YAZARLAR

Tüm Yazıları İbrahim Kaya

Büyük meselemiz: Yeniden Cumhuriyette uzlaşmak!

22.10.2017 13:06

Toplumun varlığından söz etmek, aslında, bireylerin dışında bir varlık hakkında konuşmak anlamına gelir. Durkheimın uzun zaman önce iddia ettiği gibi toplum kendisini oluşturan üyelerinin toplamından daha büyük bir varlığa işaret etmektedir. Yani bireyler bir toplumu oluşturur ama o toplum bireylere dışsaldır; onların eylemlerine zaman ve mekan açısından sınırlılıklar getirir. Bu anlayış esasında toplumun uzlaşılara dayandığını, değerler, normlar ve kurallar açısından toplum üyeleri arasında bir uzlaşının bulunduğunu varsayar. Diğer taraftan toplumun daima karşıtlıkların mücadele sahası olduğunu ve hiçbir zaman bir bütünsellik arz etmediğini iddia eden çok güçlü başka bir toplum anlayışı da dikkat çekmektedir. Her daim çıkarları ve ilgileri birbirine karşıt olduğu varsayılan toplumsal sınıfların ve/veya katmanların toplumu dengede durmaktan alıkoyduğu iddia edilmektedir. Dolayısıyla, bir bütünselliği ifade etmesi beklenen toplumun temelinde, çelişkili olarak, karşıtlık, çatışma bulunmaktadır.

UZLAŞILAR VE ÇEKİŞMELER SAHASI OLARAK TOPLUM
Halbuki toplumu ne uzlaşmaların süreklilik kazandığı değişmez bir saha ne de daimi çatışmaların gerçekleştiği bir savaş alanı olarak anlayabiliriz. Bir kere toplum, somut olarak varsa yani bir zihinsel üreti değilse, muhakkak biz bireylere dışsaldır, yani, bizim eylemlerimizi zamanda ve mekanda sınırlamaktadır. Bu, kuşkusuz onun belirli kurallar ve değerler üzerinde yükselen bir uzlaşı olduğuna delalettir. Üzerinde uzlaşılmış değerler ve kurallar esasında bir toplumun göreli olsa bile istikrarına işaret etmektedir. Ne var ki, toplum sözü edilen kurallar ve değerler ile ilgili sonsuza değin sürecek bir uzlaşı demek değildir. Farklı hatta karşıt düşünsel, siyasal, kültürel ve ekonomik eğilimler ve çıkarlar toplumu aynı zamanda bir çekişmeler sahasına dönüştürmektedir. Tam bir bütünselliğin ve dengenin oluşumuna izin vermeyen çekişmeler sonuç itibariyle mevcut değerler ve kurallar üzerine olan uzlaşıları değişmeye zorlar. Dolayısıyla, bir toplum ne tam bir denge halidir ne de salt bir savaş alanıdır. Hem uzlaşıları hem de çekişmeleri aynı anda içerir. Bu yüzden bireylerin ve grupların muhtemelen göreli bir bütünselliğini temsil etmektedir; toplum ne bölünmüş, kutuplara ayrışmış bir varlık ne de bireylere ve gruplara tam anlamıyla dışsal olan bir güçtür. Belki her daim yapım aşamasındadır, yani, hiçbir zaman bir son veya sonuç değildir. Ancak, yine de, salt bir eylemlilikler sahası olmaktan ziyade, yapısal niteliklere de sahip, zorlayıcı bir güçtür toplum.

