darbeicindedarbegif.gif

Çok Okunanlar

'Piyasalara saldırının en büyüğü geliyor'

'Başkanlık Sistemi sona erdi'

Tıp uzmanı, bahçesinde yaşadığı hastanenin bankında ölü bulundu

Abdulkadir Selvi'den Brunson iddiası

Gerici kustu: TL'den Mustafa Kemal'in resmini kaldırıp yerine Şeyh Said'i koyalım

Şengül Can’ın 'Sarkaç' kitabının eleştirisi

Mehmet ASLAN

Şengül Can’ın Sarkaç(1) adlı öykü kitabını dikkatli okudukta, pek çok sorun görürüz. Buna karşın bu kitap, 2013 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’ne değer görüldü. Bu yazımda görüleceği üzere, pek çok sorunu olan bir kitap, nasıl olur da ödüllendirilir?

Şengül Can’ın öykülerindeki temel sorunları şu biçimde sıralayabiliriz:

-Dil sorunları.

-Türkçenin yapısını bozan yaygınlaşmış tutumlar.

-Kötü anlatım.

-Nesnelerin birliğinin kurulamaması.

-Yazarın göstermeyip, salt söylemekle yetinmesi.

-Örgenin doğru kurulamaması.

-Konu dışı taşmalar.

-Çatışmaların somut bir nedene dayanmaması.

-Mantıksal çelişkiler.

-Değer yönlendirmenin yaşamdan değil, ölümden yana oluşu.

-Psikolojik sorunlu karakterler, bunalım.

-İnsana kötü bakış.

-Kadına kaba bir bakış.

-Gerçekçilik sorunu.

-Öykülerde toplumsal çözümleme yok.

-Öykülerde izlek yok.

Şimdi bu sorunları, öyküleri tek tek ele alıp, göstermeye çalışacağım.

SARKAÇ (s.9)

Nesnelerin birliği:

Nesnelerin birliği gerçekçi yazının temel öğelerinden biridir.

Cengiz gündoğdu, Estetik Kalkışma (2) adlı yapıtında nesnelerin birliği için şöyle der: “Yapıtta, hiçbir nesne, hiçbir olay, hiçbir söz boşu boşuna yazılmayacak… Bir yapıtın estetik değeri nesnelerin birliğine bağlıdır.'

Cengiz Gündoğdu’ya göre, yazılan her şeyin bir nedeni, bir işlevi olmalı. Yazar, nedensel ilişkileri doğru kurmalıdır. Yapıtın estetik değeri buna bağlıdır.

Şimdi öyküye geliyorum.

Sarkaç’taki tüm öyküler gibi, bu öykünün de en büyük sorunu, belli bir nedene, işleve dayanmayan pek çok şeyin söylenmesi. Kısacası, nesnelerin birliği yok Şengül Can’ın öykülerinde.

Bu sorunu örneklerle görelim.

“Gözlerimi gördüğüm yere gittim. Gözlerim yoktu. Evin içinde göl, gölün içinde ayna. Uzun, karanlık bir koridor. Sonunda hüzme bir ışık. Titrek ve kararsız. Kan ter içindeyim. Gözlerimi açıyorum. Koridor. Kapatıyorum. Aynı koridor. Bedenim bir soluk. Kızgın ve yakıcı. Dışarı çıkmak istiyorum. Neden böyle yoruldum, bilmiyorum. Hareketsiz yatıyorum.'

Koridorun işlevi ne? Neyi gösteriyor bize? Karakteri içerde tutan ne? Neden dışarı çıkmak istiyor? Neden yorgun? Karakter bilmeyebilir, oysa yazar nedeni sezdirmeli okura.

Devam edelim.

“Annem bulaşık yıkıyor. Bense onu izliyorum. Hep izlerim.' Neden “hep izler'miş?

“Döv beni anne, döv beni!' Neden annesinin kendisini dövmesini istiyor?

“Ağzımdan köpükler çıkıyor.' Neden? Ne oldu da ağzından köpükler çıktı?

“Yine tavan, duvar, koridor. Gözlerimi gömdüğüm yerler uzaklaşıyor sanki. Oda gittikçe pembel “eşiyor. Ve ben gittikçe küçülüyorum. Bu kadar pembelik bir kadına fazla değil mi:' “Yine tavan, duvar, koridor.' demiş. Oysa koridoru okudukta tavanı, duvarı ilk kez okuduk. “Yine' demenin gereği ne. Oda neden pembeleşiyor? Karakter neden gittikçe küçülüyor? “Oda gittikçe pembeleşiyor.' Dedikten sonra; “Bu kadar pembelik bir kadına fazla değil mi:' deniliyor. Soruyorum. Kadın mı pembeleşiyor, oda mı?

“Annem çamaşır asıyor. Bense göğüslerini izliyorum. İki yana sarkmış patlak su torbaları. Kadınlığım geldikçe aklıma iğreniyorum. Yıllarca bunları emdiğimi düşünüyorum. Ağzıma annemin sütü geliyor. Tükürüyorum. Sonra gidip ona tükürüyorum. Ve yoldan geçen güzel bir kadına.'

Soruyorum. Karakter kadınlığından neden iğreniyor? Karakteri önce annesine, sonra da yoldan geçen kadına tükürmeye iten ne?

Öykünün son tümce öbeğinde yatık olarak (italikle) yazılan tümcenin “konuyla' ilişkisi yok.

“Ben sorular soruyorum. Annem beni hala dövmüyor. Ve dişlerini çıkartıp bir tasa koyuyor. (…) Büyükannem babamdan yaşlı. Dişlerini tasa koyuyor.'

Takma dişlerin-yazar takma demiyor gerçi-tasa konmasının öyküdeki işlevi ne? Çıkartamıyoruz. Büyükanne neden anıldı şimdi?

“Galiba bende annem gibi, kızımı terk ediyorum.' Kız nereden çıktı şimdi? Annenin kızını terk ettiğini öyküden çıkartamıyoruz.

Vb…

Sahte tümce:

Öyküde konunun akışı içinde belli bir anlama bürünmeyen pek çok tümce var. Nurullah Ataç böyle tümcelere “sahte tümce' der. Örneğin; “Gözlerimi gömdüğüm yere gittim.''Evin içinde göl, gölün içinde ayna.''Babaannem babamdan yaşlı.'

Yazar göstermiyor, söylüyor:

Cengiz Gündoğdu’ya göre, yazınımızın temel sorunlarından biri de, yazarların göstermeyip, söylemekle, sergilemekle yetinmeleridir. “Adam odaya girdi, arkadaşıyla felsefe tartıştı,' demek, söylemektir. Oysa yazar, felsefe tartıştıklarını göstermeli, söylemekle yetinmemeli, der.

Bu durumu öyküden örnekleyelim.

“Baktım ki annem bana cevap vermiyor. Ben daha çok soru soruyorum.''Ben sorular soruyorum. Annem beni hala dövmüyor.' Yazar, sorular sordu, cevap verdi, deyip geçmemeli. Okur, yani bizler, karakterin sorduklarından, bu sorulara verilen yanıtlardan, soru sorulduğunu, sorulara belli yanıtlar verildiğini çıkartmalı.

