darbeicindedarbegif.gif

YAZARLAR

Tüm Yazıları Deniz Yıldırım

Referandum için kazanma stratejisi

10.12.2016 09:55

AKP ile MHP liderleri, Sarayın himayesinde, ilgili partilerin vekillerinin bile görmeden imza attıkları sır gibi bir anayasa değişikliği teklifinde uzlaştı. Rejim değişikliğinde kritik eşikteyiz. Önümüzde önce Meclis oylaması, burada 330 ile 367 arasında evet oyu çıkması durumunda da bahar aylarında bir referandum süreci var.

Türkiye Saraydan büyüktür. Türkiyenin Saraydan büyük siyasal birikimi partilerüstüdür ve bu her partiden yurttaşın ortaklığıyla birlikte görünürleştirilebilir. Biz bu toplamın enerjisini düşünerek, harekete geçirecek stratejiler üzerine bugünden kafa yorarak ilerleyebiliriz. Hesaplarımızı Anayasa paketi Meclisten geçecek ve referandum sandığı önümüze konulacak gibi düşünerek bugünden yapmalıyız.

Önce bir ara not: AKPnin sandıkla ilişkisini biliyoruz. Ülkenin daimi olağanüstü hal koşullarında bu sandığa sürükleneceğini de. Dolayısıyla iki açıdan da anti-demokratik karakteri saptamadan ilerleyemeyiz. Birincisi; AKP-Bahçeli ittifakı olağan-demokratik koşullarda ülkeyi sandığa götürmüyor; ikincisi bu iki parti 7 Haziranda sandığın sonuçlarına onay vermemiş olmakta ortaklaşıyor. Bu nedenle sandıkla ve sandığa giderken yaşanan gelişmelerle birlikte değerlendirdiğimizde karşımızda demokrasiyi araçlaştırmış bir ittifak var. Bu şartlarda sandığa gideceğiz, olağan-normal bir demokraside değil.

Dolayısıyla bir referandumdan çok plebisit taktiğiyle karşı karşıya olduğumuz da açık. Plebisiti anti-demokratik bir iktidarın anti-demokratik uygulamalarını meşrulaştırmak için referandum taktiklerine, çoğunluk onayı demokrasiciliğine başvurması olarak tanımlayabiliriz. Bonapart yaptı, Hitler ziyadesiyle başvurdu. Öyleyse bu sandık dikta koşullarının sandığıdır.

Yine bu sandık kurulmadan önce yarışın eşitsiz olacağını, kampanya yapmanın epey zorlaşacağını da belirtmeliyiz. Muhalif medyanın neredeyse tamamen susturulduğu, iktidarın sahip olduğu muazzam devlet kaynaklarıyla propagandayı devletleştirdiği, başkanlığa karşı çıkmanın milli olmamakla, terörü desteklemekle özdeşleştirildiği, ülkenin bir bölümünde nüfusun yoğun şekilde evini, şehrini terk ettiği koşullarda sandığa gideceğiz. Bunlar da sürecin olumsuz yanları.

Bunları saptamadan yapılacak bir referandum stratejisi önerisi; kıyıda yüzmek gibi. Oysa bu referandumda pozisyon geliştireceksek, sakin sularda değil fırtınalı havada kıyıdan epey uzakta olacağımızı görerek başlamalıyız.

Önümüzdeki Yollar

Bu noktada önümüzde iki yol var: ya bu referanduma hukuksuz şekilde gidiliyor, boykot edelim diyeceğiz; ya da bu referandum sürecini Saray Rejimi karşısında en geniş güç birikimini toplamak ve kurucu meclis gibi örgütlenme yolunda bir imkana çevirmek için kullanacağız. Ben ikincisinden yanayım. Kaybedeceksek bile siyasal olarak kazanıma dönüştürebiliriz. Diğer yandan tüm nesnel olumsuzluklara rağmen, kazanmamız da olası.

