İkincisi, halkın esas olarak ekonomik ve demokratik taleplerle sokağa çıktığı görülüyor. Pahalılığın, işsizliğin, yolsuzlukların, gelecek kaygısının, şeriatçı zorbalığın halkın canına tak ettiği ve bütün bunların müsebbibi olan iktidarın hedef seçildiği anlaşılıyor. Hareketin hedefinin iktidar boyutunu aşıp rejim karşıtlığına yönelip yönelmediği veya giderek yönelip yönelmeyeceği henüz netleşmiş değil.

Bütün bu taleplerin haklı ve meşru olduğunun ve karşılanması için sokağa çıkmaktan başka çare kalmadığının (bırakılmadığının) tespit edilmesi ve halkın yanında yer alınması gerekir; tabii şu veya bu oranda bir halk gücüyseniz…

İran rejiminin bölgede anti-emperyalist (veya anti-ABD diyelim) bir tutum aldığı, bu rejimin yıkılmasının ABDye yarayacağı gerekçesiyle halk hareketinin ezilmesinden yana olmak, şeriatçı rejim yandaşlığı ve halk düşmanlığı anlamına geleceği gibi uzun vadede de emperyalizmin ekmeğine yağ sürer. Kaldı ki halktan beklenen bu engin sağduyu (anti-emperyalizm adına şeriatçı rejime ve ekonomik sıkıntılara katlanma) en başta rejimden talep edilmelidir. Emperyalizme karşı tutum alan bir iktidar halkını kazanmak durumundadır; en azından emperyalistlere kullanabilecekleri kozları vermemek için… Emperyalizm karşısındaki zayıflıklar halkın suçu değildir (tıpkı Türkiyede olduğu gibi).

Bu noktada ABDye karşı çıkan şeriatçı da olsa desteklerim veya Ortaçağ barbarlığına karşı emperyalizmi de desteklerim diyen entelektüellere rastlanıyor. Ne emperyalizmin ne şeriatın ne de kendinin ne olduğunu bilen apolitik zavallılardır bu lafları edenler.

Buraya kadarkiler tutuma ilişkin tespitler; politika asıl bu noktadan sonra başlar.

***

Başta ABD olmak üzere Batılı emperyalistler ile İsrail ve Suudi Arabistanın mevcut İran rejiminin yıkılmasından, en azından köşeye sıkışmasından ve Ortadoğuda oynadığı rolü kaybetmesinden yana olduğu; bu amaçla direkt kendi elemanları ve kullandıkları silahlı gruplar vasıtasıyla hareket içine sızmaya, hareketi yönlendirmeye ve provoke etmeye çalıştıkları çıplak bir gerçek (bu da halk hareketinin zayıf karnıdır). Dahası, İranda oluşabilecek ABD yanlısı bir iktidarın, başta İran halkı olmak üzere bütün bölge halkları için bir felaket anlamına geleceği de herkesin malumu ve endişesi.

O halde haklı ve meşru halk hareketi ile bu hareketi kullanmaya çalışan emperyalist işbirlikçileri arasında net bir çizgi çizilmesi gerekiyor. Bu hem mevcut rejimin, hem de hareket içindeki halkçı, devrimci, yurtsever, sosyalist grupların en ciddi sorunu. Rejim ayrım gözetmeden halka şiddet uygularsa, hareket içindeki devrimciler de bu ayrım noktasında duyarlı olmazlarsa, emperyalistlerin ekmeğine yağ sürülmüş olur.

Hareketin sıcaklığı içinde (hele olgun bir politik öncünün bulunmadığı koşullarda) bu ayrıştırmayı yapmak kolay değil; ama imkânsız da değil. Örneğin Haziran Ayaklanması sırasında Türkiye halkı -hareket öncüsüz, örgütsüz ve kendiliğinden olmasına rağmen- içgüdüsel olarak bu ayrımı yapabildi. İki gün içinde hareket tüm yurt sathına yayıldığında ve meydanlar al yıldızlı bayraklar ve Atatürk posterleriyle gelincik tarlasına dönüştüğünde bu ayrım yapılmış oldu (ve bu noktadan sonra her yer Taksim ve hareketin adı da Gezi Direnişi değil Haziran Ayaklanması oldu.)

İran halkı da bu ayrıştırmayı yapacaktır. Bunun birçok yolu var. Türkiyedeki gibi ağırlık koyarak da yapılır; ağırlığını çekip dımdızlak ortada bırakarak da… Halklar bunu emir ve talimatla değil, bir tür kitle hissiyatıyla yaparlar.

İran da -tıpkı Türkiye gibi- tarihinde hiç sömürge olmamış bir coğrafyadır ve İran halkı da en az Türkiye halkı gibi görmüş geçirmiş, omurgalar oluşturmuş bilge bir halktır. Güçlü bir mücadele ve yurtseverlik geleneği vardır. Böylesi toplumlar kritik noktalarda onurlu tarihlerinden kaynaklanan tutumlarını kararlılıkla alırlar; deyim yerindeyse yavşaklaşmazlar. Bu kadim coğrafya, halkının nitelikleriyle yoğrulmuş öncü devrimci evlatlara da sahiptir. İran halkına ve bu emekçi halkın yurtsever devrimcilerine kendimize güvendiğimiz gibi güvenmeliyiz. Mazdekin, Sabbahın ve Hayyamın torunlarına güvenelim.

Günümüz koşullarında bu hareketten, sosyalizme açılan bir emekçi iktidarının çıkma olasılığı ne yazık ki pek gözükmüyor. Fakat hareketin Amerikan manipülasyonlarına ve işbirlikçi grupların kışkırtmalarına teslim olma olasılığı da zayıf görünüyor. En güçlü ihtimal, halk hareketinin rejimi gerileterek bazı kazanımlar elde etmesi, bugün ellerini ovuşturan emperyalistlerin kısa süre sonra avuçlarını yalaması ve ABDye güvenip kışkırtmalara girişen işbirlikçi grupların bir kez daha tecrit olmasıymış gibi gözüküyor.

Yaşayıp göreceğiz. Fazla zaman almayacaktır.

***

Son bir not: 100 yıldır dünya çapında yaşanan büyük halk hareketlerinin niteliklerindeki değişimlerin daha derinlemesine incelenmesinde fayda var.

20. yüzyılın başından 1970lere kadar yaşanan ve büyük devrimleri de kapsayan hareketler ile 80lerde ilk kez Polonyada Walesa adıyla simgeleşen hareket, Berlin Duvarının yıkılması, SBnin dağılması, ÇHCdeki Tiananmen olayları, Doğu Avrupa sosyalist rejimlerinin yıkılması, Yugoslavyanın dağılması, ABD ve çeşitli Avrupa ülkelerinde görülen neo-liberalizm karşıtı hareketler, Arap Baharı, bizdeki Cumhuriyet mitingleri ve Haziran Ayaklanması, İranda 2009da ve bugün yaşananlar…

Bu iki dönem birbirinden çok farklı olduğu gibi, ikinci dönemde de iki farklı damar seziliyor. Bu dönemlerin halk hareketleri bağlamında incelenmesi emperyalizm ve anti-emperyalizm konularında netleşmemizi de sağlayabilir. Ve bugün sosyalistler açısından belki de en önemli sorun bu noktada netleşmektir. Eğer emekçi halk ile muhabbeti artırmak ve bu hareketlere önderlik edebilecek güçlü ve olgun politik odaklar yaratmak gibi bir niyetimiz varsa…

 

 

Eğitim