Sarkaç adlı öykü, bir buçuk sayfalık kısa bir öykü. Buna karşın pek çok hatayı barındırıyor içinde. Bu da büyük bir başarı olsa gerek. Yoksa neden 2013 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’nü versinler ki…

ŞIK.ŞIK.ŞIK. (s.11)

Dil sorunları:

“Yazın, dil işidir.'Cengiz Gündoğdu’ya göre. Dil, yazarın biricik aracıdır. Bu nedenle yazar, dili doğru kullanmalıdır. Nurullah Ataç’a göre yazar, “özen düzen düşünmeksizin, kalemin ucuna nasıl gelirse öyle yazmamalı. (…) biçim güzelliğine, deyişin akıcılığına, sözün yerinde kullanılmasına' özen göstermeli. (3) Dilin geliştirilmesi yazarın boynunun borcudur, Nurullah Ataç’a göre. (4)

Şengül Can’ın dili özensiz. Türkçeyi doğru kullanamamış.

Şimdi bu özensizliği, yanlışlığı görelim.

Öyküde dilin, Türkçenin yanlış kullanımıyla ilgili pek çok hata var.

-“Akşama doğru bir kez daha yemek verdim. Kaşığı eliyle itti.' Burada “yemek verdim' yerine, “yedirmek istedim' denmeliydi.

-“Yemezsen yeme, çok da meraklıydım.' Bu tümcede “meraklıydım' yerine, “umurumda' denmeliydi.

-“Çayımı elime alıp karşısındaki koltuğa kuruldum.' Bu tümcede “elime' sözcüğü fazlalık. Elden başka bir şeyle alamayacağımıza göre, elin belirtilmesi gereksiz. Örneğin; ayaklarıyla yürüyordu, gözleriyle görüyordu, denmez Türkçede. Yürüyordu, görüyordu denir.

-“Sen, sinsi gülüşün sahibi.' Türkçede sahiplik, alınıp satılan mallarda kullanılır ancak. Gülüş satın alınmaz. “Sinsi gülüşlü' denmeliydi.

Bu sorun, “Türkçenin yapısını bozan yaygınlaşmış tutumlar'dan biri Cengiz Gündoğdu’ya göre.

Çatışma:

Çatışma konusunda şöyle der Cengiz Gündoğdu: “(…) Bir durum vardır. Bu durumun açılması gerekir, burda çatışma başlar.'

Çatışmayı dört kümede ele alır yazar.

-Kendiyle çatışmalar

-İkili çatışmalar

-Sınıf çatışmaları

-Doğa çatışmaları

Yazara göre, çatışmalar uydurma olmamalı, nesnel (somut) bir nedene dayanmalı.

Şengül Can’ın bazı öykülerinde kişinin kendiyle çatışması ile ikili çatışmalara rastlıyoruz. Yazık ki, bu öyküdeki gibi diğer öykülerdeki çatışmalar da nesnel (somut) bir nedene dayandırılmamış.

Psikolojik sorunlu karakterler:

Diğer öykülerdeki pek çok karakter gibi bu öyküdeki karakterlerde psikolojik sorunlu. Bir öyküde, romanda sorunlu karakterler yazılacaksa, onları o sorunlara düşüren toplumsal, bireysel nedenler gösterilerek yazılmalı.

Yaşama karşı olumsuz tutum:

Şengül Can’ın öykülerinde değer yönlendirme, yaşamdan değil, ölümden yana. “Böyle bir değer yönlendirme, insan türünün yaşam savaşımına değer vermemektir.' Cengiz Gündoğdu göre. (5)

İnsan, tarihi boyunca yok olmaya karşı yaşam mücadelesiyle geldi bugünlere. Kimliksiz kalmayı, ölümü, yok olmayı savunmak insanın sıfırlanmasıdır.

Şimdi bu sorunu öyküden alıntılarla görelim.

-“Adsız, kimliksiz kalmak… Ne çok isterdim. Lanet olsun.'

-“Ölsem de kurtulsam senden, evet evet, en iyisi yok olmak.'

-“Öleceği günü sabırsızlıkla bekliyorum.'

-“Anneme karşı nefretim ilk o gün başladı. Hepsini yok edip öldürme planlarım.'

-“Gitmek’ ne güzel bir kelime, yok olmak.'

“Şık.Şık.Şık.' Öyküde bu sözcükler gerekli gereksiz, her iki üç tümce öbekleri arasında yinelenmiş. “Farklı','ilginç' olma kaygısı olan yazarlar, bu tür boş buluşlara yönelir. Şengül Can’da “farklı', “ilginç' olma kaygısı taşımış.

BULUŞMA (s.15)

Çelişkili sözler:

Sarkaç’taki pek çok öyküde çelişkili sözlere rastlıyoruz.

Bu öyküde karakter;“Doktor, kızıma iyi bak' dedikten sonra; “kimsem yok benim. Hiç kimsem.' diyor. “Alkol yasak. Ben içki içmem doktor.' dedikten sonra; “Bırakamam doktor. Hep içtim ben bunu.'diyor. “Hala anlamadın mı doktor? Ben canımı alıp gitmek istiyorum. Bu çabanız niye?' dedikten sonra; Elmas kızım, tatlı yavrum. Sen üzülme diye katlanıyorum.' diyor.

Dil sorunları:

“Hepiniz yalansınız. Hani ileşecektim.' Burada “Hepiniz yalansınız' yerine, “hepiniz yalancısınız' denmeliydi.

YAŞLI (s.21)

Dil sorunları:

Anlatıcı kızın söyledikleri ile “yaşlı, hasta, yatalak' annenin sayıklamaları paralel bir biçimde anlatılmış. “Yaşlı, hasta, yatalak' kadının sayıklamaları büyük harfle, noktalama işaretleri kullanılmadan, serpiştirilmiş öykü boyunca. Bu sayıklamaların neden bu biçimde yazıldığını öğrenemiyoruz öyküden. Belli ki yazarın öyle yazası gelmiş. Daha “ilginç', daha “özgün' olacağını düşünmüş olmalı.

Öykünün başında anlatıcı karakter olan kıza (Aygül’e) amcasının telefon ettiğini; “Çok hasta. Gel. Son nefesine dahi olsun, yetiş.' Dediğini öğreniyoruz. Hasta, son nefesinde olan, kızın annesi. Kız, amcasının bu sözlerinden sonra şöyle diyor. “Kızgındı bana biliyorum. Ondan böyle konuşuyordu.' Konuşan, kızgın olan kim? Onunla konuşanın amcası olduğunu biliyoruz. Buna karşın amcanın konuşmalarından onun kızgın olduğunu çıkartamıyoruz.

Örge-Konu dışına taşmalar:

Bir yapıtta (öyküde, romanda), hiçbir nesne, hiçbir olay, hiçbir söz boşu boşuna yazılmamalı. Her sözcüğün konunun akışı içinde bir nedenselliği olmalı, demiştik. “Öykü yazmanın, roman yazmanın zorluğu da buradadır. Yazar, nedensel ilişkileri doğru kullanmalıdır. Kullanamıyorsa, o kişi, yazar değildir.' (6)

Şengül Can’ın öykülerinde konunun akışına uymayan, gereksiz, konu dışı taşmalar var. Bu sorunun nedenlerinden biri de örgenin doğru kurulamamasıdır.

