darbeicindedarbegif.gif

Çok Okunanlar

AKP'nin Anayasa taslağını hazırlayan isimden Berberoğlu itirafı

SPK'den Demirören'e 264 milyonluk kur muafiyeti

Merdan Yanardağ: Aynı gemide değiliz!

HDP heyeti: Tunceli'deki yangına müdahale edilmiyor, vali manipüle ediyor

'Türkiye IMF'den borç almaya ikna edilmek istendi'

'Devlet mahallesinde mağdur olanlar, kendi mahallelerinde zalim oldular'

Ahmet ÇELİK

PKK'nın dağlarda kurduğu yaşamın ve toplumda yarattığı etkinin öteki yüzüne bakan bir yazar Aytekin Yılmaz... Dağbozumu (2011), Yoldaşını Öldürmek (2014), Sığınamayanlar (2016) gibi kitaplarıyla ses getiren Ayetkin Yılmaz, ABC Gazetesi için sorularımızı yanıtladı.

Öncelikle romanın adıyla başlayalım, kim bu "Sığınamayanlar", nereye sığamıyorlar?

"Sığınamayanlar"ın hikayesi bildiğimiz mültecilerden biraz farklı. Romanın sığınamayan kahramanları uzun yıllar sol illegal örgütlerde kalmış, dağda çatışmalara katılmış ve sonrasında bir biçimiyle savaşın dışına düşmüş insanlar. Bir cümleyle özetlemek gerekirse ne devlete ne de örgüte sığınamayanlar bunlar.

Romanın kahramanları dışarıda sığınamayınca, tutuklanıyorlar Kılıç kalesi hapishanesine koyuluyorlar. Anladığım kadarıyla hapishaneye de sığınamıyorlar. Şu Kılıç kalesi hapishanesi ilginç bir yer, ne dersin?

Hapishaneler bir toplumun ya da daha geniş anlamda ülkenin aynasıdır derler. Romanda anlatılan Kılıç kalesi de bu anlamıyla dışarının bir aynası gibi. Hapishanede her şey daha yoğun ve sert yaşanır. Roman kahramanlarının hapishaneye sığınamamaları da bununla ilgilidir. Kim dışarıda dışlanıyorsa, sığınamıyorsa hapishanede de dışlanıyor ve sığınamıyorlar. Hapishanelerin en dışlanan mahpusları Trans mahpuslardır, örgütlerden ayrılmış, dağdan kaçmış bağımsız kalmak isteyen mahpuslardır. Mesela genellikle hapishane siyasi mahpusların sorunlarıyla, açlık grevi eylemleriyle gündeme gelir. Siyasi mahpus olmanın ne kadar zor olduğu anlatılır. En azından böyle bir algı var toplumda. Oysa bu roman buna itiraz ediyor. Hapishanelerde asıl zorlukları yaşayanların adli mahpuslar olduğunu söylüyor.

akk_7725.jpg

Hapishaneyi yapan Mimarın yolsuzluk yapması ve bundan dolayı da yaptığı hapishanenin ilk mahpus olması bana ilginç gelmişti?

İlginç gelmemeli bence. Nasıl bir ülkede yaşadığımızı unutmamamız gerekiyor. Yeni Türkiye de artık her şey mümkün. Olamaz dediğiniz şeyler oluyor. Kılıç kalesi hapishanesinde Aslanları kedilere boğduruyorlar. Koğuşunda fakir mahpuslara Tatar Ramazan olanlar, idarenin kapısına geldiğinde Abdurrahman Çavuş oluyorlar. Yüz yıllık tarihinde firar eden tek mahpusunu yakalayıp, koğuştaki mahpuslara linç ettirmek suretiyle öldürtüyorlar. Ve daha beteri ise neredeyse herkes düşmanını yanına almış, dostlarıyla savaşıyor.

Bir yazında bu ülkede nöbetçi zalimler var demiştin, zalimlikte nöbet değişimi mi oluyor?

En son şöyle formüle ettim. Bu ülkede zalimlik vardiya değişimi gibi bir şeydir, sırası gelen zalim oluyor. Çok eskilere gitmeye gerek yok. Bugünkü iktidar daha birkaç yıl öncesine kadar mağdurları oynuyordu. Ama iktidar olduğunda zalim oldu. Her gün yeni bir mağduriyetle uyanıyoruz. Geçmişle yüzleşeceğiz diyenler, her gün yeni bir yüzleşme yarası açıyor. Benzer şeyler henüz iktidar olamamış örgütler için de söylenebilir. Devlet mahallesinde mağdur olanlar, kendi mahallelerine döndüklerinde zalim oluyorlar.