O zaman şimdi kazanma stratejisine bakalım. Türkiyenin bir yol ayrımında olduğunu, Saray rejimi ve ittifaklarının her alanda ülkeyi çöküşe sürüklediğini saptıyoruz ve buna karşı yeni bir kurucu meclis gibi örgütlenerek laik, demokratik ve halkçı cumhuriyet programını iktidara taşımayı ana strateji olarak görüyoruz. Referandumu bu ana strateji yolunda önemli bir stratejik durak olarak değerlendirebilirsek kazanabiliriz. Şimdi bu perspektifle üstünlüklerimize, siyasal avantaja çevirebileceğimiz durumlara bakalım.

Üstünlüklerimiz

Birincisi, genel kuraldır, Türkiyede iktisadi kötüleşme her koşulda iktidardaki partiye zarar verir. Krizler ve arkasından yaşanan büyük depremler bunun göstergesidir. AKP de 2001 krizinin ürünüdür. Bir kriz sonrası partisidir; kalkınma vurgusunu tabelaya çekmesi bununla ilgilidir. İktisadi seçmeni ideolojik seçmenin önündedir. AKPnin yaptığı ise bu iktisadi seçmeni ideolojik olarak da dönüştürmek, Siyasal İslamcı projeye çekmek. Buna karşın kriz-oy kaybı denkleminden AKP de muaf değil. 3 Kasım 2002den sonraki 14 yıllık iktidarı boyunca AKPnin girdiği seçimlerde aldığı en düşük oy oranı yüzde 38dir ve bu oran 2009 yerel seçimlerinde ortaya çıktı. Teğet geçti denilen 2008 krizinin hemen arkasından. Bugünkü ekonomik tablo 2008den daha da kötü ve sosyal etkileri referandum sürecinde daha da belirginleşecek. Bu nedenle kampanya ekonomikleştirilmelidir. AKP krizlerde oy kaybetmektedir. Yine mümkündür.

İkincisi, AKP için bu referandumda en büyük dayanak noktası MHP; MHP üzerinden kurulan milliyetçi cephe siyasetinin sandıktan bir koalisyon olarak tescil ettirilmesi ve yeni rejimin buna göre düzenlenmesi amaçlanmakta. Buna karşın ben AKPnin MHP ittifakını sayısal değil siyasal katkısıyla değerlendirmekten yanayım. AKP MHPnin böyle bir oylamada karşı kampta yer almasının önüne geçerek aynı zamanda AKP tabanından sağdaki tek seçeneğin oy tercihine kayışların önüne de geçmeyi amaçladı; bu siyasal stratejidir. MHPden gelecek sayısal katkıdan daha kritiktir.

Öyleyse bu son cümleden hareketle şuraya gelelim. Evet, karşımızda Türkiye sağının Türk-İslam Sentezi siyasetiyle ülkenin birikmiş tüm sorunlarını gizleme ve bu sorunları halka acı reçete ve sopa dayatarak çözme dışında seçeneği kalmamış bir blok var. Bu cepheyi yarmak zor görünse de; mümkün. Bu noktada MHP tabanıyla tavanı arasındaki mesafenin daha da açılması olasılığını dikkate alarak ve buna müdahale eden bir strateji belirlemeliyiz.

MHPye Dikkatli Bakalım

Düşünülenin aksine MHP tabanı AKPleşmiş değildir. Temellendirelim. Türkiye 7 Haziran seçimlerini ve ardından 1 Kasımı yaşadı. MHP AKP ile koalisyon kurmadı; MHP seçmeninin tavrı belirli oranda partiyi cezalandırmak oldu. Oyları yüzde 16.3ten yüzde 11.9a düştü.

Doğru; yalnız giden oyların çoğunluğu 7 Haziranda AKPden gelmişti. İkincisi, tek bir MHP yok. MHP tabanını özellikle 90larda yaşanan dönüşümle birlikte artık iki coğrafi ve ideolojik eksende ele almak gerekiyor. Buna göre bir; kentlerde, görece kıyılara yakın metropollerde yaşayan, Atatürkle, cumhuriyetle ve laiklikle problemi olmayan, merkez sağın çöküşünden sonra MHPlileşen, özetle Egede, Trakyada, Marmara ve Akdenizde yoğunlaşan bir taban var. Bu tabanı Atatürk milliyetçileri olarak adlandırabiliriz. Bir de İç Anadolu ile Karadeniz Bölgesinde (bunu Kuzeydoğu Anadolu hattı olarak da görebiliriz) yoğunlaşan, AKP ile geçişkenliği yüksek damar var; bu damarı da milliyetçi muhafazakar taban olarak görelim.