Estetik Kalkışma’da örge ile ilgili bölümü okuyalım.

“Bir olayın, ya da birçok olayın, nedensel ilişkiler gözetilerek örülmesine örge denir. Yapıttaki konuşmalar, eylemler örgeden çıkmalıdır.

Roman ya da öykü, yaşamın, düzene sokulması, disipline edilmesidir. Yaşam böyle değildir. Rastlantılar vardır. Yaşamda bizi ilgilendiren vardır, ilgilendirmeyen vardır. Birçok olay vardır, ama o olaylar yine birçok kişi için konu dışıdır.

Yazar, örgeyle konu dışı olanı, konunun dışında tutar. Bir romanda, bir öyküde konu dışı yoktur. Sözgelimi, karakterin her eylemi konu içi olmalıdır. Hiçbir eylem, hiçbir söz, konu dışı olamaz.

Bu, örgeyle sağlanır. Yazar, yapıtını örerken konu dışı olanı örgenin dışında tutar.' (7)

Örgesi doğru kurulmuş yapıtlarda anılan her şey halkalar biçiminde birbirine bağlıdır.

Şengül Can’ın öykülerinde örge doğru kurulamamış. Anılan her şey halkalar biçiminde birbirine bağlı değil. Öyküleri, Cengiz Gündoğdu’nun deyimiyle; “gelişigüzelliğin acısı' içinde.

Şimdi bu durumu örneklerle görelim.

“Nerdeyse on yıl'dır köyünden uzak olan Aygül, “yaşlı, hasta, yatalak' annesini, “son nefesini' vermeden görmek için köye döner. Kız, köyün bunca yıldır değişmediğini bize anlatmaya çalışır. Şoföre emir yağdıran muhtarı görür. “Muhtar hala aynı' der. Muhtarın bunca zaman sonra değişmediğini söylemek, konunun akışına uygun. Ama yazarımız burada durmuyor, konunun dışına taşarak, muhtara karşı kızın bakışını söylüyor. “Oyum olsaydı kullanmazdım herhalde.' Yazar, bu sözlerden, Aygül’ün, şuan ki muhtarın yeniden seçilmesini istemediğini, bu köyde oy kullanacak olsaydı, bu muhtara oyunu vermek istemediğini anlamamızı istiyor.

Konu dışına taşmaları sürdürüyor yazar. Aygül, “Lakap takma huyu da çoktur bizim köyün. Kıllı Kamer, Hıristo, Feride Kadın…' diyerek, köyün lakap takma huyundan söz ediyor. Ardından, “unutuyordum az daha' diyerek, “köyün delisi'nden konu açıyor. “Deli’ dediysem, yarı deli yani. Üç aydan üç aya maaşını çekmek için annesiyle kasabaya iner. Küçükken menenjit geçirmiş. Gözleri kör olmuş. Üstüne üstlük bir de hakaret, dayak.'

Köyün delisinin acınası durumu, yaşamı okurda bir üzüntü yaratabilir. Ama yine de, onun, ne öyküyle ne de konunun akışıyla bir ilişkisinin olmadığını söyleyebiliriz.

Yazarlık ayıklamayı gerektirir. Konunun akışıyla nedensel bir ilişkisi olmayan ne varsa, yazar onu ayıklamalı. Öykü, roman her aklımıza geleni tıkıştırdığımız yamalı bohça olmamalı. Yazar, bu tür özensizlikten kaçınmalı.

Yanlış genelleme:

Şengül Can’ın öykülerinde sıkça yanlış genellemelere rastlıyoruz.

Bu öyküde şöyle bir genelleme var.“Bizim köy işte! Aslında her köy gibi. Aynı yüzler, aynı yaşamlar.'

Tipik belli durumlar, pek çok köyde görülebilir. Ama bu, bütün köylerde her şeyin aynı biçimde olduğu, olacağı anlamına gelmez. Bu tür yanlış genellemelerden sakınmalı yazar.

ALA (s.25)

Kötü anlatım:

Nurullah Ataç’a göre yazar, “özen düzen düşünmeksizin, kalemin ucuna nasıl gelirse öyle yazmamalı. (…) biçim güzelliğine, deyişin akıcılığına, sözün yerinde kullanılmasına' özen göstermeli. (8)

Şengül Can, düşünmeksizin kalemin ucuna geleni yazmış. Biçim güzelliğine, deyişine, sözün yerinde kullanılmasına özen göstermemiş. Bu nedenle, yazarın öykülerdeki anlatımı kötü. Aşağıdaki alıntı, bu kötü anlatıma güzel bir örnek sayılabilir.

“Kocasında boşanalı yıllar olmuştu. Yani kocası gideli. Öylece yitmişti. Bir açıklama yapmadan. Sessiz ve umarsız. Sonra bir mahkeme celbi. Ve kadın anladı ki kocası bir başkasıyla kaçmış. (…) Delireceğini düşündü. Bir gün manik depresif olmaya karar verdi.’İlaçsız yaşayamam.

Uzun uzun giyindi ve ceplerini ilaçlarla doldurdu. Günlerce ağladı. Her an yani. Yemek yerken, çamaşır asarken, tuvalete giderken, banyoyu temizlerken. Baktı ki bunun bir sonu yok. Önce ağlamaları azaldı. Sonra gülmeye başladı. Hiçbir şey olmamıştı kadın, manik depresif bile. Sonra uyku geldi, koca popolu bir kadın gibi göz kapaklarına oturdu. Bir sağa bir sola iyice yerleşti. O an anlamalıydı, belki de bir daha hiç gitmeyecek. En azından uzun bir süre yani. Kafa işte. Önceleri gelip geçici bir durum zannediyordu bunu. Birkaç vitamin hapı, bitki çayı filan. Eşdeğer yani. (…) Uykuda metabolizma hızlı çalışmış. Bunu izlediği bir televizyon programından hatırladı. Hangi kanaldı? Kilo üzerine kilo aldı kadın. (…) Öylece baktı aynaya bir gün. Aynen öyle. Kendini çöpe atmak ister gibi. (…) Bir süre sonra bu ruh halinden de kurtuldu. Ama her şey aynıydı. Evdeydi yani.'

Dil sorunları:

Yazarın dili de kötü. “Her an yani','bir süre yani','Eşdeğer yani','Evdeydi yani', bitki çayı filan' vb… “Yani'li, “filan'lı bir dil güzel bir dil değil.

Yazar göstermiyor, söylüyor:

“Sonra bir mahkeme celbi. Ve kadın anladı ki kocası başkalarıyla kaçmış. (…) delireceğini düşündü. Bir gün manik depresif olmaya karar verdi. (…) uzun uzun giyindi ve ceplerini ilaçlarla doldurdu. Günlerce ağladı. (…) Baktı ki bunun bir sonu yok. Önce ağlamaları azaldı. Sonra gülmeye başladı. (…) Bir süre sonra bu ruh halinden de kurtuldu. Ama her şey aynıydı. Evdeydi yani.'

