Çok Okunanlar

Metropoll anketi: AKP'de oy kaybı, kriz kaygısı ve enflasyon

Atatürk'e hakaretten tutuklanan gericiye siyasi partiden ziyaret!

Buldan: AKP ile görüşeceğimiz tarih ve saati buradan açıklıyoruz!

AKP'ye anketlerden kötü haber: Hiç olmadığı kadar geride

Bir konkordato ilanı da Türkiye'nin en büyük hayvan işletmesinden

Prof. Dr. Taner Timur: Aydınlanma, çağdaş dünya ve “üç tarz-ı islam'...

Prof. Dr. Taner TİMUR

Aydınlanma yüzyılında soylularla filozofları bir araya getiren Paris salonlarında sık sık “Nasıl Türk olunur?', “Nasıl Acem olunur?', “Nasıl Çinli olunur?' diye sorular sorulur ve tartışılırdı. Pek de masum olmayan, yer yer ironiyle karışık sorulardı bunlar; yine de bir empati çabasından yoksun değillerdi. Madam Pompadour da dahil birçok ünlü, bu ruh hali içinde doğulu giysilere bürünerek renkli tablolarını yaptırdılar. Zaten empati olmadan “Doğu'yu tanımalarına ve bu konuda bugün de okunan eserler yazmalarına imkân yoktu. Nitekim Osmanlılar da Orta Asyalı atalarının adını “Hun’lar' olarak ilk kez Fransız sinologu Joseph de Deguignes’ten duydular. Fransız Çin uzmanı 18. yüzyıl ortalarında yayınladığı eserde “Türklerin tarihi'nin ilk taşlarını döşemişti. Gerisini de 19. yüzyıl sonlarında Léon Cahun getirdi. Fransız yazar, 1896’da yayınlanan eseriyle bir anlamda Türkçülüğün de kurucusu oluyordu. Ziya Gökalp, 1924 yılında, “Türkçülüğün Esasları'nda şunları yazacaktır: “1896’da İstanbul’a geldiğim zaman, ilk aldığım kitap, Léon Cahun’un tarihi olmuştu. Bu kitap adeta Pantürkizm mefkûresini (ülküsünü) teşvik et­mek üzere yazılmış gibidir.' “Osmanlı Kimliği' başlıklı kitabımda Cahun’un Türkleri nasıl “övdüğünü' eserden alıntılar yaparak anlatmıştım.[1]

***

Aydınlanma çağında Osmanlılar asla “Nasıl Fransız olunur?', “Nasıl İngiliz olunur?', “Nasıl Alman olunur?' gibi sorular sormadılar. Günahtı böyle sorular; cezası da çok ağır olabilirdi. Hatta içlerinde yaşayan Rumları, Ermenileri ve Yahudileri bile anlamaya çalışmadılar. Belki bizde matbaanın kurucularından Said Mehmed Efendi bu konuda bir istisna teşkil edebilirdi. Bu gerçek aydın 1740’ta elçi olarak Paris’e gitmiş, ünlü ilim adamlarının laboratuarlarını gezmiş, tiyatrolarda temsiller izlemiş ve Voltaire’le de buluşarak sohbet etmişti. Oysa hiçbir etkisi olmadı; dönüşte kaleme aldığı sefaretname bile hala bulunamadı; herhalde yok edilmişti. Ve Osmanlılar da böylece temelsiz bir gurur ve ibret verici bir zihni tembellik içinde dış dünyaya kapalı kaldılar. Sonunda da sadece yabancıların tarihini değil, kendi tarihlerini de Avrupalılardan öğrenmeye başladılar.

Başladılar da öğrendiler mi?

Pek de öğrenemediler ve Avrupa, burjuva evrenselciliği içinde bilgiyi güç, “Doğu'yu da koloni haline getirirken, bu kez de “bizi eziyorlar!' diye sızlanıp durmaya başladılar. Ve geriye büyük bir entelektüel boşluk bırakarak tarihe karıştılar.