Sığınamayanlar dağın içine sert eleştirileri olan bir roman aynı zamanda. Romanda okuduklarımızın ne kadarı gerçek ne kadarı kurgu?

Biraz yaşanmışlık biraz kurgu diyelim. Kitabı okuyanların ilk tepkisi Cevher Aydın sen misin oluyor. Bu gibi sorulara cevap verirken zorlanıyorum. Kitabın büyüsü bozulmamalı bence. Okur nasıl düşünüyorsa öyle olsun.

Romanın belgesel bir yanı var, yanılıyor muyum?

Sığınamayanlar her şeyden önce bir savaş romanıdır. Neredeyse romanın tüm kahramanları bir dönem savaşın içinde bulunmuşlardır. Yaşanmış ve yaşanmakta olan bir savaşı yazmaya başladığınız anda belgesel bir şey yapıyorsunuz demektir. Bu bakımdan roman kahramanları Cevher, Sara, Besna, Keya ve Sadık’ın hikayeleri tanıdık gelecektir okuyucuya. Savaş gibi bir konuda yazmak sıkıntılı bir durumdur. Hele bir de gerçeklikten kopmamalıyım dediğinizde işiniz daha bir zorlaşır. Konuya odaklanmak zorundasınız. Sığınamayanlar, derdi olan bir romandır. Bu bakımdan söylenecek söz ve mesaj birçok şeyi gölgelemiş olabilir. Ama bu başka ülke deneyimlerinde de böyle olmuştur. Özellikle devrimleri yazan roman ve romancılara bakalım birçoğu konuyu ve mesajı öne çıkarmışlardır. Rusya’da devrim dönemi ve sonrasında yazılanların çoğu belgesel tarzda anlatımlardır. Soljenitsin’in bazı romanları,Vasilli Grosman’ın Her şey Geçip Gider adlı romanı Rusya devrimine eleştirel yaklaşan gazetecilik tarzında yazılmış romanlardır.

Önce çözüm süreci şimdi tekrar çatışmalı bir döneme girdik. Roman kahramanlarına bakılırsa uzun yıllar dağda kalmışlar. Besna 15 yılın ardından dağdan iniyor, “Benim için savaş bitti, benden bu kadar, artık savaşmak istemiyorum!' diyor. Devlet ve örgüt arasındaki savaşı Pata teorisiyle açıklıyor. Nedir bu pata durumu?

Besna bir gün grubuyla dağın birini tırmanırken, Yılanla Kirpi’nin kavgasına tanık olur. Yılan kıvraklığıyla habireKirpe’ye darbe vurmaya çalışır. Kirpi ise Yılan’ın saldırılarına karşı dikenli derisiyle kendini kapatır. Besna bir süre izler bu kavgayı. Ne Yılan ne de Kirpi alt edemezler birbirini. Besna bu kavgadan bir ders çıkarır. Ve Pata teorisi olarak açıklar bu durumu. Bu teoriye göre Pata teorisi, savaşta birbirini yenememe durumudur. Bu savaş otuz yıldan fazladır sürüyor belki daha fazla sürecek bilemiyoruz. Bu süre Gerilla savaşında uzun bir süredir. Örgüt bir türlü halk savaşı aşamasına geçemedi. Devlette bütün özel savaş tekniklerini kullanmasına rağmen gerillayı bitiremedi.  Bu savaşta devlet kirpi, gerilla yılan misalidir. Yılan kirpiye darbe vurmaya kalktıkça kirpi içine kapanıp dikenli derisiyle savunmaya geçiyor. Diğer taraftan kirpi ise hareket kabiliyeti ağır olduğundan, hızlı kıvrak bir canlı olan Yılanla baş etmesi mümkün değildir. İşte bu ikili nafile çabanın mağdurları olarak sadece izliyoruz.

Önce “Yoldaşını Öldürmek' şimdi ise “Sığınamayanlar' birçoğunun cesaret edemeyeceği şeyleri sorun edip yazıyorsun. Bu kitapları Sana yazdıran şeyin vardır bir hikayesi herhalde ne söylersin bu konuda?