Dikkat ettiyseniz, yazar, göstermiyor, söylüyor. Sadece sergiliyor. Oysaki kadının “günlerce ağladığını', “sonra gülmeye başladığını.''Sonra bu ruh halinden de kurtulduğunu' söylememeli yazar. Yazar bize kadının nasıl ağladığını, nasıl gülmeye başladığını, sonra nasıl bu ruh halinden kurtulduğunu eylem içinde göstermeli.

Yazarlıkta bir durumu göstermeyip, salt söyleyip geçmek kolaycılıktır, beceriksizliktir. Bu işi bilmemenin kanıtıdır.

Göstermeyip, salt söyleyip geçmeğe öyküden bir örnek daha.

“Annesi akşama kadar salondaki divanda uyukluyordu. Yaşlı kadın kendini tespih taşlarıyla yatıştırıyordu. (…) Tespih taşlarının sesi horlama seslerine karışıyor, orada abdest alıp namaz kılıyordu. Bol bol geçmiş günleri ve ölümü düşünüyordu.'

Nedensiz anlatım:

Yazarlıkta bir diğer kolaycılık, beceriksizlik nedensiz anlatımdır.

Öykünün başında yazar, bize, kocanın kadını bırakıp gittiğini söylüyor. “Öylece gitmişti. Bir açıklama yapmadan. Sessiz ve umarsız. Sonra bir mahkeme celbi. Ve kadın anladı ki kocası bir başkasıyla kaçmış.'

Adam bir açıklama yapmadan gidebilir. Bu durumda, dikkatli okurun kafasında şu soru belirir doğal olarak. Adam kadını neden bırakıp gitmiş? Yazar bize adamın kadını neden bırakıp gittiğini göstermeli veya öykünün akışı içinde sezdirmeli.

Bir de şu var. Kadının, “mahkeme celbi'nden kocasının başka bir kadınla kaçtığını nasıl çıkarttığını anlamak güç. Düşünsenize, kapınız çalınıyor. Açıyorsunuz, biri size bir mahkeme celbi uzatıyor. Açıp bakıyorsunuz. O an anlıyorsunuz eşiniz bir başkasıyla kaçmış… Gülünç doğrusu.

Devam edelim… Kocası onu bırakıp gidince kadının “ruh hali' bozuluyor, yazarın söylediğine göre. Çünkü biz görmüyoruz. Yazara göre kadın; “bir süre sonra bu ruh halinden de kurtuldu.' Ne oldu da, nasıl oldu da kurtuldu? Bunun yanıtı yok. Yazar kurtuldu dediyse, kurtuldu.

Anne, kızının içinde bulunduğu durumla ilgili şöyle düşünür: “Elinde tutamadı kocasını. Gerçi burnu biraz kemerliydi, ondan mı? Bunları düşündükçe kızına ihanet etmiş sayıyordu kendini.'

Anne, neden kızına ihanet etmiş gibi görüyor kendini?

Devam edelim…

Kadın: “Bir gün rüyasında kaşlarını aldırmaya kuaföre gitmişti. Ve bunu uzun zamandır yapmadığını da anımsadı. Orada karşılaştığı bir falcı kadına 'mutsuzsun ve inançsız’ demişti. 'Tamamen, inanca dair kalbin bomboş.’ Ama haksızlık etmişti. Allah’a inanıyordu. Çığlık çığlığa uyanmıştı.'

Soruyorum yazara; konunun akışıyla ilgisi olmayan “inanç' konusunun gündeme gelmesinin nedeni ne? Sonra, kadını, uykudan çığlık çığlığa uyandıran ne? Neden çığlık çığlığa uyandı?

Ölüm:

Anne; “ölümü bekliyordu.' “yalnız ölmekten korkuyordu.' “ölüm korkusu var.'

 

DENİZ BİTTİ (s.29)

“İki yaşına kadar herhangi bir bebekti. Hiçbir şey yapmadan oturdu günlerce.'

Yazarımız iki yaşındaki bir bebekten çok şeyler bekliyor. “Hiçbir şey yapmadan oturdu günlerce.' diyor. Bu yaştaki bir bebek ne yapsın? Doğal olarak oturacak tabi.

“Beni sevmediğini düşünürdüm. Yoksa dediğimi yapardı.'

Soruyorum. Sevmenin ölçütü, o insanın istediğimizi yapması mı?

“Büyümeseydi keşke. Küçücük kalsaydı. Yerinden kalkamaz oldukça,'

Virgülden sonra tümcenin devamını bekliyoruz. Yok devamı. Yeni bir tümce öbeğiyle devam ediyor öykü. Belli ki yazar, yarım kalan tümceyi okurun tamamlamasını istemiş.

“Yalanlarını hatırlıyorum. Oysa doğduğunda diğer çocuklar gibiydi. Parmakları minikti ve düzgündü. Bir elinde beş parmak vardı ve ayak parmakları ve şehla bile değildi bakışları. Biraz kiloluydu da. Sadece kafası biraz büyük. 'Yeni doğanlarda olur’ dediler. Hatta nazarlık bile takmıştım. Anne olmuştum o zaman.'

Görüyorsunuz. Anlatım son derece bozuk. Mantıksal benzetmeler yanlış. Soruyorum. Yalanın diğer çocuklarla ilişkisi ne? Parmaklarla ne ilgisi var yalanın?

“Biraz kiloluydu da.' dedikten sonra, “Sadece kafası biraz büyük.' demek bir çelişki değil mi?

Tümce öbeğinin sonuna iliştirilen, “Anne olmuştum o zaman.' tümcesi ayrıksı duruyor. Gereksiz.

“Hastalandık! Doktorlara götürdüm. İkimizi de. Onun çocukluğunu, benim anneliğimi.'

“Annelik', “çocukluk' birer kavram. Bir olguyu, durumu bize gösterir. Şimdi yazara soruyorum. Kavram hastalanır mı? Kavram, canlı bir varlık değil ki hastalansın. Burada hem dilin yanlış kullanımını, hem de yazarın felsefi bilinç eksikliğini görüyoruz.

“Birlikte,'

Yazar, bir önceki sayfada uyguladığı bir buluşu burada da yinelemiş. Virgülden sonra devam etmeyip, öylece bırakmış “tümceyi'. Yeni bir tümce öbeğine başlamış ondan sonra.

“Biz kocamla. Yani aynı anda. Anne-baba olamıyorduk. Önce ben anne oluyordum.babalık dinleniyordu. Sonra o baba oluyordu. Annelik dinleniyordu.'

Anne-bana olmak ne? Anneliğin, babalığın dinlenmesi ne demek? Doğrusu anlaşılmıyor.

“Denizden hiç korkmadı. Oysa benden korkardı kızım.'

Anneden korkmak, denizden korkmayı gerektirir mi?

“Bir gün doktor:

 

'Denize git’ dedi.

'Denize git’ dedi.

'Deniz iyidir.’

'Deniz iyidir,’ dedi

'Deniz büyüktür,’

'Deniz büyüktür,’ dedi

 

Kızım dedi.'