Bu yaklaşımdan hareketle, ancak, Türk toplumunun içinden geçtiği süreci kavramak mümkündür. Onun kendi üyeleri arasındaki uzlaşıları ve aynı zamanda içinde barındırdığı çekişmeleri, anlaşmazlıkları eş zamanlı görebilen bir anlayış mevcut, birikmiş sorunların aşılmasında elzemdir. Örneğin, son günlerde yaşanılan belediye başkanları krizi salt cumhurbaşkanı ile belediye başkanları arasındaki bir çekişme olarak anlaşılamaz. Bu kriz, kendi içinde, toplumu kapsayan, ayrıntıdaki uzlaşılara ve çekişmelere odaklanılarak, ancak, kavranabilir. Demek ki bu sözü edilen uzlaşılara ve çekişmelere dayalı sosyolojik temel ile ilişkili olan siyaset kurumu kendisinin de tabi olduğu bu olguyu iyi bilmek durumundadır. Yoksa salt uzlaşı ya da salt çatışma mantığından hareket eden siyasetin sosyolojik gerçeğe dokunabilmesi ve onun parçası olması, onda kalıcı olması pek olası değildir. Sürekli toplumdaki karşıtlıklar üzerinden siyaset üretmek, belki bir süreliğine, çekici, heyecanlı olabilir ve kazandırabilir. Ancak, uzun vadede bu, toplumun uzlaşılarını sarsacak, değerler ve kurallar açısından toplumun hasarlı bir toplum olmasını zorunlu kılacaktır. Öte yandan salt uzlaşılardan, ortaklıklardan hareketle üretilen siyaset de kitleleri motive edecek, belirli hedefler çerçevesinde bir araya gelmelerini sağlayacak bir siyaset değildir. Toplumdaki temel çelişkilerin bir şekilde işlendiği ve hedefler açısından toplumdaki hangi sosyal grupların öncelendiği bir şekilde ortaya koyulan siyaset programları başarıya ulaşmaktadır. Ne var ki, bu tür siyaset programlarının bir toplum projesine sahip olması ve sonuç olarak uzlaşılardan kurulu bir toplumu hedeflemesi başarı için kaçınılmazdır.

Esasında toplumun tarihsel anlamda birikmiş ortaklıkları, bireylerin eylemlerini düzenleyen mekanizmanın arkasındaki temel güçtür; nerde, ne zaman ve nasıl davranacağımızı tarihsel-toplumsal ortak deneyim şekillendirir. Ancak, eş zamanlı olarak, bu sözü edilen ortaklıklar, statik, donmuş bir toplumsal saha yaratmamakta, aksine toplumu bir etkileşim sahası olarak kılmaktadır. Bunu da insan eylemliliğine olanak sunarak bizzat birikmiş tarihsel ortaklıklar gerçekleştirmektedir. Yani, Giddensın dediği gibi, bir taraftan toplumun yapısı bizim eylemlerimizi zaman ve mekanda sınırlamakta fakat diğer taraftan aynı toplum yapısı bizim değişimi gerçekleştirmek için eylem geliştirmemizi mümkün hale getirmektedir. Demek ki toplumun uzlaşılardan ve ortaklıklardan oluştuğu su götürmez bir gerçekliktir. Ancak, aynı toplumun kendi içinde karşıtlıkları barındırması onun neden aynı yapıda kalmadığını yani değiştiğini de açıklamaktadır. Göreli bir bütünsellik olan toplum ne tamamlanmış bir sonuçtur ne de salt etkileşimlerden ibaret bir sahadır.