Aydınlanma çağı, düşüncede her türlü tabunun yıkıldığı çağ olduğu gibi, cemaat zihniyetinden cemiyet (millet) zihniyetine geçiş çağı da oldu. 17. yüzyıldan itibaren Fransa’da Galikanizm, Büyük Britanya’da Anglikanizm ve Doğu Avrupa’da da Ortodoks Kilisesi bu “uluslaşma' sürecinde halkalar oluşturdular. Bizde ise cemaat-cemiyet sorgulamaları ancak 1908’den sonra başladı. Osmanlı Devleti’nin “ecnebi sermayenin jandarması' haline geldiği son dönemde bu konudaki arayışlar “üç türlü siyaset' arasına sıkışıp kalmıştı: Türkçülük, İslamcılık, Garpçılık! Abdülhamit İslamcılığı, yüzeysel Tanzimat “garpçılığı'na; Gökalp Türkçülüğü de Abdülhamit’in siyasal İslamcılığına tepki olarak doğdu ve hiçbiri de başarılı olamadı. Yüz yıl sonra bugün vardığımız noktaya bakılırsa, hilafet ve saltanatı kaldıran ve her türlü din ve ırk bağı dışında bir vatandaş yaratmayı hedefleyen Türk Devrimi’nin de hedefine ulaştığını söyleyemeyiz. Özellikle de İslamcı bir iktidarın, kendi “dava'sını zafere ulaştırmak hırsıyla 2023’e doğru “kutsal yürüyüş' yaptığı şu günlerde..

***

Aslında bugün bu ülkede karşı karşıya olduğumuz temel soru şudur: Anayasa’sında laikliği temel bir ilke olarak benimsemiş olan Türkiye’de, bu soyut ilke, nasıl toplumsal ve kültürel yaşantımızın doğal bir parçası haline gelecektir? İnancın din dışında da (felsefî, etik, estetik) kaynakları bulunduğuna göre, kağıt üzerinde halkının % 99’u Müslüman olan bir ülkede, pratikte inanç özgürlüğü nasıl sağlanacaktır? Tek bir sözcük altında toplanan “Müslümanlık', reel olarak bu ülkede hangi referans ve duyarlılıklar bağlamında yaşanmaktadır?

Her mümin kendi anlayışının “gerçek Müslümanlık' olduğunu iddia ededursun, inanç alemine din felsefesi açısından eğilirsek, pratikte üç türlü Müslümanlıkla karşılaşıyoruz. Gerçekten de finans hegemonyası çağına damgasını vuran Aydınlanma ve devrim düşmanlığı, yüzyıl önceki “Üç Tarzı Siyaset'i bugün karşımıza “Üç Tarz-ı İslam' olarak çıkardı. Aslında bunların üçünü de müminlerin Kutsal Kitap’la ilişki tarzları belirliyor. Çünkü Kuran, İncil’den farklı olarak, Allah’ın doğrudan resulüne tebliğ ettiği sözler niteliğindedir ve İncil, İsa’nın hayatını ve öğretisini (“Kutsal tarih'i) anlatan içeriğiyle tarih içinde yer alırken, Kuran, “Allah’ın yaratılmamış sözü' olarak tarih-dışı, yani ezeli ve ebedi bir öğreti olarak kabul ediliyor. İşte günümüzde İslam’ın çağdaş uygarlıkla sorunu da tam bu noktada ortaya çıkıyor. Genel olarak “fundamentalizm' başlığı altında toplanan bu anlayış da, “Cihadizm' ve versiyonları (Daeş, El Kaide, El Nusra, Taliban vb) halinde, ulaşabildiği her “küfür odağı'na dehşet saçıyor. İsteyenler istedikleri kadar “bunlar gerçek İslam değildir!' diyebilirler; oysa kuşku yok ki gelecek nesiller tarih araştırmaları yaparken, 21. yüzyıl başları için en çok İslam’ın bu “cihadist' versiyonunu anlamaya ve açıklamaya çalışacaklar.