Bozuk bir dil. Anlatım kötü. “dedi','dedi','dedi'… yoruyor insanı.

Karamsarlığın, intiharın (cana kıyımın) öne çıkartılması:

“İlk kez denize baktığında onu bizden çok sevdi. (…) Kara bir dehlizden maviliklere atlamak istedi. Belki bedeninden kurtulmak istiyordu. Şimdi ben de onun gibiyim.'

“bebek elbisesi öreceğim kızıma. Sonra da güzel bir uyku başlayacağım kendime. Çift ilmek. Hiç bitmeyecek bir uyku.'

Karamsarlık. İntiharın (cana kıyımın) öne çıkartılması. Peki neden?

“Babası onu kendine çekti. Oysa dokunulmayı sevmezdi. Bir başkasının sıcağını. Denize gitti. Deniz dalgalıydı ve derindi. Ve babasının tokadı her yerindeydi. Sular çarptı yüzüne, deniz ıslandı kızımla. Ve atkuyruğuydu saçlarım. Ve elleri saçlarımdaydı. Bu defa aynı anda anne baba olduk. Oyuncak bebeğini suya attı. Bebek derinlere gidiyordu. Bebeğinin peşinden gittim. Çünkü başka oyuncakla oynamazdı. Bilmezdi. Kızım da derinlere gitti. Babası yoktu.'

Boğulma, ölüm ancak bu kadar anlatılabilir!!! Bol“ve' li, daldan dala atlayan bir anlatım…

“Peki, yas neden tek kişiliktir?'

Güzel, gerçekçi öykülerde bir soru belirir onu her okuyanın zihninde. Deniz Bitti adlı öykü gerçekçi, güzel bir öykü değil. Yazar, bakmış öyküden bir soru çıkmayacak, tutup kendisi iliştirmiş öykünün sonuna bir soru. Yalnız bu soru öyküyle ilişiği olmayan, insanın arkasına bağlanmış bir kuyruk gibi duruyor.

KUŞLAR (s.33)

Nedensel ilişkiler:

“A kimler gelmiş! Ne sevindim bir bilseniz. Fazla gelip gidenim yok. Bir siz varsınız. Geçmiş günleri özlüyor muyum?'

Öyküde karakteri geçmiş günleri özlemeye iten nedensel ilişkiler kurulamamış.

“Gençlik başka şey. Aklıma gelmez ölüm. Ama otuzundan sonra bakarsın ki sende yaşlana-biliyormuşsun. O zaman anlarsın, bu dünya yalan.'

Kişi yaşlanınca bu dünya neden yalan olsun ki?

Yaşama karşı olumsuz tutum:

-“Boşlukta yaşıyorum artık. Yaşamla ölüm arasına, o griliğe yazılmış yazgım.'

-“Hep ölümü bekledim.(…) Gelmedi bir türlü.'

-“ Ama otuzundan sonra bakarsın ki sende yaşlana-biliyormuşsun. O zaman anlarsın, bu dünya yalan.'

Dil sorunları:

“tüten mantar sesi.' Bu tümcede ki “tüten' sözcüğü, duruma uygun bir kavram değil.

“A kimler gelmiş! Ne sevindim bir bilseniz. Fazla gelip gidenim yok. Bir siz varsınız. Burada,“Fazla' sözcüğü yerine, “Artık' denseydi, daha doğru olurdu.

DÜĞÜNE (s.39)

Öykünün başında yazar, şöyle bir not düşmüş. “-Masanın altından yapılan bir düğün betimlemesi-“

İlkin şunu söyleyeyim; yazar, düğünü betimleyememiş.

İkincisi, bu not, akla bir çocuğu getiriyor. Öyle ya, bir yetişkinin masanın altında işi ne. Oysa öyküyü okuduğumuzda masanın altında olanın dul bir kadın olduğunu öğreniyoruz. “Dul olmasaydım ben de evlenirdim. (…) şimdi ben dul duruyorum. Burada. Tam da bu noktada işte. Bu masanın altında. Kuş kadar. Annemin yanında. Elimden tutmuş küçülmüşüm sanki. Altımı ıslatmışım.'

Öykünün başında anlatıcı karakter şöyle diyor. “Akrabalar önemli,’ diyor annem. Çok işine yarar insanın gelin ve damadın. Dirisinde ve ölüsünde.'

İnsan zor durumda kalınca, akrabaların maddi, manevi yönden yardımları dokunabilir. Bakalım öyküde akrabalar ne yönden yararları dokunmuş, okuyalım. “Mesela. Çok güzel şaşırırlar. Kimi zaman da çok güzel kaşlarını çatarlar. Ya da kollarını masaya yaslayıp. Neyse işte.'

Akrabaların yararlılığı, çok güzel şaşırmaları, çok güzel kaşlarını çatmalarındaymış. “Ya da kollarını masaya yaslayıp. Neyse işte.'

“Mahallenin hepsi dul kalsa keşke. (…) Sonra bütün mahalle birbirini aldatsa.' Şizofren bir istek.

“Kim demiş 'kocam beni aldatmaz’ diye? Aldatmış da dul kalmışım. Bir daha aldatsa keşke. Bir kez daha dul.'

Koca aldatınca mı dul kalır kadın? Yoksa ondan boşanınca mı?

Dil:

“Ruj ve izmarit ve kapalı olan ve kadınlar en büyük ahmak.'

Bol “ve' li tümceler dili bozuyor.

GİDELİM HAYATIM (s.47)

Nesnelerin birliği:

Öyküde, pastane de kocasını beklerken kadın günlerdir gördüğü bir düşü anımsar. Düşünü şöyle anlatır kadın: “Yüzü kaybolmuş kadın, sırtında bir kambur gibi taşıdığı yamalı, beyaz çuvalıyla düşmüştü yollara, üzerinde siyah bir pelerin, başında siyah bir şapka; kurak, dar, derin vadide yol alıyordu, gün aydınlanırken ortalıkta kimseler yoktu, bu düşü uzun zamandır görüyorum, belki de o günden sonra her gün…'

Düşün konuyla ilişkisi kurulamamış. Bu nedenle konunun akışına uymayan bir fazlalık gibi duruyor. Oysaki bir yapıtta, hiçbir nesne, hiçbir olay, hiçbir söz boşu boşuna yazılmamalı. Yazılan her durum konuyla ilişkili, konuyu açımlayan bir işlev görmeli.

Dil:

Yazar, bir durumu anlatırken anlaşılır bir dille anlatmalı. Yalın, açık-seçik olmalı dili. Bu nedenle, anlaşılırlığı zorlaştıran aşırı uzun tümcelerden sakınmalı.

Yazarımız, çoğunlukla uzun tümcelerden çok kısa tümceler kullanmış öykülerinde. Buna karşın s.49’da öyle bir aşırı uzun tümce kurmuş ki, dostlar başına… Tam on dokuz satır.

