darbeicindedarbegif.gif

YAZARLAR

Tüm Yazıları Gaffar Yakınca

Bir anne sorumluluğu ile #HAYIR

06.04.2017 22:07

İsveçliler çocuk yetiştirme ve eğitimi konusunda hayli başarılı sayılan bir toplum. İsveçli gençlerin hem mesleki başarı düzeyi çok yüksek, hem de ahlaki düzeyleri. Ahlaki düzeyin altını özellikle çizmek isterim. Yıllardır memleketimizde batının ilmini alalım ama ahlakını almayalım diyerek dolaşan kimi insanlara kıyasla çok daha erdemli bir toplum oldukları açık.

Yalancılık, hırsızlık, yolsuzluk, adam kayırma, rüşvet, zorbalık, şiddet, dolandırıcılık, ahdi inkar, açgözlülük, kamu malını yağmalama, hakka tecavüz, ırza tecavüz… Bu başlıkların tamamında İsveç toplumu bizden daha iyi durumda. Dikkat edin, sadece İsveç siyaseti demiyorum, İsveç toplumu da bizden daha faziletli bir tablo sergiliyor. Zaten siyaset de toplumun bir yansıması değil mi?

1996 yılında bir bakan devlet bütçesinden Toblerone çikolata aldığı için istifa etmek zorunda kalmıştı. Geçen yıl başka bir bakan alkollü araç kullandığı için istifa etti. Bizde zannediyorum son 30 yılda istifa eden herhangi bir siyasetçi olmadı, hatta son dönemle birlikte siyasetçiler arasında arsızlık bir tür meziyet haline geldi.

Niyetim size İsveç toplumunun faziletlerini anlatmak değil. İyi bildiğim, yaşadığım bir ülke olduğu için oradan söz ediyorum. Her toplum gibi onların da pek fena yönleri var, ancak bu ahlak kıyaslamasını anlatacağım öyküye bir temel teşkil etmesi bağlamında yaptım.

Geçenlerde başkanlık konusu ile ilgili düşünürken uzun yıllar evvel İsveçe ilk geldiğimde şahit olduğum bir olay geldi aklıma.

Biri üç diğeri dört yaşlarında iki kızı olan İsveçli bir arkadaşımla sık sık buluşuyoruz. Aslında buluşmamızın bir sebebi benim ona olan borcumu ödeme isteğim. Çünkü  arkadaşım Elsa, benim gibi yol bilmez dil bilmez bir karakafaya her gerektiğinde yardım eden birisi. Kağıt işlerinde, eğitim konusunda, ev ararken, alışveriş yaparken… Her konuda onun yardımını alıyorum. Dalarnalı bir köylü kızı olan arkadaşım ise bir yandan dünyalar güzeli iki kızını büyütürken öbür yandan eğitimini sürdürmeye çalışıyor. Onunla buluşmalarımız aslında benim çocuklara bakma, onlarla ilgilenme seanslarım olarak geçiyor.

Küçük şehrimizin pek popüler olmayan pastanelerinden birinde birlikte geçirdiğimiz öğleden sonralar boyunca ben miniklere bakarken o da bir köşede ders çalışma veya ödev hazırlama imkanı buluyor. Ancak her anne gibi bir gözü sürekli bizim üzerimizde, özellikle benim sıkıştığım noktalarda müdahale ediyor, bana yol yordam gösteriyor.

Çocukların en sevdiği şey pasta yemek, en çok da çilekli pasta seviyorlar, deyim yerindeyse ne kadar versen o kadar yemeye hazırlar. Bir gün büyükçe bir dilim pastayı alıp masaya getirdim. Küçük olan hala mama sadalyesinde, diğeri benim yanımda oturuyor. Ben pastayı bölmek için hamle yaptığımda Elsa yan masadan geldi elimdeki bıçağı alıp büyük kıza verdi. Kız bıçağı zar zor tutan küçük parmakları titreyerek pastayı ortadan ikiye böldü, sonra kardeşine baktı. Ufaklık dilimlerden birini kendine doğru çekti ve her ikisi de kendi paylarını yemeye başladılar.

Bu olaydaki küçük detayı yakaladınız mı bilmiyorum, doğrusu ben asıl önemli olan noktayı ilk başta fark etmedim. Çocuklar kendi işlerini görsün diye değil mi diye sordum. Elsa, evet bu da var tabi, ama asıl konu adaletin ve dengenin bozulmaması diye yanıtladı. Aslında yaptığı şey çocuklardan birine bölme hakkı verirken, diğerine seçme hakkı vermekti. Bölen çocuk, seçme hakkı kendinde olmadığı için en adil bir kesimi yapmaya çalışıyor, hak geçmesin diye değil de en önce kendi hakkı kaybolmasın diye kılı kırk yarıyordu.

Nereden buldun bu yöntemi diye sorduğumda Elsa, basitçe annemden dedi. O gün İsveçlilerin çocuklarına adalet ve hakkaniyet duygusunu aşılamak için kullandıkları bir yöntemi öğrenmiş oldum. Bu duyguları geliştirmek için kuru nasihatlere bel bağlamıyor, çocuklara gayet somut deneyimler yaşatarak işlerini şansa bırakmıyorlardı.

Güçlerin birbirini kontrol etmesine dayanan bir sistem her zaman daha adil, daha hakkaniyetli sonuçlar veriyor. Tüm gücün ve karar verme yetkisinin tek elde toplandığı bir sistemse adaletsizliğe, istismara, en masum haliyle diyecek olursak, elinde yetkiyi bulunduranın şeytana uymasına açık hale geliyor.

Ülkemize dayatılan başkanlık sistemi, başkanın kim olacağından bağımsız olarak, böylesi bir tehlike barındırıyor. Önerilen sistemle pastayı bölenin de, dilimi seçenin de aynı kişi olması isteniyor. Böylesi bir düzenleme adil bir sonuç verebilir mi? Pastanın başına oturan kişinin devasa bir payı kendine ayırıp halka kırıntıları bırakması mümkün müdür? Pekala mümkündür.

Oysa parlamenter demokrasimiz tıpkı İsveçli annelerin pasta paylaştırma tekniğinde olduğu gibi güçler ayrılığına, yani ülkenin menfaati için birbirini dengeleyen güçlerin varlığına dayanıyor. En üstte halkın oyları ile seçilen meclis ve o meclisin çıkardığı yasalar olmak üzere, yasama, yürütme ve yargı birbirini dengeliyor. Binlerce yıldır bilinen ve gayet iyi çalışan bir sistemi neden çok daha geri ve tehlikeli bir yapıya dönüştürelim?

Bozuk düzene isyan edereken kurt yapmaz bu taksimi kuzulara şah olsa demiş şair. İnancımız, siyasi fikrimiz ne olursa olsun bir gün kurtlar tarafından yapılacak bir taksime mecbur kalmamak için ülkemize karşı bir anne sorumluluğu ile hareket etmemiz gerekiyor. Bu sorumluluğun en somut göstergesi ise, hiç süphesiz referandumdaki HAYIR oylarımız olacaktır.

Eğitim