darbeicindedarbegif.gif

YAZARLAR

Tüm Yazıları Gaffar Yakınca

İstanbulun fethi ve yurdumuz olan kente karşı görevimiz

29.05.2017 16:54

Malumunuz bugün 29 Mayıs, yani İstanbulun fetih yıldönümü. İktidar, uzunca bir süredir yaptığı gibi yine hayli tantanalı gösterilerle fethi kutlayacak. Her yıl biraz daha abartılı hale gelen, her defasında "bu kadar da olmaz" dedirtecek bir icraata sahne olan kutlamalarda bakalım bu sefer ne gibi tuhaflıklara şahit olacağız.

İstanbulun Osmanlılar tarafından alınması, şüphesiz son derece önemli bir olaydır. Doğu Romanın son Hristiyan bakiyesi de ortadan kalmış, varislik Asya kökenli Müslüman bir topluma geçmiştir. Fatih de, kannunamesinden anlaşıldığı kadarı ile, kendini Roma imparatorlarının varisi olarak kabul etmektedir. Beş yüz yılı aşkın bir süredir bu kentte yaşayan insanların kendi tarihleri açısından böylesine önemli bir olaya yabancı kalmaları düşünülemez. Onun için fethin anılması hatta belirli ölçüler dahilinde kutlanması hiç de anormal bir iş değildir; anormal olan, bu anmanın bugün ele alınış biçimdir.

MAÇ KUTLAR GİBİ FETİH KUTLAMAK
Beş yüz yıl önce coğrafyamızın ve toplumumuzun kaderini belirleyen bir büyük olayı, daha dün kazanılmış bir maçı kutlarmış gibi anmak en kibar deyimle hafifliktir. Bu hafiflik, bu züppelik, bizim kendi öz tarihimize bakışımızın sakatlığına işaret eder ve asıl acı olan kısım da budur.

Geçmişe dair söylenen her söz, yapılan her eylem, aslında bugüne ilişkin siyasi bir tavra denk gelir. Bu noktadan bakınca tarih, sadece bir sosyal bilim alanı değil, aynı zamanda siyasi bir enstrümandır. Tarihin -belirli bir noktaya kadar- araç olmasının önüne geçmek mümkün değil, ancak bu araçsallaşmanın gerçekliğin önüne geçmesini engellemek pek tabi mümkündür ve gereklidir. Çünkü tarihsel olaylar bugünün siyaset sahnesine taşınırken çok fazla zorlanıp deforme edilirlerse bundan en büyük zararı o toplumun tarih bilinci görür. Tuttuğunuz her ayrıntıdan bir kahramanlık destanı çıkarmaya kalkarsanız, geçmişi öylesine büyük bir heyula haline getirirsiniz ki bugün ihtiyaç duyduğunuz kahramanlıklar onun gölgesinde yok olup gider. Tarihi bir film sahnesi gibi algılamaya başlayan nesiller, efsunlanmış sürülere dönüşür, bugünün başarılarına dair her ilham ucuz bir gösteri nesnesi olmaktan öteye geçemez, buharlaşıp yok olur.

KUTLAMALARIN SİYASİ ANLAMI
İlk fetih kutlaması Meşrutiyet döneminde, 1910da yapılmış. Abdulhamit, bu işten pek hoşnut değil, Murat Bardakçının Metin Hülagüden aktardığına göre doktoruna şöyle demiş:

"Biz, İstanbulu Rumlardan zaptettik... Fetih günü onlar matem tutmak isterler... Biz tezahürde bulunursak (ortaya çıkarsak) onların hissiyatını rencide ederiz... Benim zamanımda bir kere İstanbulun fethi günü merasim yapmak istediler... Ben bu hissiyat noktasını nazara alarak müsaade etmedim... Bunlar hikmet-i hükûmettir, çünki her hükûmet tebasının hepsinin hissiyatını da rencide etmemeğe çalışmalıdır... Her nedense biz kendi kendimize mesele çıkarıyoruz…"

Abdulhamitin bakışı siyasi çizgisi bakımından tutarlıdır, sonuçta bütün maksadı Osmanlıyı ayakta tutabilmek olan bir devlet adamıdır. Ancak bu bakış öyle pek övülecek bir şey de değildir. Abdulhamit, olaylara hala eski imparatorluk kafası ile bakmakta tebasını idare etmenin gailesi ile hareket etmektedir. Oysa imparatorluk çoktan kırk parçaya bölünmüş, ufukta payitahtın asli unsurları açısından bir varlık yokluk savaşı belirmiştir. İttihatçılar, siyaseten daha becerikli değillerse de tarihsel olarak daha gerçekçidirler. Niyetleri bir millet yaratmak, Osmanlıyı Türklüğe tahvil etmektir. Fetih kutlamasının işte böyle bir siyasi maksadı vardır. Nitekim, büyük savaşın hemen arifesinde yapılan 1914 yılındaki kutlamada coşku ve siyasi doz en üst noktaya taşınmıştır. Bir yanlış hesap sebebi ile 11 Haziran günü yapılan kutlamaya yüz bini aşkın insanın katıldığı ve milliyetçi nutuklar atıldığı bilinmektedir. O gün kürsüde konuşanlardan biri, Hamdullah Suphi (Tanrıöver) 1925 yılındaki eğitim bakanlığı döneminde fetih kutlamaları için meclise bir önerge getirir ama bu öneri reddedilir. 

