YAZARLAR

Tüm Yazıları Deniz Yıldırım

Emperyalizme bağımlı Saray Rejimine karşı

26.05.2018 09:46

Seçime 30 günden az kaldı. Gelişmeler hızlı. Türk Lirasının büyük değer kaybı bir yanda, iktidar kanadının 16 yıllık nimetleri kaybetme riskleri belirmişken oyun kuramayan, sessiz ve tuhaf hali diğer yanda… Birçok gelişme var.

İktidarın içeriyi ikna etmekten ziyade dışarıyı ikna etmek için gösterdiği çabaya bakalım. Doların yükselişini hızlandıran gelişme, Erdoğanın İngiltere ziyareti sırasında sarf ettiği sözlerdi. O sözlerle, Saray Rejiminin seçim sonrasında Merkez Bankasının bağımsız politikalarına da müdahale edebileceğini ilan ediyordu.

Aslında İngiltere ziyareti, jeopolitik açıdan Erdoğana istediğini vermişti. Chatham Housetaki konuşması, Sarayda Kraliçeyle poz verilmesi, İngiltere Başbakanı Mayin açıklamaları bunun kanıtıydı. Yalnız değilim, Batıda hala desteğim var pozuydu amaç. Nitekim aynı dönemde iktidara yakın köklü İngiliz gazetelerinde çıkan başyazılar özetle Erdoğan bize çok şey sundu, Ortadoğuda çalışabileceğimiz ideal lider diyordu.

Niye böyle diyorlardı? Nedeni belli. İktidarın sıkıştığını, Rusya ve Çine yaklaşmaya çalıştığını, bir oraya bir buraya savrulduğunu, ABD ve AB ile de gerildiğini görüyor İngiltere. Bu sıkışma içinde kendi çıkarına göre Ortadoğuda bir oyun alanı yaratmaya çalışıyor. Böylece demokrasi, insan hakları. Geçelim bunları, önemli olan İngilterenin çıkarları şeklinde özetleyebileceğimiz bir pozisyon belirginleşiyor.

Neden? İhale, ithalat garantileri; serbest ticaret anlaşmaları için verilen sözler var İngilterede. Ama her şeyden önemlisi, Britanyanın klasik Ortadoğu stratejisiyle uyumlu. Emperyalizm, düşündüğünüzün aksine, çoğulcu ve demokratik yapıları desteklemiyor. Tek başına kalmış, sıkışmış ve doğrudan temas kurulduğunda istenilen kararları hızlıca alabilecek rejimler istiyor. Yani cumhuriyet değil monarşi, Saray Rejimi. İngilterenin İstanbul işgali sonrası Meclis-i Mebusanı kapatıp sadece padişah Vahdettini muhatap haline getirmek istemesi boşa mıydı? 100 yıl sonra sürüyor. Bu nedenle bu toprakların son 150 yılında Saray Rejimi, bağımsızlığın değil, yarı sömürgeleşmenin rejimidir.

Ve öyleyse ders olsun: Biz 100 yıl sonra yeniden demokratik, halk egemenliğine dayalı, Saraydan yönetilmeyen hakiki bir cumhuriyet kuracaksak bu yine emperyalizme rağmen, emperyalizmden bağımsız bir stratejiyle olacak. Emperyalizm sayesinde değil.

Sıcak Paracı Hükümranlığı

Gelelim sıcak paracılarla yapılan görüşmenin derslerine. Evet, Erdoğan Londrada Merkez Bankasına da müdahale ederim demeye getirdi ve ardından döviz uçtu. Türkiyeye döner dönmez Merkez Bankası Başkanını AKP Genel Merkezine çağırarak sözlerimin arkasındayım, bana bağlanacak mesajı da verdi. O saatten beri aslında sıcak para, finans tekelleriyle Saray Rejimi arasında bir vazgeçme değil, terbiye etme ilişkisi yaşanıyor. Bu gözden kaçıyor.

Açayım: Erdoğanın görüşmesinden sonra yabancı basına yansıyan finansçı açıklamalarını hatırlayalım. Özetle, küresel ekonomik alan, içeride kurduğun otoriter düzene benzemez. Muhaliflerini içeri atmaya benzemez diyorlardı. Yani mesaj senden vazgeçtik değildi; Saray Rejimi kurumsallaşma aşamasına gelirken, içeride otoriterleşmenle, tekleşmenle bir sorunumuz yok. Ama ekonomide bize aykırı işlerine göz yummayız, bize bağımlısın mesajı, hatırlatmasıydı. Hatırlatmakla kalmadılar, dövizi uçurdular. Biliyorlar ki seçime giden bir ülkede yüzde 30lara varan devalüasyon iktidar değiştirir. Sıkıştırdılar özetle.