MHPnin 7 Haziran sonrası AKPye karşı olumsuz tutumunu cezalandırıp AKPye destek veren seçmen grubu bu ikinci tabandır; yani İç Anadolu ve Karadeniz ağırlıklı milliyetçi muhafazakar ve ağırlıkla da kırsal seçmen kitlesidir. MHPnin 7 Haziran sonrası AKPye karşı tutumunu onaylayan ve yeniden MHPye oy veren ana taban ise birinci gruptur, Atatürk milliyetçileri olarak ifade ettiğimiz grup. Öyleyse bugün MHP yönetiminin üzerinde yükseldiği asıl seçmen kitlesi, ağırlık bakımından yönü Saraya değil cumhuriyete açık bir kitledir.

Nereden çıkarıyoruz? İstatistiklere dayalı olgulardan. TÜİKten derlediğim sonuçları açalım, tezimizi daha görünürleştirelim. MHP 7 Haziranda 80 vekil çıkardı; bu vekillerin içinde Marmaranın payı yüzde 23.5; İç Anadolunun payı yüzde 22.5, Akdenizin payı yüzde 17.5 ve Karadenizin payı yüzde 12.5ti. Oysa 1 Kasımda tablo değişti; 40 vekil içinde yüzde 30la birincilik Marmara ve Akdenizde, ikincilik ise yüzde 17.5 ile Ege bölgesi illerinde gerçekleşti. MHPnin en fazla vekil kaybettiği bölgeler ise sırasıyla İç Anadolu ve Karadeniz oldu. 7 Haziranda İç Anadoluda 18 vekil çıkaran MHP, 1 Kasımda 6 vekil çıkardı. 7 Haziranda Karadenizde 10 vekil çıkaran MHP, 1 Kasımda 1 vekil çıkardı. Özetle kaybedilen 40 vekilin 21i bu iki bölgeden.

Bu şu demek: MHP seçmeninin 1 Kasımda partisini AKP ile uzlaşmadığı için cezalandıran seçmen grubu, AKP ile geçişlilik halindeki İç Anadolu ve Karadeniz ağırlıklı milliyetçi muhafazakar tabandan. Geçen bu ittifaka geçmiş; kalanlarsa 1 Kasımda da kalmış. MHP 1 Kasım tabanının ağırlığı bakımından bir Akdeniz, Marmara ve Ege partisi ve bu taban AKPden çok AKP karşıtlığıyla geçişlilik haline yakın. MHP liderliğiyle tabanı arasındaki bu açı farkını hesaba katan strateji, Saray Rejimi karşısındaki hayır pozisyonunu güçlendirecek. CHPnin mitinglerini, belediyesi MHPde olan, 1 Kasımda bile MHPnin 3 vekil çıkardığı Adanadan başlatması bu açıdan anlamlıdır.

Ancak buradan CHPnin başkanlık stratejisindeki yanlışa gelelim. CHP ana zıtlık eksenini bölünme üstünden kurdu; AKP ile MHP de. CHP başkanlık gelirse bölünürüz, Saray ittifakı ise gelmezse bölünürüz diyor. CHP genişlemeci bir stratejinin imkanlarından yararlanmak istiyorsa kampanyanın eksenini buradan çıkarmalı. İki nedenle: birincisi; başkanlık adı altındaki rejim dönüşümü karşısında en geniş cepheyi oluşturmanın yolu birleştirmekten geçiyor; sadece korkutmaktan değil. Kampanyada birleştiren, Türkiyeyi de birleştirir. Seçmene pozitif bir gelecek mesajı verilmeli. MHP tabanının AKP karşıtı kesimlerine hitap etme gereğiyle bu birleştirilmeli.