***

Burada biz geleceği bırakarak geçmişe dönersek, dünya ile ahreti birleştiren tarih-dışı öğretinin daha 8. yüzyıldan itibaren itiraza uğradığını görüyoruz. Gerçekten de daha Abbasi döneminin başlarında, Ortodoksların “Mutezile' (itizal edenler; ayrılanlar) adını verdikleri bir gurup, Kuran’ın “tarih-dışı' olduğunu kabul etmiyorlardı. Onların gözünde böyle bir inanç ile Hıristiyanlıkta Allah’ın İsa’nın bedeninde cisimleşerek yeryüzüne inmesi arasında bir fark yoktu. İkisi de tarih-dışı olaylardı. Beşeri özgürlük ve sorumluluk konularında ısrarlıydılar ve bir ara hilafeti de ele geçirdiler. Başlangıçta Emevi zulmüne bir direniş olarak doğmuş olan Mutezile hareketini İslam tarihi bilgini Muhammed Arkoun bir eserinde şöyle anlatmıştır: “Kutsal Kitab’ı tarihi belli ve dili anlaşılabilir bir mesaj haline getirmek suretiyle Mutezile mensupları, onu ezeli ve ebedi olmanın nüfuz edilemez sırrından kurtarıyorlardı. Ve insanın bütün yaptıklarından sorumlu olduğu hususunda ısrar ederek özerk insan’ın ortaya çıkışına yardımcı oluyorlardı.'[2] İşte bugün de, çoğu kez adı anılmadan, İslam ve modernizm tartışmalarında referans gösterilen “tarz-ı İslam' budur. 1930’larda Muhammed İkbal bu anlayışın kök salması için en elverişli ortamı Türkiye’de bulmuştu ve Türklerin, dinle devleti ayırmalarını, Mutezile geleneği izinde, İslam’a “tamamen uygun' görmüştü. Ünlü düşünür bu anlayışı Hintli Müslümanlara şöyle örnek göstermiştir: “Bugünün Müslüman ulusları arasında sadece Türkiye dogmatik uyuşukluğu sarsmış ve kendi bilincine varmıştır. Sadece Türkiye entelektüel özgürlük hakkını talep etmiştir.' [3] Oysa İkbal’den yaklaşık yüz yıl kadar sonra, bugün, “mağduriyet', “kutsal dava' ve “demokrasi' gibi aldatmacalarla bu ülkede yıkılmaya çalışılan din ve devlet anlayışı da budur. Böylece, cihadist ve modernist tarzlardan sonra, sözü üçüncü “tarz-ı İslam'a getirmiş bulunuyoruz. Bunu da, yaygın bir adlandırmaya uyarak, “siyasi İslam' başlığı altında sunabiliriz.

***

Siyasi İslam’ın başlıca özelliği, siyaseti İslam’ın aracı olarak değil, aksine, İslam’ı siyasetin aracı haline getirmeye çalışmasıdır: Sağlayacağı bütün dünyevi çıkarlarla beraber! Ve bu niteliğiyle de tarihi hayli eskilere uzanıyor.

Yakın tarihimizde siyasi İslam’ın en “başarılı' örneğini Sultan II. Abdülhamit’te buluyoruz. Gerçekten de Sultan Hamit’in ne söyleminde, ne de eyleminde İslam tarihi ya da İslam ilahiyatı ile ilgili özlü bir kavrayışa rastlayabiliriz. Bugün AKP iktidarının yücelttiği bu sultan, Yıldız Sarayı’na hapsettiği reformist Cemaleddin Afgani’yi bile İngiltere’ye karşı “siyasi bir araç' olarak kullanmaya çalışmıştı. Onun gözünde “Alman askeri heyeti'ne mensup komplocu subayların değeri, Bu ünlü İslam aliminden fazlaydı. Zamanla işlevini tamamlamış hale gelince, kendisini iktidardan kovanlar da bu komplocu subayların öğrencileri oldu. Ve sonunda da, ustası ve çırağıyla, hep beraber felakete sürüklendiler.

