Çok Okunanlar

Saray'dan Fenerbahçe mesajı: FETÖ faşistlerinin yapamadığını...

Kadın ve erkekler farklı saatlerde sevişmek istiyor

Milli Eğitim Bakanlığı'nda 'Ülkücü' çatlağı

İhsan Eliaçık'tan Diyanet İşleri Başkanı'na ‘şeytan' cevabı

İçki yasaklansın diyen Erkan Petekkaya'nın 'alkol sorunu'nu Nurgül Yeşilçay anlattı

'Çocuklara ilaç vermek, ilaç firmalarının teşvik ettiği bir fırsatçılıktır'

Röportaj: Çağdaş Gökbel/ABC Gazetesi

Psikiyatrist ve Psikoterapist Dr. Mutluhan İzmir ile yeni çıkan kitabı 'Yaramaz Çocukları İlaçlamayın’ üzerine sıcak bir söyleşi gerçekleştirdik. Çocuklarda sık görülen hiperaktivite bozukluğu ve dikkat eksikliğinin nasıl popüler bir hastalığa dönüştürüldüğüne dikkat çeken İzmir, aileleri bilinçli olmaları konusunda uyarıyor.

Söyleşimizin sonunda Mutluhan İzmir’le birlikte şu mesajı sizlere iletmek istedik:  İlaç endüstrisinin korkutucu bir biçimde çocuklarımıza kadar nasıl uzandığının hikayesini anlatan bu söyleşinin toplumda gereken farkındalığı yaratmasını diliyoruz.

Son çıkan kitabınızın adı 'Yaramaz Çocukları İlaçlamayın’ kitabınızda Hiperaktivite bozukluğu ve dikkat eksikliğini konu alıyorsunuz.  Çağımızın hastalığı durumuna gelen Hiperaktivite bozukluğu ve dikkat eksikliği nedir?

Asıl sorun dikkat eksikliğidir ve hiperaktiviteli ya da hiperaktivitesiz dikkat eksikliği tabloları görülebilir. Hiperaktivitenin mutlaka bulunması gerekmez. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanısı ile ilgili sorun olarak gördüğümüz şey, bu hastalığın aşırı teşhis edilmeye başlanmasından kaynaklanıyor. Böyle bir hastalık yok demiyoruz ancak herkesi telaşlandıran şey her dikkat eksikliği yaşayan çocuğa ya da gence bu tanının konulması. Tanılandırma işleminin, aslında bu hastalığa gerçekten sahip olanları değil, başka nedenlerle dikkat eksikliği yaşayan kişileri de kapsayarak genişletildiğini, hatta bu hastalık tanısını alanların %90’ından daha fazlasının bu hastalığa sahip olmadan yanlış tanılandırıldıklarını, tanıda aşırı bir genişletilme olduğunu ileri sürüyor birçok araştırmacı. Çünkü sadece dikkati ölçerek bu tanıyı koymak yanlıştır. Dikkati azaltan birçok neden var ve bu hastalık bu nedenlerden yalnızca bir tanesi. Örneğin uyku süresinin azlığı, ışığa gece fazla maruz kalmak nedeniyle sabah dinlenmemiş olarak uyanmak bu nedenlerden en sık rastlananı. Başka nedenlerle dikkat eksikliği yaşayan bir kişiye hastalık teşhisi koyup sonra da ilaca başlamak yanlıştır. Bugün dikkat eksikliği ve hiperaktivite olarak tanı alan birçok çocuğun sorunu ilaç dışı yöntemlerle çözülebilecek sorunlardır.

42d4cefc-8153-4839-a388-543b7bab65d8.jpg“OTUZ YIL ÖNCE BU HASTALIĞIN ADI MİNİMAL BEYİN DİSFONKSİYONU İDİ'

Otuz yıl önce bu hastalığın adı minimal beyin disfonksiyonu idi ve görülme sıklığı şimdikinden yüz kat daha düşüktü. Adı değiştirilen bu hastalığın aynı zamanda çerçevesi de çok genişletildi. Şimdi tüm dünyada bu hastalığın aşırı tanılandırıldığı kuşkusu yaygın biçimde paylaşılıyor ve tüm ülkeler bu aşırı tanılandırma sorununa bir çözüm bulmaya çalışıyorlar. Çünkü bu hastalığın tedavisinde kullanılan ilaçlar, çok hızlı bağımlılık yapmalarının yanında birçok başka olumsuzluk getirebilen, ciddi yan etkilere sahip amfetamin grubundan ve kırmızı reçeteye tâbi ilaçlar. Eğer tanı doğru konulmuşsa ve karşımızda gerçek bir dikkat eksikliği vakası varsa bu ilaçlar korkulacak derecede yan etki göstermiyorlar. Ama aşırı tanılandırma nedeniyle çocuk dikkat eksikliği bozukluğu değilken bu ilaçlara maruz kalıyorsa bu ilaçlar bağımlılıktan tutun uzun kullanımda beyin hücresi kaybına kadar çok ciddi yan etkiler gösteriyorlar. Bu nedenle bu tanının on kere düşünülüp konulması ve çocukta ya da gençte dikkat eksikliğinin başka nedenlere dayanıp dayanmadığının iyi araştırılması gerekir.