İkincisi, bugün referandumun ana ekseninin 3 parti tarafından bölünme gündemiyle kurulması, zaten iyiden iyiye demokratik temsil süreçlerine yabancılaştırılmış, küstürülmüş Kürt seçmenler üstünde ters tepki yaratacak. Ülkenin temel sorunlarının derinleşeceği (evet) ve ülkenin temel sorunlarının düzeltileceği (hayır) gündemi ana zıtlık yapılmalı. Aksi halde kendisinin nesnesi haline getirildiği bir oylamada Kürt seçmenlerin sandığa gitmemesi, boykot etmesi olasılığı düşünüldüğünden de fazladır. Kaldı ki mevcut siyaset tarzı, bugün yaşadığımız krizlerin de, Sarayın yöneldiği yeni ittifakların da Demirtaşın seni başkan yaptırmayacağız kampanyasının siyasal sonuçlarından bağımsız gelişmediğini görmekte de cesur olmalıdır.

Zor olan, aynı anda AKP-MHP milliyetçi bloğunu yarmaya çalışırken Kürt seçmeni de dışlanmış, ötelenmiş hissettirmeyecek dili, stratejiyi bulmaktır. Başta da belirttik. AKP ile MHP Türkiyenin tüm sorunlarını acı reçete ve dikta ile çözmek istiyor. Şimdi bunu anayasa olarak oylatacaklar. Oysa çözeceklerini söyledikleri her sorun son 14 yılda AKP tarafından yaratıldı. Kendi yarattıkları sorunları şimdi zaten fiilen uyguladıkları, başbakanının AKPli olduğu bir ortamda çözemiyorlarsa başkanlıkla hiç çözemezler. Hayır kampanyası bunu vurgulamalı, görünürleştirmeli. Çökertenler ile çözecekler arasındaki zıtlığa doğru politik bir hat içinde ilerlenmeli. Kriz, iç savaş, dikta dinamiklerinin karşısında bu hattı büyütmek; laik, demokratik ve halkçı bir cumhuriyet programının iktidarı için bu hattı hayır kampanyasının içeriğiyle güçlendirmek mümkün.

Diğer yandan AKP tabanı da başkanlık karşısında homojen değil. Vekillerin referandum sayısını sağlayacağını, fakat sahada başkanlık için herkesin aynı şevkle çalışmayacağını, özellikle AKP içindeki FETÖ yarılmasına ve yine Saray stratejisi karşısında Gülcü pozisyona bağlı olarak söyleyebiliriz. Bu nedenle AKP de blok görülmemeli bu oylamada. Peki bu blok nasıl daha da çatlatılabilir?

Bloğu Çatlatacak Formüller

Formül bellidir. Hayır kampanyası kesinlikle kişiselleştirilmemeli, anti-Erdoğan ya da anti-dindarlık görünümüne sokulmamalı. Karşı cephedeki çelişkileri yumuşatıp yeniden Erdoğan etrafında seferber edecek her hamleden uzak durulmalı. Karşı cephenin kriz ve biriken sorunlar karşısında bir tek çözüm programı kaldı: başkanlık görünümlü rejim değişikliği. Bu da Erdoğanın şahsında toplanıyor. Bu tamam. Fakat krizler-sorunlar karşısında karşı cephenin bir güçlü lider hikayesi var; o da Erdoğan ve alıcısı var. Oysa hayır cephesinin lideri yok; daha doğrusu Erdoğanla liderlik yarışından galip çıkabilecek bir lideri yok. Hayır cephesinin lideri yoksa; o zaman karşı cephenin argümanları da lidersizleştirilmeli. Tartışma zemini kişiye, Erdoğana değil; rejim değişikliğine, halkın ekonomik şartlarına, huzursuz ve güvensiz geleceğe karşı bir çıkış programına çekilmeli. Negatif ve kişi merkezli kampanyadan; pozitif ve program merkezli kampanyaya. Mümkün, şartları var.