***

Aradan yüz yıl geçti; devran döndü; bugün bu kez de Abdülhamit özentileri çağında yeni bir “siyasal İslam' dönemi yaşıyoruz. Üstelik bugünkü “saraylı'ların ellerinde “Ulu Hakan'ın olanakları da yok! Ve bu ülkede egemen kılmaya çalıştıkları “tarz-ı İslam' ise, Janus gibi iki yüzlü. Şu farkla ki, Roma tanrısının yüzlerinden biri geçmişe, öbürü geleceğe dönük iken, çağdaş Janus bir gözüyle düne, öbürüyle de bugüne bakıyor. Akan zaman bütün planlarını altüst etse, bütün beklentilerini çürütse de, o aldırmadan, büyük bir pişkinlik içinde yürüyüşüne devam ediyormuş gibi yapıyor. Kalbi fundamental İslam’da; ara sıra cihadistlere de göz kırpıyor; fakat acı gerçekler aklını zorladıkça bir eliyle verdiğini öbür eliyle almakta da hiçbir sakınca görmüyor. “Kalbî' olduğu kadar “aklî' de davranmaya çalışıyor; oysa “Usta' çalımlarıyla sürüklendiği girdapta Rubikon’u çoktan aşmış durumda! Temsil ettiği “tarz-ı İslam' diğer iki tarzın kötü taraflarını kopyalamakla meşgul; fakat ne fundamentalistlerin “kalbine', ne de modernistlerin “aklına' sahip görünüyor. Günler oy ve çıkar hesaplarıyla geçiyor ve bir zamanlar Yıldız Külliyesi’nde oturan “Usta'nın akıbeti bugün de ufukta şekillenmeye başlıyor.

[1] Adı geçen eserler şunlar. J. de Deguignes; Mémoirs historiques l’origines des Huns et des Turks; Paris, (tarih konmamış); Leon Cahun; Introduction à l’histoire de l’Asie; Turcs et Mongols, Paris, 1896. T. Timur; Osmanlı Kimliği, İmge, 2010, s. 215-218.

[2] M. Arkoun; Essais sur la Pensée Islamique; Paris, Maisonneuve, 1984. s. 27.

[3] Muhammed İqbal; Reconstruire la Pensée Religieuse de l’Islam; Paris, 1955, s. 175. (Eser ilk kez 1930’da Lahor’da yayınlanmıştır).

Not: Bu yazı, yazarının kişisel facebook sayfasından alınmış ve BirGün Gazetesi'nin Pazar ekinde de yayımlanmıştır.

İlgili Haberler

ABC Kritik

'Yaptırım' mı?,  'Kitle İmha S­ilahı' mı? 

ABC Kritik

ABC Kritik | Çağlar Ezikoğlu | Bir PKK-FETÖ-AKP işbirliği: Andımızın kaldırılması

ABC Kritik

ABC Kritik | Prof. Dr. Coşkun Özdemir | Bilim, Bilim, Yine Bilim ve Aydınlanma!

ABC Kritik

ABC Kritik | Çağlar Ezikoğlu | Çatladıkapı ülkesinin çadır mahkemeleri

ABC Kritik

ABC Kritik | Prof. Dr. Coşkun Özdemir | Krizler kıskacındaki Türkiye

ABC Kritik

ABC Kritik | Berk Yüksel | Echo ve Narcissus

ABC Kritik

ABC Kritik | Çağlar Ezikoğlu | Sol Muhalefetin Acıziyeti

ABC Kritik

ABC Kritik | Çağlar Ezikoğlu | Krizle geldiler ama krizle gitmeyecekler

ABC Kritik

ABC Kritik | Prof. Dr. Coşkun Özdemir | Televizyondaki açık oturum konuşmaları

ABC Kritik

ABC Kritik | Nejla Kurul | Karma eğitimi savunmak gerek

ABC Kritik

ABC Kritik | Prof Dr. Coşkun Özdemir | Türkiye ne halde?

ABC Kritik

ABC Kritik | Çağlar Ezikoğlu | Müstemleke geldiniz müstemleke gidiyorsunuz: McKinsey'in Türkiye serüveni