Nitekim hızlı sıcak para çıkışı maratonuyla birlikte dolar 5 liraya dayandığında Erdoğan pes etmek zorunda kaldı ve Merkez Bankası faiz artırdı. Erdoğana Çin gibi üretip dış fazla vererek biriktirdiğin dövizin yok; Rusya ya da Suud gibi doğal kaynakların da yok. Dolayısıyla otoriter rejimini sürdürmeni sağlayacak finansal kaynaktan yoksunsun. Bize bağımlısın mesajı verildi.

Faiz artırımı sonrasında Financial Times gibi gazetelerde çıkan başyazılara, oradaki vurgulara bakınız: akıllı otokratlar şöyle yapar, şöyle yapmaz deniyor. Yani problem otokrat olunmasında değil, bağımlı ve çökmekte olan bir ekonomik tabloda sıcak paracılara, finansçılara meydan okuyarak ayakta kalamayacağının hatırlatılmasıdır söz konusu olan. Erdoğanın Londrada vermediği mesajları, hafta içi Türkiyede bir iftar yemeğinde vermek zorunda kalarak küresel yönetişim ilkelerine bağlı kalacağız demesi de bununla ilgili. Mesaj alındı.

Ve bir süredir sessiz olan, İngiltereden transfer Mehmet Şimşekin faiz artırımı sonrasında yeniden sahneye çıkması, yapacağız, edeceğiz türü açıklamalara başlaması ve yine bu hafta Merkez Bankası Başkanıyla birlikte Londraya giderek sıcak paracılara yeni güvenceler verecek olmaları da gösteriyor ki, Şimşekin ekonominin başında olması yönünde garanti de verildi. Türkiye kriz düzeyinde Yunanistan olmadan, yapılan muamele Yunanistan muamelesidir artık.

Özetle, gerek jeopolitik faktörler gerekse sıcak paracıların Türkiye ekonomisinin çöküşe doğru gidişini görüp daha fazla yararlanmak istemeleri bir arada değerlendirildiğinde, karşımızda Saray Rejiminden vazgeçmiş değil, aksine, böyle zayıf ve terbiye edilebilir halde yakalamışken ders vererek, biraz acı çektirerek, hizaya sokarak desteklemeyi sürdüren bir emperyalizm olgusu var.

Seçime Bakış ve Halkçı Siyaset

Durum böyle olunca ne yapmak gerekiyor?

Her koşulda Türkiyenin önümüzdeki dönemde en önemli ihtiyacı Halkçı bir siyasetin inşası olacak. İktidar değişse de değişmese de…

Açalım.

Ekonomi çöküyor; dışa bağımlılık artıyor. Bu ortamda iktidar, dışarıda susamış Tanrıları doyurabilmek için içeride halkın sırtına daha da sert şekilde basmaya hazırlanıyor. Seçimi kazanırlarsa, bir yandan sıcak paracıları, diğer yandan rantiyeci-ihaleci yandaşları tatmin etmek için taşı sıkıp suyunu çıkaracaklar. Sıkılacak taş biziz. Zamlar, pahalılık, esnek ve güvencesiz çalışma, işten çıkarmalar, vergiler, kamusal varlıklarımıza ve hizmetlere saldırılar artacak.

Bu yüzden de OHAL tipi yönetime, dikta ve baskıya daha da mecburlar. Buna içeride rıza alamayacaklarını biliyorlar. Ve küresel sermaye, Türkiyedeki kazanç ve çıkarları sarsılmadığı sürece ve hatta bunu garantiye aldığı sürece diktayla sorun yaşamadı, yaşamayacak da. Tek istemedikleriyse, kontrolden çıkmış bir Türkiye. Diktatöryal bir Saray Rejimine tek itirazları, Erdoğanın faiz politikasıyla ilgili. Sıcak paracıların karlarını garanti altına almak için halkı daha da ezmelerine akıllı otokratlık diyorlar, daha ne desinler? Daha fazla taviz isteyecekler şimdi. Şimşek ziyareti sonrasında doların seyrini izleyelim, yeni mesaj orada olacaktır.

İktidar değişikliği olursa da tablo ekonomik olarak hemen düzelmeyecek. Birkaç nedenle. Birincisi, hal ve gidiş Korkut Boratav hocanın da ilan ettiği üzere yeniden IMF kapısına doğru, tablo ağır. Batırdılar ülkeyi, sansürle gizliyor; propaganda silahlarıyla örtüyorlar. İkincisi, krizin ağır etkileri yaklaşırken muhalefetin de kapsamlı bir krizden çıkış programı geliştiremediği, daha çok gündelik vaatlerle seçmeni kazanmaya çalıştığı görülüyor. Elbette bu bir yönüyle normal; fakat bir çıkış programı zor zamanlarda tünelden çıkış için çok daha etkili ve gerekli. Ve elbette, doların yükselişi sürecinin de gösterdiği gibi, tartışmanın eksenleri iktidar bloğu içi kalıyor. Öyle ki bu tartışmada Merkezciler var, Reisçiler var. Zeybekçiler var, Şimşekçiler var. Faizciler var; ihaleciler, rantçılar var. Bir tek Halkçılar yok.