Bir diğer önemli belirleyici faktör, hangi tutumun (Evet-Hayır) seçmeni sandık için daha iyi seferber edebileceği, basitleştirirsek, sandığa gitmesini sağlayabileceğidir. Genel seçimlerin yüzde 80leri aşan yüksek katılım oranlarının aksine, özellikle AKP döneminde kurulan referandum tipi sandıklarda katılım oranları görece düşük. 2007deki anayasa değişikliği referandumunda katılım yüzde 67.5ti; 12 Eylül 2010 referandumunda bu oran yüzde 73.7 olarak gerçekleşti. Son olarak 10 Ağustos 2014 tarihli CB seçimlerinde de katılım yüzde 74.1de kaldı. Her üç sandıktan da AKPnin tercihleri galip çıktı. O halde sandığa gitmeyen kesimleri Hayır için seferber etmek çok daha kritiktir. Yurtdışı seçmenlerin özellikle Batıda yükselen AKP karşıtı hava ile bu referandumda çok daha güçlü bir Erdoğan seferberliği göstereceği ve sandığa gidebileceği de olasılık olarak hesaba katılmalı.

Örgütlenme ve Kampanya

Örgütlenme ve kampanya boyutuna değinelim biraz daha.

CHP lideri bugüne kadar girdiği her seçimden yenilgiyle çıktı. Buna referandumlar da dahil. Fakat şartlar ve zaman, CHPnin toptan strateji, program ve liderlik değiştirmesi için yeterli değil, uygun da değil. Bu ortamda yapılacak olan; CHPnin geleceği için önerdiğim kurucu meclis gibi örgütlenme hamlesini, Hayır kampanyası eşliğinde başlatmaktır. CHP kendisini kampanyada kurucu meclis gibi aşağıdan, yerellerden başlayarak örgütlemeli ve Hayır için CHPliliği aşan bir platform oluşturmalıdır. Bu platform Ekmek, Hürriyet ve Cumhuriyet Platformu adını alabilir. Herkesi birleştiren taleplerdir. Hayır kampanyasını birleştirici ve pozitif zeminde görünürleştirir. Sokağı, mahalleyi örgütler. Bu platformda hayırda ve slogandaki programda birleşenler yer bulmalı. Siyasi partiler, partileriyle ters düşen siyasetçiler, gazeteciler, kitle örgütleri, sendikalar, aydınlar. Her il ve ilçede bu platform ortak kampanya yürütmeli ve referandum sonucu ne olursa olsun, burada toplanan yeni kuvvet birikimi referandum sonrasının siyasetine taşınmalıdır. Kurucu meclisleşme hamlesinin en önemli imkanlarından birisidir.

Kampanyaya gelince. Yazı boyunca ifade ettik. AKP-MHP ittifakı Türkiyeyi uçuruma sürüyor. Ekonomi, iç politika, dış politika sorunları ortada ve tek reçeteleri var: başkanlık görünümlü dikta. Bu, gerçeklikle bağın koptuğunun ve çıkış reçetesinin kalmadığının da göstergesidir. Bu görünürleştirilmeli. Kampanya bunu görünürleştirmek için mizahileştirilmeli. Karşı tarafın argümanlarının ciddiyeti ve gerçekliği pozitif bir mizah diliyle sarsılmalı. Başkanlık gelirse Tansiyon Düşecek, Başkanlık Gelirse Kimse Hastalanmayacak, Başkanlık Gelirse Kimse İşsiz Kalmayacak, Başkanlık Gelirse Dünyada Saygı Göreceğiz gibi. Bu içerikte bir kampanya hem evetçi kampanyayı etkisizleştirme hem de 14 yıldır iktidar olan bir partinin bütün bunları neden yapmadığını sorgulama/sorgulatma imkanı yaratacak.

Evet zor; ama yapılmaz değil. Siyaset güç biriktirme işi. Sadece sayısal değil, siyasal gözlükle bakarsak referandumda kazanabiliriz. Sayısalda kaybetsek de siyasalda yükselebiliriz. 

Deniz Yıldırım - @denizyildirim79

Eğitim