Şehirlerimizdeki betonlaşma öyle bir seviyeye ulaşmış durumda ki; artık apartmanlar dahi iç içe ve birbirine bitişik yapılıyor. Dolayısıyla böyle bir ortamda çocukların oyun alanları da yok edilmiş oluyor. Sokakta oyun oynayamayan ve enerjisini yeteri kadar tüketemeyen bir çocuğun ev ortamında hareketli olmasını doğal buluyorum. Bu yoksunluğu yaşayan çocuklara da Hiperaktif diyebilir miyiz?

Kentleşme, toplumda tüm yaştan insanları psikolojik olarak olumsuz etkileyen bir etken haline geldi. Yüksek binaların ve otoyolların hakim olduğu bir kentte yaşamak gelişmişlik göstergesi gibi algılanıyor ancak bu tam bir geri kalmışlık göstergesidir. Her yaş grubu kendisine düşen payı alıyor kentleşmenin getirdiği sorunlardan. Tabi ki çocuklar da eve kapanmanın, yaşıtlarıyla iletişim içinde olamamanın, farklı yaş grubundan kişilerle etkileşim olanağı bulamamanın olumsuz etkilerini yaşıyorlar.

Çocukluk ve gençlik çağındaki kişiler için hem kendi yaşıtlarının arasında bulunmak hem de daha büyük yaştaki kişilerle etkileşim içinde olmak, yaşamı tanıyabilmeleri ve gelecek için doğru hedef koymayı öğrenebilmeleri açısından büyük önem taşıyor. Çocuklar yaşıtları ile sadece büyüklerin sürekli gözetimi altında ve yapay ortamlarda ilişki kurabiliyorlarsa bu oyunlar onların kişilik gelişimine yardımcı olmuyor. Çocuklara sadece oyun alanları oluşturmak yetmez, onların yaşıtlarıyla birlikte güven içinde ve büyüklerin gözetiminden uzak, baş başa kalabilecekleri güvenlikli alanlar da sağlamak gerekir.

“SORUN, ÇOCUĞUN YOĞUN KENTLEŞME İÇİNDE APARTMANLARDA YALITILMIŞ BİÇİMDE YAŞARKEN, KENDİSİNİ TOPLUMSAL BİR VARLIK OLARAK KURGULAMA YETİSİNİ GELİŞTİREMEMESİDİR'

Çocuklar kendi başlarına kaldıkları anlarda kendilerini grubun içinde farklı rollerde sınayabilmek, farklı rolleri deneyebilmek ve başarı hissini tatmak açısından daha kolay olanak bulabiliyorlar. Uzlaşmayı, yönetmeyi, birlikte hareket edebilmeyi, yaratıcılıklarını geliştirmeyi ve bir topluluğa ait, o topluluk tarafından kabullenilen bir birey olabilmenin tadına varmayı yaşayabiliyorlar. Bu eylemler çocukların hem kendilerine olan güvenlerinin artışını sağlıyor hem de beyinlerinde dopamin gibi ödüllendirilme hissi oluşturan maddelerin düzeyinin artışını sağlıyor. Dopamin gibi amin yapılı nöro-transmitterler çocuğun dikkatinin toparlanmasına yardımcı olan maddelerdir. Şimdilerde dikkat eksikliği ve hiperaktivite tedavisinde kullanılan ilaçlarla yapılmaya çalışılan da bu maddelerin yapay olarak beyinde yükseltilmeye çalışılmasıdır. Ancak ilaçların bağımlılık yapan yan etkileri nedeniyle bu yapay yol, doğal yol gibi olumlu sonuç vermiyor.