Halkçı siyaset açısından bu seçime nasıl bakmalı öyleyse?

Birincisi, Türkiye bu rejimle birlikte daha da dışa bağımlı hale geliyor. Dışa bağımlı Saray Rejimi eğer kazanırsa, diktayı finanse etmek için daha çok taviz verecek. Bu tavizlerin faturasını da siyasi baskılarla ve ekonomik sömürüyle halka çıkaracak. Bu nedenle ilk hedef, bu iktidardan önümüzdeki seçimlerde derhal kurtulmaktır. Bütün enerjimizi birliğe ve bu yönde bir kazanıma vermeliyiz bu kısa sürede.

İkincisi, bu seçimlerden sonra hemen halkçı bir ekonomi, kamucu bir yön ortaya çıkmayacak. Mücadele aslında yeni başlayacak. Bu nedenle iktidar değişikliği ve seçim stratejisinde elmalarla armutları karıştırmamakta yarar var. İktidar değişikliğini hukuka dönüş, OHALin kaldırılması, Meclisin demokratikleştirilmesi, basın-ifade-örgütlenme özgürlüklerinin önündeki engellerin ve milisleşmelerinin tasfiyesi için istiyoruz. Bu bir nefes alanı yaratılmasıdır; yeni bir halkçı siyasetin sözünü, sesini krizlerden başını kaldıramayan geniş kitlelerle daha rahat buluşturup örgütleyebilmesi için uygun zeminin oluşturulmasıdır. Tek başına bu seçimler Türkiyenin sorunlarını çözmeyecek. Ama Türkiyenin sorunlarını nasıl çözebileceğimizi serbestçe, farklılıklarımızla birlikte, programlara dayalı olarak konuşabilmemizin de önünü açacak. Ve bu kıymetlidir. Sırf bu nedenle bile önemsemeliyiz.

Ve aynı zamanda yeni dönemin bir acı reçete dönemi olacağını unutmayalım. Dolayısıyla halkçı siyaset, faturayı halkın ödemeyeceği; işsizlik, pahalılık, işten çıkarmalar, kamu hizmetlerinin aksaması karşısında çareleri öne alan bir müdahale için de gerekli olacak.

Siyasal alanda diktaya karşı nefes ittifakları; sosyal alanda halkçı ekonomiyi ve kamuyu aşağıdan inşa edecek uzun vadeli örgütlenme hattı. İki zemin karıştırılmasın. Buradan bakılırsa, seçim sürecine yüklenen aşırı önemsizleştirici ve aşırı önemlileştirici pozisyonlar da dengelenmiş olabilir.

Asgari bir geçiş programı dahilinde, Saray Rejimi ve mafya düzeni öneren müttefiki karşısındaki partilerle dayanışma, Meclis ve hukuk egemenliği için ortaklaşma siyasal bir görevdir. Buna karşın halkçı siyaset, siyasette her alanda halk egemenliğini savunmak ve geliştirmek; ekonomide krizin faturasını halkın ödemeyeceği, halk içinde ekonomik çareler bulan, iktidar olmadan bunları görünürleştiren kamusal tutumlar geliştirmek demektir.

Peki halkçı siyaset şu anda var mı? Hayır yok. Kadroları, başarılı modelleri, yavaş yavaş gelişen söylemi ve programı var. Ve siyasette giderek belirginleşen boşlukta ihtiyaç da var. Ama siyaseti henüz yok. Olsaydı, 100 bin imza bulabilir, bir aday çıkarabilir, memlekette her türlü farklı söz ve tutuma kulakların daha fazla kabartıldığı seçim dönemlerini, dikta karşıtı tutumda muhalefetle birleşerek ama kendi programatik farkını da belirgin kılarak akıllıca değerlendirebilirdi.

Dolayısıyla var olanların katkısı, enerjisi, dayanışması elbette olacak. Ama her koşulda 24 Haziran-8 Temmuz sonrası Türkiyede yeni bir halkçı siyaset hattı zorunlu olacak.

Bu anlayışla bakarsak, pembe gözlüklerden de, karamsarlık yayan perdelerden de, tarihin yönünü okuyamayıp dikta karşıtı zemini önemsizleştirenlerden de kurtulma şansımız olabilir.

 

 

 

Eğitim