“Neyse sinirden pastayı da bitirdim, normalde bu kadar hızlı yemezdim, yanımdaki çifte döndüm tekrar, çocuk kızın tırnaklarının kenarına bakıp ellerini inceliyordu, el konusunda titizmiş 'Benden betersin,’ diyordu kız suratında yavşak bir gülümseme ve onun gözlerinin içine baka baka dişiyle tırnağının kenarındaki fazlalık et parçasını kopartıyordu, çocukta dikkatle kızı izliyordu, nasıl bir aşktı bu, anlam veremedim, bilmiyorum belki de çift olmak böyle bir şey, düşünmek istemiyorum artık, zaten düşündürtmüyor ki yaşlı cadılar, pasta kesiyorlar, içlerinden birinin doğum günü galiba, gitsem şimdi 'Nasıl görünüyorum’ desem, 'Yaşlı görünüyorsun,’ derler mi, rahatım aslında, içimdeki o ikiyüzlü, yaşlı kadın dışarıdan görünmüyor, bu adam da, yani kocam, nerde kaldı, iş çıkışı buraya gelcekti, ben bugün iyi hissetmediğim için işe gitmedim, tabii meydan onlara kaldı, keyfini çıkartıyorlardır, buraya onunla konuşmak, suratına haykırmak, tükürmek, kafasına çatal-bıçak, pasta fırlatmak, onu yere düşürmek, sonra da üzerine basmak gibi birçok düşünceyle geldim ama bu pastane de bugün çok kalabalıkmış, napayım onu evde görmeye katlanamıyorum, horul horul yanımda uyuyor, bense her gece aynı kabusla uyanıyorum, yüzü kaybolmuş kadın…'

Geçmiş olsun…

DEĞİL (s.59)

Bu öykü şöyle başlıyor. “Günlerden perşembe. Değil. Gün başka gün. Televizyonda akşam haberleri vakti. Akşam yemeği ise henüz hazır değil. Anne, baba ve çocuklar. Çocuklar salonda. Anne mutfakta. Baba ise henüz gelmemiş. Babanın gelme vakti değil.'

“Değil','değil','değil…' Bol “değil'li bir öykü. Öykünün adının nereden geldiği daha iyi anlaşılıyor şimdi.

Konu dışı taşmalar:

Öyküde (kitapta s.60, s.61, s.62 de) italikle (yatık) yazılan üç bölüm var. Konunun akışıyla bu bölümlerin içeriği arasında bir ilişki, bir birliktelik yok. Konunun akışında birden bire karşımıza çıkan bu bölümler birer fazlalık. Yazar burada konu dışına taşmış diyebiliriz.

Nesnelerin birliği:

Öyküde akşam haberlerinden altı kez söz ediliyor. “Televizyonda akşam haberleri vakti.' “Bu defa akşam haberleri başlıyor.' “Televizyonda akşam haberleri devam ediyor.' “Sofra hazırlanıyor ve akşam haberleri devam ediyor.' “Haberler ise bitmek üzere:' “Televizyonda akşam haberleri bitiyor.'

Bunca söz edilmesine karşın akşam haberlerinin konuyla ilişkisi kurulamamış.

HELVA (s.65)

Psikolojik sorunlu karakterler:

“(…) Herkes onunla ölsün istiyorum. (…) Daha çok küçülmek istiyorum. (…) Kedi giriyor içeri. (…) Öldürmek istiyorum, (…) Hayvan sevmem ben!'

 

BİRKİÜÇ (s.69)

Öykü sayılamayacak bir anlatı… Tırıl.

Nesnelerin birliği:

Yazarımız her iki-üç tümceden sonra, nokta koyar gibi ardı ardına sıralamış yazıyla rakamları.

“(…) Birkiüç. (…) Dörtbeşaltı. (…) Yedisekizdokuz. (…) Onbironikionüç. (…) Onüçondörtonbeş. (…) Onaltıonyedionsekiz. (…) Yirmibeşyirmialtıyirmiyedi. (…) Otuzbirotuzikiotuzüç. (…) Otuzyediotuzsekizotuzdokuz. (…) Kırkdörtkırkbeşkırkaltı. (…) Kırkyedikırksekizkırrkdukuzelli.'

Konuyla ilişkisi var mı? Ben ilişki kuramadım. Okuyun, bir ilişki bulursanız bana söyleyin.

KAÇ, KAÇ (s.71)

“Annem der ki, her evin bir delisi olurmuş. Bizimki de o hesap. Bence bizim evin delisi abim. Hatta o, dünyanın en aptal insanı.'

Buradaki “Bizimki de o hesap.' tümcesi fazlalık, gereksiz.

Öyküde anlatıcı abisinden sözü açar. “Karısının burnu güzeldi. Abiminki kemerli. 'Boşa beni. Senin her şeyin güzel,’ demişti. Abim işte, insan kaçkını. Sık sık tuvalete gider, çok çok duş alır. Annem elinde bir poşet sebze evin ortasına gelip oturur. Abime söylenir. Çünkü annem tuvalete sık giden erkekleri sevmez.'

Abisinin “sık sık tuvalete' gitmesi, “çok çok duş' almasının konuyla ilişkisi var mı? Annenin, “tuvalete sık giden erkekleri' sevmemesinin nedeni nedir?

Anlatıcı abisi için: “Karıya düşkünmüş, sırf o iş için bile evlenirmiş.'diyor. Soralım, hangi iş?

Yanlış genelleme:

“Delilerin kadınları ve çocukları güzel olurmuş ve deliler çok mutlu aileler kurarlarmış.'

Yazar, kaç deliden yola çıkarak böyle bir genelleme yapmış, bilmiyorum. Bildiğim, böyle bir genellemenin doğru olmadığıdır.

“Rüyasını hatırlayan insanlar zeki olurmuş.'

Böyle bir genelleme doğru mu bilemem. Örneğin ben, bazen rüyamı hatırlar, bazen hatırlamam. Şimdi ben zeki mi oluyorum, geri zekalı mı?

Nesne-konu:

Bir yapıtta (öyküde, romanda)“Nesneler çeşitli biçimde karakteri etkiler. Bu etkilemeyle yapıtın konusu oluşur. (…) Bir yapıtta nesneler doğru kullanılmazsa, konu dağılır, yapıt 'gelişigüzelliğin acısını çeker.’ Gelişigüzellikten kurtulmak için olayları devindiren nesnelerin doğru seçilmesi zorunludur.(…) Nesnelerin düzeni konuyu açımlamalı, konuyu anlaşılmaz duruma getirmemeli. Konu canlanmalı.' (9)

Şengül Can’ın öykülerinde nesneler doğru kullanılmamış. Kaç Kaç öyküsü bu duruma güzel bir örnek.

Öyküde ilk olarak “delilik' üzerinde duruluyor. Ardından “abi' ye, oradan da “abinin güzel karısı, yenge'ye atlanıyor. Sonra sırasıyla; “baba', “dede', “anne', “hacılık', “rüya', komşular','dedenin savaş anıları','dedeye bakış', en sonu “ölüm' gündeme geliyor.

Tüm bu nesneler, öyküde, birbirinden bağımsız, ilişkisiz ele alınmış. Oysa öyküdeki her nesnenin, diğer nesnelerle zincir halkaları gibi birbirine bağlı, birbiriyle ilişki içinde olması zorunlu. Bu zorunluluk, gerçekçi bir öykünün temel özelliğidir.