Dopamin gibi beyinde dikkati destekleyecek maddelerin, doğal yollardan beyinde salgılanmalarının arttırılabilmesi de olanaklıdır. Bu doğal yolların en önemlisi, her yaştan insanlarla kurulacak gerçek etkileşim ve iletişimdir;bu yoldan çocuk yaşıtları ya da daha büyük kişilerle kuracağı iletişim sayesinde gelecekte ne olması gerektiğini merak etmeye ve kendisi için bir gelecek hedefi oluşturmaya başlar. Bu merak hissi, apartmanlarda yalıtılmış biçimde yaşayan, çevresiyle iletişim içinde olamayan çocuklarda gelişmiyor. Dikkati tetikleyen en önemli duygusal etken de işte bu merak hissidir çünkü merak duygusu, dopamin gibi maddelerin beyinde düzeyini arttıran en önemli etkenlerdendir. Bu duygusu gelişemeyen çocuklar toplumsal hedeflere kilitlenemiyorlar ve dikkatlerini toplamaları gereken yerlere toplayamıyorlar. Ama bireysel hazlarını ilgilendiren konularda bu çocukların dikkatlerini toplama açısından bir sorun yaşamadıklarını görüyoruz. Sorun, çocuğun yoğun kentleşme içinde apartmanlarda yalıtılmış biçimde yaşarken, kendisini toplumsal bir varlık olarak kurgulama yetisini geliştirememesidir. Bedensel hazlarına ya da bireysel arzularına kilitlenmekte hiçbir sorun yaşamayan bu çocuklar, toplumun kendileri için sunduğu hedefleri benimseme konusunda ilgisiz kalıyorlar.

0000000700186-1.jpgBu durum kesinlikle bir beyin hastalığı değildir ve beyindeki bir soruna bağlı olarak ortaya çıktığını iddia edip bu sorunu düzelteceği iddiası ile çocuklara ilaç vermek, ilaç firmalarının teşvik ettiği bir fırsatçılıktır. Sorun, çocuğun benlik algısı gelişiminde yaşanan bir duraklamadan kaynaklanmaktadır ve bunun yegane çözümü, insanların her yaştan kişilerle yoğun bir etkileşim, gerçek bir iletişim içinde olabilecekleri yaşam alanlarını oluşturmaktan geçmektedir. Gün boyu televizyon, bilgisayar, tablet, cep telefonu karşısında vakit geçirdiği evinden çıkıp asansöre binen, asansörden çıkınca otoparktaki araca binerek AVM’ye giden çocuk, hiçbir gerçek iletişim içinde bulunamadığı için benlik algısını kendi hayal dünyasının içinde hapsolmuş bir gerçeklik içinde kuracaktır. Bu dar gerçeklik, çocuğa derslerinde ya da kültürel etkinliklerinde neden kendisini geliştirerek başarılı olması gerektiğinin açıklamasını verecek, onu bu hedeflere yöneltebilecek bir gerçeklik değildir. Çocuk toplumla ilişkisinde toplumu okuyarak, gelecekte o toplumda ulaşmayı arzulayacağı, kendisini heyecanlandıran ve merakını uyandıracak konumları saptamalıdır ki çalışmasının neden gerekli olduğunu anlamlandırabilsin.

Ancak günümüzde çocukların emek harcamadan kısa yoldan bol para kazanmak gibi olumsuz örneklerin etkisinde kalarak, ileri derecede bencil bir kendilik algısıyla yetiştiklerini görüyoruz. Çalışarak bir yere gelmek, bir hedef için emek harcamak sanki olumsuz nitelikler gibi sunuluyor çocuklara. Toplumun çalışana ve emeğe saygısının kalmamış olması ama parası olana saygı gösterme eğiliminde olması da çocuklar için olumsuz bir etkendir. Bu durum çocukların hemen doyuma ulaşmayı istemelerine neden olmakta, uzun vadeli hedeflere yönelik olarak ilgi kaybı yaşamalarını doğurmaktadır.

Kitabınızın tanıtım bülteninde özellikle ilaç tedavisine karşı olan tutumunuz dikkat çekiyor. Bir de vicdanlı hekim sıfatını size atfediyorlar. Günümüzde sağlık alanı maalesef tamamı ile ticarileştirilmiş durumda. Siz kişisel olarak kaç hastanın tedavisini ücretsiz üstlenebiliyorsunuz ve bunu yaparken devletden herhangi bir teşvik ya da yardım alıyor musunuz?