Her şeyden önce tabi ki yaşanmışlık ve tanıklık diyeyim. 30 yıldır süren bir savaş çatışma var bu ülkede daha ne kadar devam edecek kimse bilemiyor. Tanıklığım bu savaş gerçekliğine dayanıyor. Hapishanede yanı başında koğuş arkadaşın yoldaşları tarafından öldürülürken sessiz kalamıyorsun. ’90 lı yıllarda sadece hapishanelerde 40 insan sol örgütler tarafından ajan işbirlikçi gerekçesiyle öldürüldü. Çoğu poliste çözüldüğü gerekçesiyle öldürüldü. Sonra bir öğrendik ki meğer polis sorgusunda en çok çözülenler örgüt sorumluları liderleri çıktı. Devletin idam cezasına karşı çıkanlar, koğuşlarda kendi yoldaşlarını infaz ettiler. Dağın içi açıldığında tablonun daha korkunç olacağını tahmin etmek güç olmasa gerek. Şöyle diyorum devlet mahallesinde mağdur olanlar, kendi mahallesinde zalim oldular.

20160421_173205.jpg

Romanda Sadık Durmuş’un hikayesi insanı çarpıyor. Sanırım gerçek yaşanmış bir hikaye bu.

Sadık romanın sırrıdır. Çünkü romandaki yüzde yüz gerçek karakterdir. Ve okuduğunuz hikayesi kendi el yazısıyla yazıldı. Hatta gerçek adımı kullanabilirsin demişti kabul etmedim. Roman çıktığında sen söylersin dedim. Sadık, çeyrek asırdır hapiste. Birkaç yıl daha yatacak. Sadık bu haliyle hapishanelerin çok özel bir mahpusudur. Bana bu ülkede gerçek anlamda geçmişteki hatalarıyla yüzleşen bir insan gösterin derseniz bu kişi Sadık’tır derim. Çünkü Sadık o kötü geçmişiyle hesaplaşmasını aleni biçimde yaptı. Vicdani redci anarşist ve vegan bir insan oldu. 'Romanda anlatılan o katil benim’ deme cesaretini gösterdi.

Civan’ın infaz olayı kurgucuları hayretlere düşürecek türden bir cinayet. Ölüm talimatını İstanbuldan üç kişiyle birlikte kendisine taşıttırıyorlar, sonra uyduruk bir mahkeme ile dağın birine gömüyorlar. Mahkeme devam ederken bir yandan da kazılan mezarı görüyor. Ne diyorsun tüm bunlara, buna benzer daha çok var mı bunlardan?

Evet, dağın içi açıldıkça, ya da Osman Evcan gibi vicdan hesaplaşması yapabilecek insanlar çıktıkça buna benzer hikayeler çok duyacağız. Osman cinayeti anlatırken diyor ki, gece sırt sırta yattığım yoldaşımı sabah bana öldürttüler. Sonrasında ise Civanı apar topar mezara gömdüklerinde kol saatini bile çıkarmamışlar. Gömdükten sonra da mezar taşları konmamış. Mezar işaretsiz bırakılmış ki birkaç yıl içinde unutulsun, kimse hatırlamasın. Romanda “İşaretsiz mezarlar' bölümünde bu konu anlatılıyor.Dağın içi bir gün açıldığında ilk karşılaşacağımız şeylerden biri sanırım işaretsiz mezarlar gerçeği olacak. Dağda örgüt içi infazlarda yaşamını yitirenlerin bir mezarlığı yok. Mezarlık olmadığı gibi bir mezar da yok. Var ama yok, çünkü kimse bilmiyor. Gizli gömülmüşler ve mezar başlıklarında ne iki taş ne de bir işaret konulmamış. Eğer bir gün dağın içi açılırsa acılara hazır olunmalı. Sığınamayanlar romanı bu bakımdan gelecekten haber veren bir yanı da var.

Civan’ın infazı 25 yıl önceye dayanıyor bu infaz olduğunda ne ailesi ne de başkaları konuşmamış anlaşılan. İlk kez bu romanla gündeme gelmiş mi oldu?