AYRIŞAN TOPLUM VE BÜYÜK UZLAŞI İHTİYACI
Son yıllarda Türk toplumunun oldukça ayrıştığı, kutuplaştığı ve bir bütünselliği temsil etmediği anlayışı elbette doğrudur. Epey bir zamandır toplumsal ama aynı zamanda kültürel karşıtlıklar üzerinden yürütülen siyaset Türkiyede uzlaşıları, ortaklıkları önemli ölçüde sorunlu kıldı. Toplumdan söz ederken mutlaka üzerinde durulması gereken ekonomik, siyasal ve kültürel sahalardaki sorunların çözülmesi şartı, uzun zamandır bu ülkede karşıtlıklar üzerinden hareket eden siyaset tarafından ihlal edilmektedir. İhlal edilen bu şart nedeniyle büyük uzlaşıdan bahsetmek gittikçe zorlaşmaktadır. Çünkü toplumun büyük çoğunluğunun uzlaşısını gerektiren sahalarda - ekonomi, siyaset ve kültür - son derece ayrıştırıcı bir anlayışla sorunlar çözülmek isteniyor. Demek ki uzlaşılardan ama aynı zamanda çekişmelerden oluşan ve bu yüzden göreli bir bütünselliği ifade eden toplum, uzlaşılardan alabildiğine uzaklaştığı için, yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Böyle durumlarda, kuralın geçerli olmadığı, gücü olanın güçsüz addedilenleri deyim yerindeyse dövdüğü bir tür toplum—dışı süreç işlemeye başlar. Bu sürecin sonucu toplumu ya çok ciddi travmalarla, büyük hasarlarla kanadı kırık bırakır ya da tamamıyla iki ve belki daha fazla sayıda topluluk olarak tam bölünmesini getirir. Demek ki bir toplumdan bahsetmek için uzlaşılara ve çekişmelere eş zamanlı işaret etmek demek, tarihsel olarak bu ikisinin sürekli bir dengede durduğunu söylemek demek değildir. Aksine, zaman zaman dengenin bozulduğu ve bunun sonucunda ya yıkımların ya da (olumlu) büyük dönüşümlerin gerçekleştiği söylenmek durumundadır.

Şimdi bizim içinde yaşadığımız toplumun yeterince ayrıştırıldığı, yeterince uzlaşılarının feshedildiği bir toplum olduğu gerçeğini unutmadan, onu hala bir toplum olarak görmek isteyen insanların ama özellikle toplumda muhtelif grupları temsil eden aktörlerin yeni bir büyük uzlaşı anının geldiğinin farkında olması şarttır. Üç saha açısından yani ekonomi, siyaset ve kültür sahaları açısından üzerinde büyük kitlelerin hemfikir olacağı bir yeni uzlaşı programını dillendirenler ve nitelikli eylemleriyle bu programı hayata geçirenler sürecin aktörleri olacaktır. Uzlaşılar, ortaklıklar ama aynı zamanda çekişmeler sahası olarak toplumu yeniden kurmak, çekişmelerin büyük uzlaşı adına en azından kuruluş sürecinde bir kenara koyulabilmesini şart koşmaktadır. Gözlemlerimiz de bu yöndedir ki Türk toplumu bu tür büyük uzlaşıya, çekişmelerini bir kenara koyarak, hazırdır ve bu noktada aktör sorunu yani yeni büyük uzlaşının hayata geçirilmesindeki aktör sorunu muhtemelen en merkezi sorundur. Bu nedenle yeni partiler kurulduğu ve daha kurulacağı gözlemlenmektedir. Halbuki insanların yeni partilerin kurulmasını beklemelerini veya kurulacak onların aktörlüğüne inanmalarını gerektirmeyecek ölçüde potansiyeli olan tarihsel aktör elde mevcuttur. Ancak bu tarihsel aktörün günümüzdeki pozisyonu hızla zayıflamaktadır. Bu yüzden büyük uzlaşı açısından bir an önce kendisini toparlaması şarttır. Türkiyenin büyük uzlaşısı 1923ten itibaren Cumhuriyetti ama Türkiye artık bir cumhuriyet olmaktan oldukça uzak ve bu nedenle yeni büyük uzlaşıya ihtiyaç duyulduğu muhakkak. Yeni uzlaşı olarak çözüm Yeniden Cumhuriyet inşasıdır. Demek ki uzlaşı ile çekişme arasındaki denge bozulmuştur ve bunun sonucunda ya yıkımların ya da (olumlu) büyük dönüşümün gerçekleşeceği bir vakadır. Olumlu büyük dönüşüm, ya da yeni büyük uzlaşı, Yeniden Cumhuriyet kuruluşudur. Sonuç itibariyle uzlaşacak mıyız yoksa hasarı büyük bir toplum hatta birkaç ayrı topluluk mu kalacak geriye, bütün mesele bu!     

             

                        

Eğitim