Bu atıflarınız için teşekkür ederim. Bence bir hekimin en başta gelen özelliği vicdan olmalı. Vicdansız bir hekimin bilgili olması çok anlamlı değil çünkü bilgi, hastanın aleyhine de kullanılabiliyor. Şunu belirtmek isterim ki ben ilaca karşı değilim ama ilacın gereksiz kullanımına karşıyım. İlaçlar yeri geldiğinde yaşam kurtarıcı olabiliyorlar ama yerinde kullanılmazlarsa farmakon (ilaç) isminin anlamı gibi bir zehre dönüşebiliyorlar. Bugün tıp alanında ilaçla her şeyi çözebileceğine inanan bir hekim grubu çoğunluğa geçti. Bu inanç halk sağlığına zarar verebilecek bir inanç çünkü hekimler ilaç yazmalarını kolaylaştıracak her türlü hastalık teşhisini daha kolay koyma eğilimi içine giriyorlar. İlaç firmaları bu eğilimi destekliyor ve teşvik ediyorlar. Hekimler eskisi gibi sorgulamıyorlar ve bu alışkanlıklarını günümüzde yitirmiş durumdalar. Bütün bunlar bir araya gelince insanı ürküten bir ilaç kullanma eğilimi ortaya çıkıyor. Tıp henüz kimseye zarar vermeden ilaçla sorunları çözebilme noktasından çok uzak. Belli başlı bazı hastalıklara ilaç tedavisi olumlu etki yapıyor ancak kozmetik tıp dediğimiz, aslında ortada bir hastalık olmadan insanların bazı işlevlerini yükseltmek gibi alanlarda henüz ilaçlar deneme safhasındalar ve çalışmalar gösteriyor ki pek de yüz güldürücü sonuçlar gelmiyor. Cinsel gücü arttırmak, yaşlanmayı geciktirmek, dikkati arttırmak, kozmetik tıp denilen alana giren sorunlar. Bu gibi durumlarda ortada hastalık yok ancak insanların bazı işlevlerinin daha güçlendirilmesini hedefleyerek ilaç kullanımı öneriliyor. Bu çok büyük bir risk çünkü her ilaç hiç umulmadık yan etkilere sahip özellikle de uzun süre kullanılırsa. Elimizdeki psikiyatrik ilaçların 6 aydan daha uzun kullanılmaları durumunda, insan beyni üzerinde nasıl bir etki yaptıklarını henüz tam olarak dünyada bilen kimse yok, bu konuda yapılmış bir çalışma da yok.

Ben yalnız muayenehanesinde çalışan bir hekimim. Ancak elimden geldiğince gereksiz ilaç kullanımının oluşturabileceği olumsuz etkileri engelleyebilmek için, başka bir yere gitse yanlış tedavi alacağını düşündüğüm ya da maddi olarak sıkıntısı olanlar arasından  ücretsiz yardımcı olduğum kişiler oluyor. Devletin bana herhangi bir desteği yok bu konuda.

Ülkemizde üniversitelerin psikoloji bölümüne olan ilgi artmış durumda. Şahsen bu kadar çok psikoloji öğrencisi olmasının, eğitimin ticari boyutunu görmemiz açısından bir veri olduğu kanaatindeyim. Bu bölümlerden mezun olan öğrencilerin yeterli niteliklere sahip olduğunu düşünüyor musunuz?

Ne yazık ki ne psikiyatri bölümleri ne de psikoloji bölümleri istenen kalitede eğitim veremiyorlar. Birkaç istisnayı dışarıda tutmak gerekir. Çok önemli bölümler bunlar ve öğrenci yetiştirirken aynı önemi vermek gerekir. 

Özellikle özel üniversiteler için psikoloji, işletme ve hukuk gibi bölümleri kurmak çok ucuz ve kolay oluyor, talep de yüksek olunca öğrenci sayısını arttırmak için bu bölümlerin kurulması teşvik ediliyor. Bu kadar çok psikolog neden gerekli ben anlamıyorum. Ülkemiz bir tarım ülkesi ve bu alana yoğunlaşmalıyız. Bence ziraat mühendisleri yetişse daha yararlı olur. Psikoloji bölümleri gerekli ancak çok iyi eğitim veren ve çok daha kaliteli öğrenci yetiştiren psikoloji bölümleri kurulmalı.

İlgili Haberler

Sağlık

Göz kanseri riski cebinizden geliyor

Sağlık

'Yakında doktora ihtiyaç kalmayacak'

Sağlık

Meme protezinde kanser riski: 615 vakanın 16'sı ölümle sonuçlandı

Sağlık

Burun estetiğinin işte en yaygın sebebi!

Sağlık

Bakanlık genelgesi: Sağlık çalışanları iş yerlerine 30 dakika mesafede ikamet etmeli

Sağlık

Bilim insanları, sağlıklı bir uyku için en uygun süreyi belirledi

Sağlık

'Altın' ile kanser tespiti kolaylaşacak

Sağlık

Ölüden yapılan rahim nakliyle sağlıklı bir bebek doğdu

Sağlık

Göğüs hastalıkları uzmanından uyarı: Kronik akciğer hastalıkları'nda şikayetleri tetikliyor

Sağlık

Hamilelikle oluşan cilt lekelerinden kurtulmak mümkün mü?

Sağlık

İki özel hastane borç nedeniyle kapandı

Sağlık

Akciğer kanserine 'nefes' ile teşhis