Geçmişte birçok infaz da olduğu gibi bu da konuşulmamış ve ailesi sahip çıkmamıştır. Bu konuda sol mahallede yapılan örgüt içi infazlara sessiz kalındığını görüyoruz. Bunu çocuğu kardeşi infaz edilmiş ailelerle konuştum. Ulaştığım sonuç kimse sol mahallede ve Kürt mahallesinde “hain' yakını olmak istemiyor. Örgüt içi infazlarda çocuklarını kaybeden ailelerden çoğu ya mahallesini değişti ya da başka şehirlere göçtü.

Bildiğin bir örnek var mı?

Olmaz mı birçoğunun durumu böyle. Yoldaşını Öldürmek kitabı yayınlandıktan sonra bazı aileler bana ulaştı. Bu ailelerden birinin durumu beni çok üzdü. Kitapta anlattığım merhumun kardeşi bana ulaştı. “Abim B. Hapishanesinde öldürüldüğünde ailem cenazeyi memlekete getiremedi, 22 yıldır o şehrin kimsesizler mezarlığında yatıyor.' deyince dizlerim tutulmuş ve kötü olmuştum. Bunun üzerine kısa bir yazı yazdım, 'Şu mezarda bir garip var’ diye.

Bir de yazının birinde Cumartesi’si olmayan ailelerden bahsediyorsun, bu aileler sesini niçin duyuramıyorlar?

Cumartesi Anneleri 20 yıldır devlet tarafından öldürülmüş, kaybedilmiş çocuklarını yakınlarının hesabını sormak için Galatasaray meydanında toplanıyor. Bana sorarsanız da yakın tarihin en haklı sivil ve masum girişimlerinden biridir. Meselenin bu kısmını anlıyorum. Ama diğer tarafta ise çocukları yakınları örgüt ve örgütler tarafından öldürülmüş kaybedilmiş Annelerin bir eylemine tanık olamıyoruz. Nasıl oluyor? Çocuğu devlet tarafından öldürülen Anne daha mı vicdanlı, yoksa Cumartesi si olmayan anne daha mı vicdansız? Nasıl olurda bir anne kayıp çocuğuna ağlar, diğeri ağlamaz? Örgütlerin mağdur ettiği ailelerden bazıları bana bazılarına da ben ulaştım. Bu soruyu bu Analara sordum. “Gidecek hesap sorulacak bir yer yok!' dediler.

siginamayanlar.jpg

İnsan ne diyeceğini bilemiyor, dediğin gibi kimse sol mahallede “hain' yakını olmak istemiyor. Roman’a dönecek olursak romanın kahramanı Besna bir yerde savaşan kadın dağda erkekleşti diyor, oysa son yıllarda bir gerilla kadın romantizmi almış başını gidiyor. Gerilla kadına yapılan bu güzelleme savaşa da yapılmış olmaz mı?

Evet, son yıllarda gerilla kadın romantizmi yapıldığı doğrudur. Bu romantizmi yapanlar sanıyorlar ki, silah kadının elinde olunca kurşun değil de namlusundan çıkan çiçektir. Hayır, her silahın namlusundan kurşun çıkar ve öldürücü etkisi vardır. Bu konuda kafalar epey bir karışık. Uzun süren savaş birçoklarını şiddet bağımlısı yaptı. Ortadoğu da şu an en itibarlı şey silah. Silahın varsa bir şeysin yoksa hiçbir şeysin kanunları işliyor. Eğer dağda savaşan kadının ne durumda olduğunu merak eden varsa romanda Besna ve Sara’nın hikayesini okusunlar derim. 

Sığınamayanlar romanı bir bakıma da geçmişle yüzleşme romanı gibi geldi bana. Besna bir yerde, “Geçmiş sessiz bir şey değildir' diyor. Sessiz olmadığı için mi geçmişle yüzleşemiyoruz.

Geçmişin roman kahramanları üzerinde büyük etkisi var. İllegal örgüt pratiklerinden geldikleri için de epey bir gizlilik var geçmiş yaşamlarında. Yüzleşmek istiyorlar ama bunun için ne devlet ne de örgütler ortam sunmuyorlar.Devlet, bırakalım geçmişle yüzleşmeyi, her gün gelecekte yüzleşeceğimiz yaralar açıyor. Sol örgütlerde ise yüzleşme geleneği yok. Bunu bireyler yaptığında ise örgütler itirafçı olmakla eleştiriyorlar. Dikkat ederseniz solda anılarını yazanları, eğer geçmişe özeleştirel yaklaşmışsa linç ediliyorlar.Bu solun yüzleşmeme durumu solun en önemli ayak bağlarından biridir bence. Özellikle Stalinist gelenekten gelen yapılardageçmişle yüzleşmek daha bir zor. Sovyet Rusya da 1950’lere kadar bırakalım geçmişle yüzleşmeyi geçmişi hatırlayanın gözünü çıkarıyorlarmış.