Cumhuriyet döneminde fethin yeniden kutlanması kararı 1940 senesinde alınıyor. İsmet İnönü bu görevi Hasan Ali Yücele veriyor. Hazırlıklar, 13 yıl sonrayı, fethin bei yüzüncü yılını hedefliyor ve iki önemli eksende devam ediyor: bir kısmı çeviri bir kısmı telif kitaplar yayınlanması ve İstanbulun eski eserlerinin onarılması. Ahmet Hamdi Tanpınarın 1946 tarihinde Cumhuriyette yayınlanan bir dizi makalelesinden o dönemde bu hazırlıkların önemli bir gündem oluşturduğunu anlıyoruz. Tanpınar, fetih kutlamasına son derece önem veriyor ve "İstanbula layık olmamız lazım" diyerek ısrarla bu iki noktanın, kültür ve mimarinin altını çiziyor.

Beş yüzüncü yıl kutlamaları Demokrat Parti iktidarına nasip oluyor, halkın geniş katılımı ile yapılsa da Hasan Ali Yücelin hedeflediği veya Tanpınarın arzu ettiği şekilde değil, bir tür milli müsamere havasında geçiyor. Adnan Menderes ve Celal Bayarın Yunanistan ile ilişkilerde sorun yaratır endişesi ile törenlere katılmamış olması da aslında fethin bir milli zafer olarak ele alındığını gösteriyor. Bu milli kutlama atmosferinin –doğrudan ilgili değilse de- aynı zamanda 6-7 Eylül provokasyonunu hazırlayan atmosfer olduğunu da akıldan çıkarmamak gerekiyor. Demek ki fetih kutlamaları yine siyasi bir araçtır.

1960tan sonra fetih kutlaması sadece muhafazakar milliyetçiler ve islamcılar tarafından yapılıyor ve giderek marijinalleşen bir hamaset elbisesine bürünüyor. İstanbulun alınmasının tarihsel anlamı üzerinde neredeyse hiç durmayan, konuyu iki aylık muharebeleredeki cihangirlikle sınırlayan bu bakış açısı yer yer mizaha konu olabilcek denli saçma sapan noktalara varıyor. 1994te islamcıların yerel iktidarları almalarından sonra belediyelerin kutladığı ve bugün artık bir devlet geleneği haline getirilen fetih kutlaması işte bu acayip müsamerelerin bir devamıdır.

YURDUMUZ OLAN KENTE KARŞI GÖREVİMİZ
Şimdi ise bir yanda akla ziyan gösterilerle kahramanlık öyküleri yazanlar diğer yanda Türklerin barbarlıklarını, vahşiliklerini anlatanlar var. Kendi yurdumuz olan bir kente ve kendi tarihimize karşı en temel vazifelerimizden biri bu iki uç arasında kaynayıp gidiyor.

Oysa İstanbulun el değiştirmesi, dünya tarihinin en ilerici hamlelerinden biri olarak görülebilir. 1204 Latin istilasından beri belini doğrultamamış olan Bizans, artık Paleologos ailesi etrafında kümelenmiş ve saray entrikaları ile başları dönmüş bir asiller zümresinden ibaretti. Bütün büyük sanatçılarını ve bilginlerini çoktan Venedike kaptırmış, donanmasını Haliçte bile yüzdüremeyecek kadar zayıf düşmüş bir yerel ekonomi halinde idi. Patrikhanenin yüzü suyu hürmetine Avrupalılardan aldığı üç beş destekle ayakta durabilen bu geri kalmış devletin yerini Osmanlılara bırakması İstanbulun ve tüm doğu coğrafyasının kaderini değiştirdi. İstanbul yeniden bir kültür, sanat ve ticaret başkenti haline geldi. İlk altın çağının üzerinden bin yıldan daha uzun bir süre geçtikten sonra şehrimiz, yeniden, deyim yerinde ise küllerinden doğdu.

Türklerin Bizans karşısındaki zaferi askeri bir başarı olmaktan ziyade sosyal bir zaferdir. Daha zinde, daha adil ve daha gelişmiş olan düzen, çürümüş olanı alt etmiş, onda iyi gördüğü yanları da kendi bünyesine katarak ileri doğru bir hamle yapmıştır. Bizim İstanbulun alınmasına bakışımızın temelinde de bu tarihsel ilerleme fikri bulunmalıdır.

İstanbul artık bizim kentimizdir, ama o aynı zamanda hala biraz Bizans olarak bizimdir. Bu kentte yaşıyor olmanın belki de en güzel yanı budur.  Bugün elimizde olan tüm kültürel birikim geçmişin tarafsız bir toplamıdır. Şu halde, 29 Mayıs 1453 günü sadece yenen taraf değil, yenilen taraf da artık bizden bir parçadır. Şu beş yüz yılda ürettiğimiz her güzellikte bu tür birleşimlerden aldığımız gücün izi vardır.

Çok önemli bulduğum bu konuya bir başka yazı ile devam etmek üzere, şimdilik bu noktada bırakıyorum.

Eğitim