Kadına bakış:

Yazarın kadına karşı dili kaba. Bir kadın yazar olarak, Şengül Can’ın bu konuda hassas olması gerekirdi. Sadece bu öyküde değil, diğer bazı öykülerde de benzer sorunu görüyoruz.

“Karıya düşkünmüş,''Karı sevmiş','Karı sevmek'. Yazar “karı' diyeceğine, kadın diyebilirdi.

Sahte tümce:

“Ölüm anı gelince kaçırmamalı insan, o an gelince uyumamalı.' Ne demekse… Sahte bir dil.

 

PİŞMANLIK (s.77)

Nesne-konu:

Yazar bu öyküde, çoğu konunun akışına uymayan bir konudan başka bir konuya zıplamış. O an aklına ne gelmişse yazmış.

İlk örnek. “Annem bu pis pasaklı halimi görse ne derdi? (…) Titizdi, hem de herkesten çok. Bu adam sarhoş ya, böyle otobüse mi binilir? Ayıp be! Leş gibi kokuyor. Hiç işin gücün yok mu, dersin, ne bileyim okulun filan? Ben yetiştiremiyorum da. Bazen bakıyorum çoğu, birçok işi birlikte yapıyor.'

Ayrıca burada, sarhoşa; “Hiç işin gücün yok mu,' dedikten sonra, tümcenin devamında; “dersin, ne bileyim okulun filan?' diye sormanın ne ilgisi var sarhoşun var olduğu durumla? Anlayamadım doğrusu.

İkinci örnek daha feci…

Bu örnekte, yazarın bir konudan ilişkisiz başka bir konuya nasıl geçtiğini belirgin kılmak amacıyla, rakamlar ekleyeceğim her konuya.

“ (…) Otobüs sallandıkça içki kokusu ağırlaşıyordu. Çantasındaki parfümü aradı, yoktu. Bir el kremi buldu, ellerine sürüp koklamaya başladı. Güçlükle nefes alıyordu. Bu saatte olmazdı. Onun için her şeyin bir saati vardı. (I) Öğrenci gibi yaşamaya alışmıştı. Bütün ömrünü böyle geçirmekten korkuyordu, kimi zaman.(II) Ama yine de kendini alamıyordu, her şeyi bilmesi gerekiyordu. Formüllerle, ilkelerle yaşıyordu sanki. Yolda yürürken bile alışkanlıklarından vazgeçemiyor, (III) sonunu bildiği filmleri izlemeye bayılıyor, (IV) mevsim değişiklikleri bile onu tedirgin ediyordu.'(V)

Ayrıca burada da, otobüsün sallanmasıyla içki kokusunun ağırlaşması arasında nasıl bir mantıksal ilişki var, doğrusu çıkartamadım.

Sonra, güçlükle nefes almanın bir saati var mı? “Bu saatte' olmaması gereken ne?

Mantıksal çelişkiler:

Öyküde, insanın mantığını zorlayan durumlar var.

Önce; “Telaşlandım önce, 'o kadar konu, sayfalarca not! nasıl çalışcam’ diye. Ama oluyor işte. Düzenli çalışınca…' diyor, bir sonraki sayfada; “Bu dersler ne işe yarayacak onu da bilmiyorum. Yıllardır elime kalem almadım.' diyor. Önce; “Pis de kokuyorum sanki. Neyse ki yanıma parfüm aldım.' diyor, bir sonraki sayfada; “Çantasındaki parfümü aradı, yoktu.' diyor.

İnsandan nefret:

“Birden çöktü üzerime bu yalnızlık! Yapıştı sanki. Nefret ettim insanlardan.'

 

BAŞKALARI GİBİ (s.83)

Yağmurlu bir gün de okulda yeni çıkan anlatıcı kafayı biraz dağıtmak istiyor. Kendini Galata’da buluyor. Tek istediği birayla birlikte sigara da içilen bir yer. Gözüne bir yer kestirip oturuyor. Başta çevresinde olup bitenle ilgilenmek istemediğini söylüyor. “İzlenimci gününde değilim. Gerçekten değilim. Öykü kulağıma akmadıktan sonra bir şey yapmam. Yaparsam da hiç vicdan arabı çekmem.'

Burada, anlatıcının “vicdan azabı' duymasının ne ilgisi var durumla, anlamak güç doğrusu.

Devam edelim. “Bana ne. Kendisi yaptı. O yani. Kalın sesli olan. Bağıra bağıra konuşan.'

Yazarın anlatımı kötü. Uzattıkça uzatıyor.

Kadına bakış:

Yazar, “Kalın sesli olan,' şu “Bağıra bağıra konuşan'ı tanımlamaya başlıyor. Şöyle; “Adam kart bir zampara esasında. Hani ayakta karı götürür cinsten.'

Adam, “ayakta karı götüren cinsten'miş. Kadına “karı' demek bir aşağılamadır. Kadını “karı' olarak görmek, öyküde birkaç kez yinelenmiş. Anlatıca da “karı' diyor; örneğin, “Belki de anlatırken sağda solda karı kesiyor.' anlatıcının anlattığı da, “O karıyı bana getirmiştin.'

Öyküde, yazar, “ayakta karı götürür cinsten' olan adamı şöyle konuşturur. “Düşünsene altı ay geçti ama sikim kalkmıyor aşktan.'

Yazarımız, erkek egemen bakış açısının diliyle bakıyor kadına. Bu dilin boyunduruğundan kurtaramamış kendini.

Yanlış genellemeler, mantıksız temellendirmeler:

Öyküde yanlış genellemeler, mantıksız temellendirmeler var. Birkaç örnek.

Anlatıcı, hani “ayakta karı götürür cinsten' olan adamı şöyle betimler. “Belki boyu da kısadır. Kel ve çirkin. Ama her kel gibi o da kendini çekici sanıyor. Söylediklerine bakılırsa evi, dolgun maaşı ve arabası var. Şimdi anlaşılıyor. Neden kel olmasına rağmen bu kadar karizmatik. Kadınlar ona bayılıyor.'

İlkin; her kel kendini çekici mi sanır? Böyle bir genelleme doğru mu?

İkincisi; anlatıcı ilkin, adamın karizmasını kelliğine bağlıyor, bir tümce sonra ise, “evi, dolgun maaşı ve arabası var. Şimdi anlaşılıyor. Neden kel olmasına rağmen bu kadar karizmatik.' diyerek, karizmayı kellikten alıp, adamın maddi varlığına bağlıyor.

Sonra, “Kadınlar ona bayılıyor.' diyor. Adamla ilgili daha henüz bir şey duymadan nasıl böyle bir yargıya vardı anlamak güç.

Devam edelim.

“kendine de güvendiğini göstermek için bir sagara yakıyor.' Sigara yakmakla insanın kendine güveni arasında nasıl bir ilişki var, anlayamadım.

“Adamın söylediklerinde abartma payı olabilir mi? Bence var. Belki kel, belki kısa boylu olduğu için.'