Biraz açar mısın burayı, gözünü çıkarıyorlar derken?

Sovyetler döneminde Gulag Takım Adalarında görev yapan komiserler, kamplardan sağ çıkanlara, "Geçmişi hatırlayanın gözü çıksın!" diyorlarmış. Oysa bir Rus atasözü de dermiş ki, "Geçmişi unutanın iki gözü çıksın!"

Soljenitsin ömrü boyunca bu atasözünde olduğu gibi iki gözü çıkarılmış olanları yazdı. O yüzden de kitapları kendi ülkesinde okunmadı, okutulmadı.

Türkiye'de de kitapları sol yayınevinde değil, sağcı bir yayınevinde çıktı ilk olarak. Halen daha "Gulag Takım Adaları" nı çeviren bir sol yayınevi bulunmamaktadır. Geçmişi hatırlatanın gözünün çıkarıldığı bir yerdeyiz. Devrimlerin toplumu altüst ettiğini biliyorduk da, atasözlerinin ters-yüz ettiğini de öğrenmiş olduk. Ne diyelim ki, geçmişi unutanın iki gözü çıksın!

Peki, ne olacak bu işin sonu, radikal silahlı sol geçmişiyle bir gün yüzleşecek mi?

Bunun öyle kolay olmayacağı gözüküyor. Çünkü bu örgütlerce 'Geçmişle yüzleşmek’ i geçmişten 'Pişmanlık duymak’ olarak anlıyorlar. Böyle anlaşıldıkça da bu geçmiş hiç geçmeyecek sanırım. Konuştuğumuz meselenin tarihi çok eskilere dayanıyor. Maksim Gorki “Ana' adlı o ünlü  romanında “Devrim anaların kalbinden geçer' diyordu. Daha sonraki yıllarda Ekim devrimi kendi çocuklarını yemeye başladığında Anaların kalbini kıran bir devrime dönüştü. Bugün de sol adına sosyalizm adına yola çıkan örgütlerin çoğu ilk önce anaların kalbini kırdı. Anaların ahını almış örgütler devrim yapamazlar!

2039-yoldasini-oldurmek---son.jpg

Aytekin Yılmaz kimdir?

1967’de Diyarbakır’ın Ergani ilçesindedoğan Aytekin Yılmaz, 1990’lı yılların başında örgütüyeliği nedeniyle girdiği cezaevinde dokuz buçuk yıl kaldı .Çıktıktan sonra örgütle bağını tamamen kopartarak, kendisini kitap yazmaya adadı. Dağbozumu (2011), Yoldaşını Öldürmek (2014), Sığınamayanlar (2016) gibi kitaplarıyla ses getiren Yılmaz, 1997’de Musa Anter Gazetecilik İnceleme Araştırma Ödülü, 1999’da MKM Film Öyküsü Ödülü ve 2003’te II. İstanbul Ulusal Kısa Film Festivali Öykü Ödülü sahibi oldu.

cainwrswcaajbko.jpg

İlgili Haberler

Güncel

Bayram tatilinin 2. gününde kazalar 24 can aldı

Güncel

Seyhan'da bayram öncesi sıkı denetim

Güncel

Avrasya Tüneli çift yönlü olarak trafiğe kapatıldı!

Güncel

Güngör Uras hayatını kaybetti

Güncel

Okulların ne zaman açılacağı belli oldu

Güncel

Meteorolojiden bayram tatili için hava durumu açıklaması

Güncel

Yabancılar ev almak için Bodrum'a ve Marmaris'e aktı

Güncel

Merdan Yanardağ: Aynı gemide değiliz!

Güncel

Hatay'da orman yangını

Güncel

Kaman İlçe Jandarma Komutanı açığa alındı

Güncel

Genç avukat, sevgilisi tarafından 3 boyunca şiddet gördü

Güncel

TEM'de trafik durdu: 35 kilometrelik araç kuyruğu