Sayın okurum, şunu bilin. Çevrenizde kel veya kısa boylu varsa, bilin ki söylediklerinde abartma payı vardır! Nasıl bir mantıksal temellendirme bu? Anlamak olanaklı değil.

BUNLARI SUSTUM (s.91)

Dil:

Bu öyküde dille, anlatımla ilgili iki örnek vereceğim. İlki kötüye örnek, ikincisi ilkine göre iyi örnek.

“Tüm harfler bedenime akın akın. Sesler ve kulaklar. Bakışlar ve gözler. Savaştım gecelerce. Anlattı, anlattı. Sustum. Anlattı, anlattı. Yuttum. Yaşadı, yaşadı. Yine geldi. Bir daha. Hiç ölmedi. Beni bitirdi. Bildiğim ve bilmediğim bütün kelimelerle geldi. Bütün sesler, sözler, küfür, çığlık ve inlemelerle geldi.'

Gelelim, “iyi örnek' dediğim ikincisine.

“Her gün yeniden yazıyorum bu satırları. Her gün yeniden yaşıyorum. Hep aynı oda, hep aynı kâbus. Uykusuz geceler. Uykusuz geceler. Gecelerde anlatılanlar. Düş olmayacak kadar gerçek. Gerçek olmayacak kadar… Kimse tanık olmuyor gecelerime. Kimseyi odama almıyorum. Bir gece bir ömür gibi sürüyor. Sabah bakıyorum bir şey yok. Her gece uyumak istiyorum. Ben uyumak isteyince 'uyan’ diyor bir ses.'

Gördünüz, dil akıcı. Ne dediği anlaşılıyor. Oysa ilk örnekte anlaşılmıyor ne dediği.

Boş sözler:

Kitabın başında; “dünyanın bütün mırıltılarını,/ bir kavanoza doldurdum/ -gÖzbebeğinden anlatılan öyküler-“, kitabın sonunda ise; “Ve burun deliklerime…' diye yazılmış. “dünyanın bütün mırıltılarını,/ bir kavanoza doldurdum' sözlerinden bir anlam çıkartabiliyorum. Gerçekten, yazar, bütün mırıltılarını bu kitaba doldurmuş. Buna karşın, “gÖzbebeğinden' sözünde “Ö' harfinin neden büyük yazıldığına, “Ve burun deliklerime…' sözleriyle ne demek istenildiğine anlam veremedim.

Son söz seçici kurula:

Yazıma başlarken Şengül Can’ın Sarkaç adlı kitabının pek çok sorunu olduğunu söylemiştim. Buna karşın; Nursel Duruel, Feyza Hepçilingirler, Hatice Meryem, Mehmet Zaman Saçlıoğlu ile Ferudun Andaç’ın oluşturduğu seçici kurul, bu kitabı ödüllendirdi.

Kitabın arka kapağında şöyle bir ödül gerekçesi yazılmış: “2013 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’ne değer görülen Şengül Can duyuların yerlerini değiştirerek okurun karşısına sisli, sayıklayan, parça parça bir gerçeklik çıkarıyor. Saplantılı, şiddet eğilimli karakterleri hepimizin varoluşunun bir yansıması olarak işliyor. Dili sadece bir betimleme aracı olarak kullanmıyor, doğrudan ruhsal durumların, hayatın karşılığı olarak yeniden kuruyor.

Sarkaç insanın durmaksızın değişen hallerini, geçmişi ve şimdiyi bir anın içinde bütünleyen, insanı bir bütün olarak kavramak isteyen öykülerden oluşuyor.'

Birincisi; bir yazarın, okurun karşısına “sisli, sayıklayan, parça parça bir gerçeklik' çıkarması hiç de övünülecek bir durum değil. Tersine yazar, gerçekliği bütüncül kavrayıp, açık seçik yansıtmalı yapıtında.

İkincisi; ne demek “Saplantılı, şiddet eğilimli karakterleri hepimizin varoluşunun bir yansıması olarak' işlemek? “Saplantılı, şiddet eğilimli karakterler' neden hepimizin varoluşunun bir yansıması olsun?

Üçüncüsü; yazar, dili, “doğrudan ruhsal durumların, hayatın karşılığı olarak yeniden kuruyor.' deniliyor. Dilin yeniden kurulması bir yana, dili bozmuş yazar.

Dördüncüsü; “Sarkaç (…) geçmişi ve şimdiyi bir anın içinde bütünleyen, insanı bir bütün olarak kavramak isteyen öykülerden oluşuyor.'deniliyor. Ne demek “geçmişi ve şimdiyi bir anın içinde' bütünlemek? Altta ,“insanı bir bütün olarak kavramak isteyen öyküler' denilirken, üstte “parça parça bir gerçeklik çıkarıyor.' deniliyor…

Hiçbir ödül, güzel olmayan bir yapıtı estetik nesne kılmaz.

Şengül Can’ın Sarkaç adlı kitabı, insanın estetik bilincini yükseltecek bir yapıt değil.

 

Kaynakça:

  1. Şengül Can, Sarkaç, Varlık Yayınları, 2013

  2. Cengiz Gündoğdu, Estetik Kalkışma, İnsancıl Yayınları, 2012

3. Nurullah Ataç, Karalama Defteri-Ararken, YKY, İstanbul, 2010

4. Nurullah Ataç, Diyelim-Söz Arasında, YKY, İstanbul, 2010

5. Cengiz Gündoğdu, İnsancıl Dergisi, Sayı 289

6. Cengiz Gündoğdu, Estetik Kalkışma, İnsancıl Yayınları, 2012

7. Cengiz Gündoğdu, a,g,e.

8. Nurullah Ataç, Karalama Defteri-Ararken, YKY, İstanbul, 2010

9. Cengiz Gündoğdu, Estetik Kalkışma, İnsancıl Yayınları, 2012

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlgili Haberler

ABC Kritik

Fikret Başkaya | 'Ezilen halkların aydını': Samir Amin

ABC Kritik

ABC Kritik | Prof.Dr Coşkun Özdemir | Krizler kıskacındaki Türkiye

ABC Kritik

Nejla Kurul | Kötülük çoğalıyor, İyi'yi büyütmenin zamanı

ABC Kritik

ABC Kritik | İbrahim Utku Nar | CHP için başka bir yol mümkün mü?

ABC Kritik

ABC Kritik | Prof. Dr. Nejla Kurul | Güzellik Direnişte: Flormar İşçilerinin İyilik Hikâyesi

ABC Kritik

Fikret Başkaya | Ne ile cebelleştiğini bilmek!

ABC Kritik

Mustafa İlker Gürkan | CHP ve politikaları üzerine tezler

ABC Kritik

Hürriyet Yaşar | CHP'de önderlik sorunu olmak ve yapmak ayrımı -1

ABC Kritik

Prof. Dr. Nejla Kurul | Her ağaç tek başına ve ayakta mı ölür?

ABC Kritik

ABC Kritik | Prof. Dr. Coşkun Özdemir | CEHALET

ABC Kritik

ABC Kritik | Ali Şimşek | PKD: Uzaydaki Dışlanmışlara Övgü

ABC Kritik

Aziz Nesin'de vatan haini aramak